Vurgun araştırmasında el freni-Murat Muratoğlu (Nefes)
“Bugün 16 Ekim… Türkiye’nin en büyük fon rezaletlerinden birinin birinci ay dönümü! Tam 131 fon tasfiyede, 455 bin 758 yatırımcının birikimi sıkışmış durumda… Vatandaş otuz gündür parasını kurtarmayı bekliyor. Ankara’nın zirvesi ise toplantı yapıyor, komisyon kuruyor, yasa hazırlıyor…
Sanki fon vurgununu değil, Mars’a insan gönderme projesini yönetiyorlar! Yahu arkadaş, yönetim şeklimiz Orta Çağ’dan hallice olabilir ama 2026 yılındayız!
Merkezi Kayıt Kuruluşu’nda kimin hangi hissesi var, kayıtlı. Takasbank’ta işlemlerin izi, aracı kurumlarda emirlerin saati, fiyatı, hesap bilgileri mevcut. Borsa İstanbul’un otomatik gözetim sistemleri yıllardır çalışıyor.
Hangi hisseyi kim toplamış? Kaç liradan almış? Fon o hisseyi kimden, kaça almış? Kim milyarlarca lirayı cebe indirip çıkmış?
Bunları belirlemek için kahve falına mı bakacağız?
İlk işlem dökümlerini çıkarmak, ilişkili hesapları eşleştirmek artık bilgisayarların işi… Elbette suç örgütünü ortaya çıkarmak, paranın izini sürmek ve suçun delillerini toplamak bile uzun sürmemeli…
Sanki tek geç kalınan hikâye buymuş gibi yazıyorum ama diğerini aklım almadığı için kaçıncı sefer yazdığımı ben bile unuttum. Saflık ile açıklanamayacak bir durum! Var bir şey orada…
SPK, 18 Eylül’deki resmî açıklamasında, bazı fonların düşük dolaşımlı hisselerde ekonomik gerçeklerle açıklanamayan fiyat hareketlerine neden olduğunu 2025’in son çeyreğinde fark ettiğini kabul etti.
Hatta konu 2 Aralık 2025’te Hazine ve Maliye Bakanı başkanlığındaki Finansal İstikrar Komitesi’nde görüşüldü. Yuh yani…
Bu eylemsizlikleri nedeniyle yüz binlerce kişi milyarlar kaybetti. Tamam, “Eylemsizlik” kelimesi çok hafif kaldı ama “Göz yumdular” demek de direkt suçlamak olmaz mı? Ben bunu yapmam.
Dokuz ay boyunca bu hisselerde kimler servet kazandı? Denetçiler neyi bekledi? Kimler önceden haberdardı? Kim haber uçurdu? Ne kadar para ülkeden kaçtı?
Bu soruların cevapları ve çok daha fazlası işlem kayıtlarında aranabilir. Rahatlıkla bulunabilir. İyi de daha ne bekleniyor olabilir?”
İstanbul… Yağmur… Rant…-Özlem Yüzak (Cumhuriyet)
Önceki gün yaşadıklarımız, bundan sonra yaşayacaklarımızın da habercisi. Tıpkı geçmişte yaşadıklarımız gibi. Balık hafızalı mıyız? Umursamıyor muyuz? Kaderci miyiz? Yoksa bu kente mecbur muyuz? Bilmiyorum. Bildiğim şu: İnsan eliyle yarattığımız iklim değişikliği, yine insan eliyle genişleterek, yükselterek, betonlaştırarak yaşanabilir olmaktan uzaklaştırdığımız İstanbul’u daha da sert vuracak.
İstanbul önceki gün gökyüzünden boşanan yağmurla bir kez daha felaketi yaşadı. Kimi ilçelerde metrekareye 100 kilogramı aşan, Beykoz’da 242, Eyüpsultan’da 190.5, Sarıyer’de 187.9 kilograma ulaşan yağış… Yollar göle döndü, altgeçitleri su bastı, insanlar mahsur kaldı. İlk açıklamalara göre 2 bin 518 ihbar yapıldı, 1277 su baskını ve 15 heyelan meydana geldi. Can kayıpları yaşandı.
Evet, olağanüstü bir yağıştı. İklim değişikliğiyle birlikte bu tür aşırı hava olaylarının daha büyük risk oluşturduğunu biliyoruz. Ama şu gerçeğin üzerini örtersek yine büyük yanılgıya düşeriz: İstanbul’u felakete sürükleyen yalnızca yağmur değil, yıllardır bu kente yaptıklarımız. Yağmur da sel de doğal olaylar. Ama selin felakete dönüşmesinde insan eliyle alınan kararların, daha doğrusu yıllardır sürdürülen yanlış kentleşme politikalarının büyük payı var.
İstanbul’un nasıl büyüdüğünü hepimiz iyi biliyoruz. Önce boş bir araziye gecekondu yapıldı. Yanına bir başkası, sonra bir başkası… Tek katlı yapılar yükseldi, mahalleler oluştu. Ardından imar afları geldi. Kaçak yapılar yasallaştı.
Sonra gecekondu döneminin yerini çok daha büyük ölçekli bir yapılaşma aldı. Rezidanslar, alışveriş merkezleri, dev konut projeleri… Yeşil alanlar küçüldü, toprak betonla kaplandı, dere yatakları daraltıldı. Kentin doğal su yolları yapılaşmaya teslim edildi.
Ve her aşırı yağışta şaşırıyoruz! Oysa İstanbul’un dere envanteri yıllardır tehlikeyi gösteriyor.
İSKİ’nin 2023’te açıkladığı çalışmada 2 bin 772 dere incelendi. İstanbul’daki dere ve dere kollarının toplam uzunluğu yaklaşık 3 bin 919 kilometre. İSKİ yönetimi, derelerin önemli bölümünün imar düzenlemeleri veya işgaller nedeniyle değiştirildiğini, daraltıldığını açıklamıştı. Daha çarpıcısı, 1997’de hazırlatılan bir İSKİ raporuna ilişkin haberlerde, incelenen 174 derenin 58’inin çok tehlikeli bulunduğu ve riskli alanların boşaltılmasının istendiği belirtiliyor.
Neredeyse 30 yıl önce! Yani tehlikeyi bilmiyorduk diyemeyiz. Biliniyordu. Raporlar hazırlanmış, uyarılar yapılmıştı. Peki bu uyarılar karşısında ne yapıldı? Hangi dere yatakları korundu, hangileri yapılaşmaya açıldı? Hangi imar kararlarıyla risk daha da büyütüldü?”
Bahçeli ve KK’nın ortak Türkiye planı: Arkadaştan fazlası-Yaşar Aydın (BirGün)
“Türkiye’de gündem çok hızlı değişiyor. Bir an nefes alıp olanı biteni değerlendirme şansı bile tanınmıyor. Salı günü grup toplantısı sonrası butlan CHP’si başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli görüştü. Görüşme toplamda 15 dakika sürdü. Bilgi olarak “arkadaş sohbeti” notu geçildi. İki liderin yıllara dayanan bir dostluğu, tanışıklığı olduğu herkesin malumu. Hazır Meclis’e gelmişken iki lafın belini kıralım da demiş olabilirler. Ancak memleket bu noktadayken, iki isim de birçok konuda benzer fikirler beyan edip dururken ilişkiye yakından bakmak şart. Fakat ondan önce Bahçeli’nin son 15 günlük performansına göz atalım.
Bahçeli, 6 Ekim Salı günü Meclis’te yaptığı grup konuşmasında Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesinin karşısında yasamanın MHP’ye verilmesini açıkça talep etti. Üzerine yeterince konuşulmasa da “yürütme” meselesini cebe koyup devam edelim.
Bahçeli aynı konuşmada dış politikaya da değinerek Yemen ve Suudi Arabistan gerilimi konusunda ortağı AKP’den daha ileri bir söylem geliştirdi. Husilere karşı diyalog yolu kapanırsa askeri bir destek verilmesi gerektiğini açıkça söyledi. Yani “Mekke Paktı” çalışsın dedi.
En az bunun kadar önemli olan fakat yine de yeterince yer bulamayan bir başka konu var ki o da Bahçeli’nin radarındaydı: Azerbaycan’ın okullarda türban yasağına AKP’nin üst düzey yetkilileri ve Saray çevresinden gelen tepki sonrası ilişkiler gerilmişti. Bahçeli bir yandan meseleyi yatıştırmaya çalışırken diğer yandan da açıkça Azerbaycan’ın yanında taraf aldı. Yaptığı yazılı açıklamada, “Her devletin egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve kendi iç hukukuna saygı duyulmalı” dedikten sonra şöyle bitirdi: “İki ülke arasındaki kardeşlik hukukunu zedelemeye yönelik her türlü yaklaşım karşısında sağduyu, karşılıklı anlayış ve ortak akıl temelinde hareket edilmesi büyük önem taşımaktadır.”
Özetlersek; Bahçeli önümüzdeki seçimler için tavrını netleştirip yasamayı istedi, ardından Orta Doğu siyasetinde pozisyonunu ABD çizgisiyle uyumlu biçimde bir kez daha güncelledi ve hem iç iktidar mücadelesine hem de bölgesel siyasete başta Azerbaycan olmak üzere Türk dünyası üzerinden ağırlık koyacağını göstermiş oldu.”
Halk TV’yi susturmak-Nuray Sancar (Evrensel)
“Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının nihayet başladığı, meteorolojinin turuncu kod verdiği İstanbul’un sele yol açan kuvvetli yağışa maruz kaldığı gün Halk TV’ye kayyum atandı. Gökten gelen gürültü mahkeme salonundan gelen sesi de, kayyum atanan Halk TV önündeki destek seslerini de bastırdı. Bastırılanlardan biri de fon vurgunculuğunun uzantılarına dair ortaya serilen bilgilerdi. Zaten TELE 1, T24 ve Halk TV’nin susturulması, sosyal medya hesaplarında algoritma oyunları nedeniyle takipçilere zaten hiç ulaştırılmayan mesajların sahipleri hakkında soruşturmalar açılması, ‘olağan suçlu’ gazetecilerin evlerine kapatılması, TİP’in sosyal medya hesaplarının bloklanması da öyle anlaşılıyor ki nüfusu sadece iktidar onaylı seçili sözlere açık, diğerlerine sağır bir nüfus oluşturma kurgusunun bir parçası.
Halk TV’nin sahibi Cafer Mahiroğlu kendisine “Butlancılara yakın ol, butlancıların haberlerini ver, kontrollü bir muhalefet ol, yürü” dendiğini ama kabul etmediğini, dolayısıyla “Bunların olacağını” bildiğini söylerken MASAK onun hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama isnadında bulunarak kayyımın gerekçelendirilmesini üstlendi.
Bir hafta önce İzmir Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Cemil Tugay’ın AKP rozetini takması ve Halk TV’nin susturulması Meclisteki ana muhalefet partisine vurulmuş darbenin zirvesidir. İstanbul’da etkili bir direnişle karşılaştığı için belediyeyi kayyımlaştıramayan, partinin il başkanlığına atanan Gürsel Tekin’i geri çekmek zorunda kalan iktidar, diğer belediyeleri parça parça koparıp yürümeyi sürdürüyor. Sırada hangi büyükşehrin AKP’ye geçeceği ile ilgili tahmin yürütme işi medyanın parasız, kuponsuz oynanan rulet oyununa dönüştü. Neyi isterse aldığını kanıtlayan muktedirin karşısında öğrenilmiş çaresizliğin tezahürü ana muhalefet fikriyatı doğrultusunda yayın yapan kanallarda bile, ya bundadır ya şunda soğukkanlılığıyla tartışılıyor. Ne var ki bu ölçülülük bile yeterince memnuniyet yaratmıyor. Geri adım attıkça daha da geriye gitmeye zorlanılan bir süreç bu; durulan hiçbir nokta sabit değil.
Memleketin siyasi tablosuna bakınca görülen şu: Cumhuriyetle yaşıt ana muhalefet partisinin ikiye bölünmesi, son seçimde seçilen belediye başkanlarının bir kısmının hapse diğerinin AKP’ye kapatılması. Kürt temsiliyetinin sınırsız, süresiz, ağır aksak işleyen ‘süreç’ kapsamında beklentiye sokulması. Sanatçıların, gazetecilerin, kanaat beyan edebilenlerin şafak operasyonları ve adliye koridorlarında entegre edilmesi… Ve Devlet Bahçeli’nin bu tablo üzerine yaptığı niyet beyanı: ‘Cumhurbaşkanlığı Erdoğan’a, yasama MHP’ye.’
Yapılmış seçimlerin sonuçlarını tanımayan ve zaman içinde hiçleştiren hakim siyasi güç; şantaj, tehdit ve teklif yöntemleriyle belediyelerin içlerinin boşaltılması, toplumsal güçlerin zora dayalı manipülasyonu ortadayken seçimlerin gerçek bir seçme işlemi olduğuna dair hayal satıyor. Çünkü kendini sandıktan çıkarabilmenin kazandıracağı meşruiyete ihtiyacı var. Halkın bu kadar mutsuz ve yoksul olduğu koşullarda aranan meşruiyetin ön koşulu ise muktedirin sesinden başka sesin çıkamadığı, bütün aykırı ses ve duruşların silindiği bir vasatın yaratılmasından geçiyor.”
Yeni bir küresel finansal krizin eşiğinde miyiz?-Dr. Burcu Aydın (ekonomim.com)
“Türkiye’de son dönemde finansal piyasaların ana gündemini ‘Fon Krizi’ oluşturuyor. Ancak bu günlerde en az bu konular kadar önemli gelişmeler küresel finansal piyasalarda yaşanıyor. Yüksek borçluluk, aşırı değerli hisseler ve artan enflasyonun yarattığı yüksek kırılganlık ortamı, karşımıza dikkatle izlenmesi gereken bir tablo çıkıyor.
Peki, bu gelişmeler yeni bir küresel finansal krizin habercisi olabilir mi?
Bu soruyu yanıtlamak için küresel ekonomide birbirini besleyen altı temel risk alanına bakalım.
1-Enerji fiyatlarında arz şokları
Küresel ekonomide en önemli risklerin başında enerji fiyatları geliyor. Orta Doğu’da devam eden çatışmalar, Hürmüz Boğazı çevresindeki enerji taşımacılığını ve Körfez ülkelerinin üretim altyapısını tehdit ediyor. Ayrıca, Rusya ile Ukrayna arasında enerji altyapısını hedef alan karşılıklı saldırılar da arz güvenliği endişelerini artırıyor.
Bu gelişmeler petrol fiyatlarının yüksek seyretmesine neden olurken doğalgaz piyasalarında da arz kesintisi ve fiyat oynaklığı riskini artırıyor. Üstelik arz kesintilerini hafifletmek amacıyla kullanılan stratejik rezervlerin azalması, yeni şokları karşılama kapasitesini de zayıflatıyor.
2-Enflasyon yeniden yükselişte
Enerji fiyatlarındaki artışın en önemli sonuçlarından biri küresel enflasyon görünümünün bozulmasıdır. Bunun en güncel örneğini ABD’de görüyoruz. ABD’de eylül ayında tüketici enflasyonu aylık %0,6 artış ile son beş ayın en yüksek aylık artışını kaydetti. Artışın ana kaynağı enerji fiyatlarıydı. Benzin fiyatları yalnızca eylül ayında %9,1 artarken, enerji fiyatlarındaki aylık artış %5,2’ye ulaştı.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin enflasyona dolaylı etkileri de oluyor. Yükselen üretim ve taşımacılık maliyetleri diğer mal ve hizmetlerin fiyatlarına da yansıyor. Ayrıca, tarımsal üretimde kullanılan gübre ve lojistik maliyetlerinin artması, gıda enflasyonu üzerinde de risk yaratıyor.
3-Merkez bankalarında faiz artışı dönemi
Yakın zamana kadar küresel finansal piyasalarda beklenti, enflasyondaki gerilemeyle birlikte faiz indirimlerinin devam edeceği yönündeydi. Ancak enerji fiyatlarında yaşanan artış, bu beklentiyi önemli ölçüde değiştirdi. Avrupa, Amerika ve birçok gelişmiş ülke merkez bankası, enflasyon görünümündeki bozulma sebebiyle faiz artışına yöneldi. Beklentiler, faiz artışlarının devamı yönünde şekilleniyor.
4-Yüksek borçluluk ve artan tahvil faizleri
Küresel ekonomide bir diğer önemli risk, yüksek borçluluk ile artan finansman maliyetlerinin aynı döneme denk gelmesidir. IMF, yüksek kamu borçluluğu, daralan mali alan ve artan borçlanma maliyetlerini küresel ekonomi üzerindeki temel riskler olarak sıralıyor.
Borçlanma maliyetlerindeki artışın en dikkat çekici örneklerinden biri ABD tahvil piyasasıdır. 14 Ekim itibarıyla iki yıllık tahvil faizi yaklaşık %4,8, 10 yıllık tahvil faizi %5,2 ve 30 yıllık tahvil faizi ise %5,6 ile tarihi yüksek düzeylere ulaştı. Küresel finansman koşulları için temel referans niteliğinde olan ABD tahvil faizlerindeki yükseliş, diğer ülkelerin ve özel sektörün borçlanma maliyetlerine de yansıyor.
Avrupa tarafında ise durum çok daha kritik… Yüksek kamu borcu ve artan siyasi belirsizlik ortamıyla, Fransa ve İtalya devlet tahvili faizlerinde yaşanan artış, Avro Bölgesi’nin borç haritasını kökten değiştirerek kamu borçlanma maliyetlerini son 20 yılın en yüksek seviyelerine taşıdı. Gelişmiş ülkelerde yaşanacak sert mali konsolidasyon; ticari ve finansal kanallarla tüm dünyayı etkileme potansiyeline sahiptir.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
