Kızılderili dillerinde vetiko diye bir kelime vardır. Çoğu zaman “yamyam” diye çevrilir.
Ancak bu çeviri eksiktir, hatta yanıltıcıdır. Vetiko, bir insanın başka bir insanın etini yemesini değil, onun hayatını tüketmesini anlatır. İnsanın zamanını, emeğini, umudunu, neşesini, hatta inancını kemiren bir ruh hâlidir. Vetiko bedeni değil, yaşamı hedef alıp cehenneme çevirir.
Vetiko anlayışı, insanın karşısındakini bir amaç olarak değil, bir araç olarak görmeye başladığı noktada ortaya çıkar. Burada ilişki bitmiş, kullanım başlamıştır. İnsan artık bir “varlık” değil, işlevdir. Değeri, ne sunduğuyla ölçülür. Bu bakış açısı, insanın insanla kurduğu en kadim bağı koparır.
Psikolojik yönüyle vetiko, içsel bir boşluğun dış dünyadan telafi edilmeye çalışılmasıdır. Kendi içinde eksik hisseden bilinç, bu eksikliği başkasının hayatından alarak kapatmaya yönelir. Ancak bu eksiklik doyurulamaz; çünkü dışarıdan alınan hiçbir şey, içsel bir yoksunluğu iyileştirmez. Böylece açlık kalıcı hâle gelir.
Vetikoyu benimsemiş kişiler birer masal yaratığı değildir. Ormanda dolaşmaz, ilkel değildir. Aksine, çoğu zaman son derece “normal” görünür. Aramızda yaşar. Aynı masaya oturur, aynı dili konuşur, aynı kelimeleri kullanır. Fakat bulunduğu her ortamda bir eksilme başlar. Huzur azalır, gerginlik artar. Çünkü vetiko insanı, var olduğu yerde tüketir.
Bu durum, insanın kendi karanlık yanlarıyla yüzleşememesinden doğar. Bastırılan korkular, kıskançlıklar ve değersizlik duyguları dışarıya taşar; kişi iç çatışmasını tanımak yerine başkaları üzerinden yaşar. Böylece içsel düzensizlik toplumsal huzursuzluğa dönüşür. Sessizlikle yüzleşemeyen insan gürültü üretir; tartışma, yüzleşmenin yerini alır.
Bu kişiler huzursuz, anlayışsız ve kaprislidir. Küçük meseleleri büyütür, kavga ararlar; sükûnet onları rahatsız eder. İnsanlarla bağ kurmaz, onları araç olarak görürler. Empati yoktur; geriye sadece “ne işe yaradığı” kalır. Kibirleri yüksek, öz güvenleri kırılgandır. Başkalarının emeğini küçümser, başarıyı şansa bağlarlar. Gürültüleri, içsel yoksunluklarının göstergesidir.
Vetiko insanı, bulunduğu ortamı yavaş yavaş tüketen bir kanser hücresi gibidir. Kendini var etmek için karşısındakini eksiltir. Aslında derin bir özgüvensizlik taşır; sorumluluk almaz, suçu başkalarına yükler, kıskançlıkla hareket eder. Bu noktada yapılması gereken nettir: mesafe koymak. Kendini korumak etik bir tercihtir; iyilik her şeye katlanmak değildir. Vetiko yalnızca bireysel değil, toplumsal bir zihniyettir: üretmeyen, sürekli yargılayan ve anlam arayışını denetlemeyle karıştıran bir bakış açısıdır.
Vetiko anlayışı ülkelerin dış politikaları, güvenlik, kalkınma, demokrasi söylemleriyle süslense de özünde yayılmacı ve sömürücü zihniyetine dayanır. Bu anlayışta başka coğrafyalar, halklar ve kaynaklar “yaşam alanı” değil; ele geçirilecek, kullanılacak ve tüketilecek unsurlar olarak görülür. Sömürgecilik bunun en açık örneğidir. Güçlü ülkeler, zayıf olanların yeraltı zenginliklerini, emeğini ve stratejik konumlarını kendi refahları için kullanırken, geride yoksulluk, istikrarsızlık ve bağımlılık bırakır. Bu düzen, “medeniyet götürme”, “istikrar sağlama” ya da “demokrasi” gibi kavramlarla meşrulaştırılır. Oysa gerçekte yapılan, başkasının hayatı üzerinden büyüyerek gittikleri ülkenin insanın ömrünü tüketmektir.
“Sıcak denizlere inme” politikası da aynı açlığın farklı bir tezahürüdür. Denize çıkışı olmayan ya da sınırlı olan devletler, ticaret ve güvenlik gerekçesiyle başka ülkelerin topraklarına, limanlarına ve geçiş yollarına yönelir. Bu hedef, zamanla stratejik zorunluluktan çıkar, kalıcı bir yayılma arzusuna dönüşür. Coğrafya, halklardan ve sınırlarından bağımsız bir satranç tahtası gibi görülür.
Yayılmacı politikalar, güç dengesizliğini kalıcı hâle getirir. Güçlü olanın hukuk ürettiği, zayıf olanın ise buna uymak zorunda bırakıldığı bir dünya düzeni oluşur. Uluslararası hukuk, çoğu zaman seçici işler; insan hakları söylemi, çıkar bittiği yerde susar. Böylece adalet evrensel bir ilke olmaktan çıkar, araçsallaşır.
Bu politikaların en ağır bedelini siviller öder. Savaşlar, göçler, yıkılan şehirler ve kuşaklar boyu süren travmalar, yayılmacı iştahın görünmeyen faturasıdır. Kaynaklar sömürülürken, insanlar köksüzleştirilir. Vetiko burada bir devlet refleksi hâline gelir: Başkasını eksilterek var olma hali.
Sömürü ve yayılma politikaları yalnızca toprak ya da denizlere ulaşma meselesi değildir; ahlaki bir kırılmadır. Kendini merkeze koyan, sınır tanımayan bu zihniyet, dünyayı paylaşılmaz bir ganimet olarak görür. Oysa gerçek güvenlik ve refah, başkasının yoksulluğu üzerine kurulamaz.
Dünyadaki dini terör grupları, vetiko anlayışının radikal bir yansımasıdır. Kendilerini mutlak haklı görür, başkalarının yaşamını ve özgürlüğünü araçsallaştırır, kendi ideolojilerini yaymak için şiddeti meşru görürler. Bu zihniyet, empatiyi ortadan kaldırır, toplumsal düzeni ve insan hayatını tüketir; tıpkı vetikonun bireysel veya sistemik boyuttaki açlığı gibi, doymak bilmez bir yayılma isteğine dayanır.
Oysa doğa bize bambaşka bir yol gösterir. Gül dökülerek şükreder, bulut ağlayarak hafifler, ağaç yapraklarını bırakarak hazırlanır. Nehir akarak yolunu öğrenir, dağ susarak var olur, arı çalışarak iz bırakır ve tohum karanlığa gömülerek umut olur.
Doğa kimsenin hayatını yemez; aldığıyla dönüşür, verdiğiyle çoğalır. Doğada var olmak, tüketmekle değil, katılmakla mümkündür. İnsan vetiko anlayışıyla hareket ettiğinde bu katılımdan kopar; sahip olmayı anlam, tüketmeyi güç sanır. Oysa gerçek şükür, elde tutmak değil, zamanı geldiğinde bırakabilmektir. Belki de insanın yeniden öğrenmesi gereken budur: Hayat, tüketmekle değil, çoğaltmakla hatırlanır; var olmak ise başkasını eksiltmek değil, ona yer açmaktır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
