Trump Çin’e yenilerek gidiyor-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz savaşı nedeniyle ertelediği Çin ziyareti, 14-15 Mayıs’ta olacak. Demek ki Hürmüz savaşının en azından bu aşamasının sonu geldi.
Çünkü Hürmüz savaşı ya da ABD’nin İran’a saldırısı, son tahlilde ABD’nin Asya’ya saldırısının başlangıcıydı. ABD fırsat buldukça Asya’ya karşı “silahlı siyaset” izlemeyi sürdürmek isteyecektir. Tabii İran’ın etkili yanıtı, ABD’nin fırsat koridorunu fazlasıyla daraltmış oldu.
Hürmüz savaşının bu haliyle ABD’ye çok kritik bir yenilgi tattırdığı ortada.
Bu ABD-Çin ilişkileri bağlamında şu anlama geliyor: Trump, ertelediği eski tarihe göre, şimdi Çin’e daha zayıf bir elle gidiyor.
ABD İran’da yenildi, Trump İran’da siyaseten kaybetti. Bu, Trump’ın Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping’in karşısına daha zayıf oturması demek.
Daha geniş planda ise anlamı şu: ABD Çin’e ticaret savaşını kazanamadı, ardından Trump’ın yaptırımları Pekin’in geri adım atmaması nedeniyle sonuç alamadı.
Bunların üstüne İran’da yenilmiş bir ABD’nin Çin üzerinde baskı kurabilmesi artık düne göre çok daha zor.
Trump’ın Çin ziyaretinin zemini ekonomi-politik, öncelikli amacı da Çin’le ticareti dengelemek ve Çin’in ticaret kapasitesini sınırlayabilmek.
ABD bunu sadece ekonomik araçlarla, yani gümrük tarifelerini artırmak benzeri araçlarla yapmıyor, aynı zamanda siyasi araçları kaldıraç olarak kullanmaya çalışıyor.
Bu siyasi kaldıraçlar şunlar: Japonya ve Güney Kore’deki askeri varlığı, Filipinler ve Avustralya gibi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği, Uygur kışkırtması ve Tayvan meselesi.
Ancak ABD bu siyasi araçları bakımından da Hürmüz’de kan kaybetmiş oldu.”
Dr. Mahfi Eğilmez’i anlamaya çalışmak varken…Memduh Bayraktaroğlu (Nefes)
“Dr. Mahfi Eğilmez, 8 Mayıs günü “Kuzey Amerika ekonomisi” başlığı altında yayımlanan yazısının bir yerinde şöyle diyordu:
“Kuzey Amerika ekonomisi çoğu zaman yalnızca ABD merkezli değerlendirilse de bölgenin gerçek ekonomik dinamiği ABD, Kanada ve Meksika arasındaki güçlü üretim ve ticaret ilişkisinde ortaya çıkar”
Bana öyle geldi ki, Dr. Eğilmez bu tek cümleyle, dünya ekonomisinin son 30 yılda nasıl değiştiğini, “tek başına dev ülke” modelinin zayıfladığını, onun yerine “entegre ekonomik bölgeler” yükseldiğini anlatmak istiyordu…
Zira eskiden insanlar Amerikan ekonomisini sadece Wall Street ve dolar üzerinden düşünürdü… Oysa bugün ABD ekonomisinin gerçek gücü yalnızca finans değil: Kanada’nın hammaddesi, Meksika’nın üretim gücü ve ABD’nin teknoloji-sermaye kapasitesinin birleşmesinden doğuyor…
Bir otomobil düşünün:
Motoru ABD’de tasarlanıyor…
Bazı parçaları Kanada’da üretiliyor…
Montajın önemli kısmı Meksika’da yapılıyor…
Sonra tekrar ABD’ye dönüp satılıyor…
Yani artık “milli üretim” dediğimiz şey bile zincir halinde uluslararası bir üretime dönüştü…
Bu arada, TOGG ‘un üretim modeliyle kavga edenlerin ve modeli, “valla billa yüzde yüz yerli ve milli” diye savunmaya çalışanların kulaklarını çınlattığımı da ifade etmeliyim…
Demek istemem o ki…
Canlarım, “Amerika dünyanın en büyük ekonomisi” klasik bakış açısı çöktü… Doğrusu şu: “Kuzey Amerika üretim havzası, dünyanın en büyük ekonomik organizmalarından biri…”
Bu farkı anlamadan bugünkü ticaret savaşlarını, Çin rekabetini ya da Trump dönemindeki gümrük tartışmalarını anlayamayız…
Bugün Mahfi Eğilmez’in sözünü önemli yapan şey de burada ortaya çıkıyor zira dünya artık sadece “para ekonomisi” değil “üretim ağları ekonomisi…”
Bu aslında, modern çağın yeni imparatorluk modeli…
Eskinin sömürgeciliği silahlı kuvvetlerleydi… Bugünün ekonomik gücü ise tedarik zinciriyle kuruluyor…
Çin’in yükselişi de aynı mantığa dayanıyor…”
Bence bir mektup da Erdoğan ister!-Mehmet Y. Yılmaz (T24)
“Türk şirketleri ve girişimcilerini temsilen DEİK Avrupa İş Konseylerinin üyeleri Almanya’da yayımlanan Bild gazetesine tam sayfa ilan vererek, Almanya Başbakanı Merz’e, Türkiye’nin AB üyeliği için “paradigma değişikliği” yapmasını önerdiler.
Meğerse Türkiye’nin AB üyeliği Avrupa’nın “stratejik otonomisi ve küresel güç olma iddiası açısından” da zorunluluk haline gelmiş!
“Türkiye’nin demokrasi ve hukuk karnesine bakmaktan vazgeçin” diyemedikleri için “paradigmayı değiştirin” demek tabii daha şık duruyor!
“Helvaya helva deselerdi” çok çiğ bir durum olurdu.
İş adamları tabii yatırımlarını, servetlerinin geleceğini düşünüyorlar ki bu da doğal.
Ancak şunu söylemeliyim ki ümitlerini bağladıkları şey AB’nin “paradigma değiştirerek” Türkiye’yi üye olarak kabul etmesi ise bu mümkün olmayacak duaya âmin demek.
Her şeyden önce Türkiye, ayağına kadar gelen AB üyeliği fırsatını iki kere kaçırdı; bundan sonra benzeri bir fırsatın gelebilmesi için Avrupa’daki siyasi iklimin tamamen değişmesi gerek.
80 milyonluk, dini ve kültürü farklı koca bir ülkeyi AB içine almaya hevesli bir siyasi iklim ne zaman Avrupa’ya hâkim olur?
Falcı değilim ama görünür gelecekte mümkün değil.
İş adamları yatırımlarını ve servetlerini korumak, ekonominin büyümesini sağlamak istiyorlarsa önce Türkiye’nin “paradigma değiştirmesi” gerekecek.
Yani mektubun muhatabı aslında Almanya Başbakanı Merz değil, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan olmalı.
Bugün Türkiye’nin başındaki sorunların temeli, Erdoğan’ın tek adam yönetimi ve hukukun, iktidarın elinde bir silaha dönüşmüş olması.
AB’ye “gözlerinizi kapatın, bizi üye yapın” demek yerine Erdoğan’a “Türkiye’nin hukuk düzenini AB seviyesine çıkarın” demek daha doğru olurdu.
AB üyeliği hedefi geçmişte çok işe yaradı, bu hedefin kaybedilmemesini istemelerini anlayabiliyorum.
Ancak artık o dönemeci geçtik; Erdoğan önüne çıkan en büyük fırsatı, ideolojik saplantıları ve siyasi hedefleri için elinin tersiyle bir kenara itmekte tereddüt etmedi.
Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak düze çıkabilmesi için önce hukukun bir silah olarak kullanılmasından vazgeçilmesi gerekiyor.
Onun için hazır kalemi almışken bir mektup da Erdoğan’a döşenmelerinde yarar var!
Nasıl? “Buna cesaret edemezler” diye mi aklınızdan geçirdiniz?
Ben de bunu söylüyorum zaten; sorunun temeli bu!”
Rejimin elindeki rehine: Süreç-İbrahim Varlı (BirGün)
Tarafların her birinin farklı biçimlerde kodladığı, adında dahi ortaklaşılamayan, siyasi tarihe şimdiden farklı isimlendirmelerle giren süreçte ciddi bir kilitlenme söz konusu. PKK yöneticilerinden Murat Karayılan geçen günlerde “Şu an itibarıyla süreç dondurulmuştur. Bize yansıyan ve bizim gördüğümüz budur” sözleriyle gelinen aşamayı tarif edecekti.
Süreç neden donduruldu, neden adım atılmıyor? Kürt tarafı peş peşe adımlar atarken tek adam rejiminin meseleyi ağırdan aldığı yadsınamaz bir gerçeklik. Sürecin başladığın günden bu yana neredeyse 20 ay geçti. Ancak henüz ortada atılmış somut tek bir adım yok.
Rejimin türlü hesaplar içinde olduğu sır değil. İlk günden beri de bu plana uygun yol alındı. Bu girişimi araçsallaştırarak siyasal ömrünü uzatmak, Kürt hareketini kendisine yedeklemek, bu olmuyorsa da muhalefet bloğundan kopararak “tarafsızlaştırmak” temel hedeflerdendi.
Bu taktik yeni değil, yakın tarihteki temel kırılma dönemlerinde benzer yönteme başvurulmuştu. 2010 referandumu bu taktik hayata geçirildi.
Toplumsal ve siyasal meşruiyetini yitiren, kan kaybeden, meşruiyetini halktan değil Amerikalardan alan Saray rejiminin Kürt sorununda demokratik bir çözüm peşinde olmadığı, süreci dış meselelere endeksleyerek kendi rejiminin tahkimatını yaptığı her adımda açığa çıkıyor.
Ortadoğu’daki siyasal gelişmeler üzerine “zoraki” başlatılan süreç, başından itibaren iç dinamikler üzerinden değil dışsal faktörler üzerinden yürüdü, yürütülmeye de devam ediliyor.
Bir yılı aşkın bir süre boyunca mesele Suriye endeksli ilerledi. Rojava’daki gelişmeler genel hatlarıyla Ankara’nın istediği şekilde biçimlendikten sonra süreç bu sefer de İran’a endekslendi. İran’daki savaşın seyrine göre adım atma niyetindeki rejimin sıradan yasal düzenlemelere dahi gitmeden süreci kıvamına getirme peşinde olduğu görülüyor.
Görünen o ki, iktidar bir beklenti yaratarak ön-erken seçime gitmeyi arzuluyor. Bu beklenti sürecinde de Kürt siyasi hareketi bir nevi “rehin” alınmış olacak.
Erdoğan süreç gayet olumlu bir şekilde devam ediyor. Herhangi bir sıkıntı yok” yanıtını veriyordu. Erdoğan haksız da sayılmazdı, süreç tam da iktidarın istediği gibi gidiyor!”
Enflasyonda artış geçici mi kalıcı mı?-Seyfettin Gürsel (Dünya)
“Nisan ayında TÜFE’de aylık artış yüzde 4,2 oldu. Bu çok yüksek bir artış. Pek çok ülkede yıllık enflasyon bu orandan düşük. Yüzde 4’ün üzerinde bir artış bizde en son Şubat 2024’te görülmüştü. Bu yüksek artışla yıllık enflasyon oranı da yüzde 30,9’dan 32,4’e yükseldi. Son aylarda yüzde 31 civarında takılı kalan yıllık TÜFE’de böylece belirgin bir artış gerçekleşmiş oldu. Eğilim ibresi de yönünü yukarı çevirmiş bulunuyor. Geçen yılın mayıs ve haziran aylarında aylık enflasyon sırasıyla yüzde 1,5 ve yüzde 1,4 ile oldukça düşüktü. Bu yılın mayıs ve haziran aylarında aylık artış yüzde 3 civarında bile kalsa yıllık enflasyon yüzde 36 seviyesine yükselecek.
Yükselişin devam etme ihtimali de ne yazık ki oldukça yüksek. Temmuz ve ağustosta geçen yıl aylık artışlar yüzde 2 seviyesindeydi. Bu aylarda da enflasyonun bu yıl daha yüksek gelmesi kuvvetle muhtemel çünkü enerji fiyatlarında yükseliş devam edecek. Sonuçta gelecek 4 ayın sonunda yıllık enflasyon yüzde 40’a dayanması sürpriz olmaz.
Sayın Bakan Mehmet Şimşek bu yükselişin “geçici” olduğunu ve bu geçici süreyi kazasız belasız atlatmak için mealen “yeterince cephanemiz” yani satılacak dövizimiz olduğunu söylüyor. Sayın bakan enflasyonda yükselişin neden geçici olduğunu takip edebildiğim kadarıyla söylememiş ama savaşın özellikle enerji fiyatları üzerindeki etkisini kast ettiğini rahatlıkla tahmin edebiliriz.
Enerji fiyatlarına yakından baktığımızda böyle bir etki açıkça görülüyor. Ortalama fiyatlar (TL olarak) Mart’tan Nisan’a benzinde 61,9’dan 63,8’e mazotta 67,1’den 75,2’ye çıkmış. Ulaştırma kaleminde aylık artış da yüzde 4,3, aylık artışa katkısı da 0,7 yüzde puan. Doğal gazda artış çarpıcı: 13’ten 19’a (yüzde 46) elektrikte 3’ten 3,5’e. Nitekim konut kaleminde aylık artış yüzde 8’i bulmuş. TÜFE artışına katkısı 0,9 yüzde puan. Kaba bir hesapla enerji fiyatları artmasaydı Nisan’da aylık enflasyon yüzde 2,6, yılık enflasyon da yüzde 30,5 olurdu diyebiliriz. Yani pilini tüketmiş dezenflasyonda değişen bir şey olmayacaktı. Bu arada gıdada aylık artışın yüzde 3,7, lokanta ve konaklamada yüzde 3,5 olduğunu hatırlatayım. Bu bağlamda kritik soru şu oluyor: Enflasyonun yönünü yukarı çevirmesine savaş neden olduysa, enflasyonda artışın geçici olması için savaşın özellikle de Hürmüz Boğaz’ının kapalı olmasının geçici olması gerekiyor. Oysa görünür gelecekte böyle bir mutlu sonun yaşanacağı çok şüpheli. Bu durumda başta para politikası olmak üzere maliye politikalarını da yeniden gözden geçirmek gerekiyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
