Husilerin son günlerde Suudi Arabistan topraklarına ve özellikle Riyad Havalimanı gibi kritik merkezlere yönelttiği saldırıların tırmanması, Riyad yönetimini askeri ve ekonomik olarak köşeye sıkıştırırken Ankara’yı da tam anlamıyla iki arada bir derede bıraktı.
2022 yılındaki ateşkesin ardından görece sakinleşen Yemen cephesi, Suudi destekli hükümet güçlerinin başlattığı operasyonlar ve yoğun hava taarruzlarıyla birlikte yeniden alevlendi. Husiler bunu hem bir misilleme gerekçesi hem Riyad’ı Hudeyde Limanı ile Sana hava sahası üzerindeki ablukayı kaldırmaya zorlayacak bir müzakere kozu olarak kullanıyor. Doğrudan Suudi petrol altyapısını, turizm projelerini ve “Vizyon 2030” hedeflerini felç etmeyi amaçlayan bu füze ve insansız hava aracı trafiği, aslında çok daha karmaşık bölgesel bir satrancın zeminini döşüyor.
Bugün Suudi Arabistan’ın içine düştüğü bu savunmasız tablonun Türkiye açısından en somut yansıması, kamuoyunda tartışılan Mekke Anlaşması’nda düğümleniyor. Anlaşmanın bir türlü Meclis Genel Kurulu’na indirilememesinin gerisinde sadece iç politikadaki toplumsal hassasiyetler yatmıyor. Ankara bürokrasisi, bu mutabakatın bölgede Türkiye’ye stratejik bir alan açmaktan ziyade ABD ve İsrail’in Körfez güvenliği mimarisine hizmet eden bir enstrümana dönüştüğünü gecikmeli de olsa fark etmiş durumda. Suudi hava sahasının askeri operasyon sahası ilan edildiği, Pakistan’ın bile Suudi topraklarındaki askeri varlığını teyit etmek zorunda kaldığı bir denklemde Ankara, faturası belirsiz bir bölgesel güvenlik taahhüdünün altına imza atmakta başına ne geleceğinin hesabını yapmaya çalışıyor.
Tabloyu Türkiye aleyhine karmaşıklaştıran bir diğer başlık ise Şam ile Riyad arasında son dönemde hız kazanan diplomatik flört. Hatta Suriye’nin Yemen dosyasına veya Suudi Arabistan’ın güvenliğine dair sembolik de olsa birtakım askeri adımlar atabileceğine yönelik iddialar konuşuluyor. Açıkça görmek gerekir, Suudi Arabistan’a ve Körfez sermayesine yaklaşan bir Suriye, kaçınılmaz olarak Türkiye’den uzaklaşan bir Suriye anlamına geliyor. Ankara uzun süredir Şam ile normalleşme kanallarını zorlarken, Riyad’ın devreye girerek Şara yönetimini finansal ve diplomatik açıdan kendi yörüngesine çekmesi Türkiye’nin güney sınır hattındaki manevra alanını doğrudan daraltıyor.
Bu kargaşanın ortasında Washington ve Tel Aviv hattının sergilediği tutum son derece dikkat çekici. Husi saldırıları karşısında etkili ve caydırıcı bir kalkan oluşturmak yerine, adeta çatışmanın tırmanmasını ve Suudi Arabistan’ın güvenlik mimarisinde tamamen çaresiz kalmasını seyreden bir strateji izleniyor. Buradaki amaç gayet açık, yalnızlaşan, petrol terminalleri ve sivil havalimanları vurulan bir Suudi yönetimini nihayetinde İsrail ile normalleşme masasına mecbur bırakmak ve İbrahim Anlaşmaları zincirine dahil etmek. Riyad Tel Aviv’e yaklaştıkça, Türkiye’nin Körfez ile kurmaya çalıştığı güvenlik iş birlikleri ve askıda bekleyen Mekke Anlaşması Ankara için çok daha riskli, çok daha kırılgan bir mahiyet kazanacak.
Madalyonun diğer yüzünde ise küresel enerji piyasaları ve ticaret yolları yatıyor. Hürmüz Boğazı’nın ABD ile İran arasındaki gerilimler nedeniyle fiilen riskli hale gelmesi, Bab el Mendep Boğazı’ndan geçişlerin Husiler eliyle kilitlenmesi ve Kızıldeniz rotasının felç olması, dünya petrol ve navlun dengelerini altüst etti. Trump’ın dünya piyasalarına ucuz yakıt ve dizel arzı sağlama telaşı ile söylemleri, aslında küresel enerji tekellerinin kâr maksimizasyonu gerçeğiyle taban tabana zıtlık oluşturuyor. Ukrayna savaşı ve Karadeniz’deki istikrarsızlıkla birleşen bu boğaz krizleri, enerji devleri için bulunmaz bir kazanç iklimi yaratıyor. Küresel tekeller ve silah üreticileri bu kriz ortamından rekor karlar devşirirken, bedeli Hürmüz ile Kızıldeniz arasında sıkışan Körfez ülkeleri ve ne yöne adım atacağını kestiremeyen bölge başkentleri ödüyor.
Bütün bu resme Ankara penceresinden bakıldığında, Türkiye’nin hem savunma sanayisi ihracatını koruma hem de Tahran ile Riyad arasındaki geleneksel dengeleri gözetme zorunluluğu çok daha çetin bir sınava dönüşüyor. Ankara bir yandan Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri ile geliştirdiği ilişkilerin zedelenmesini istemezken, diğer yandan Kızıldeniz havzasındaki askeri ve ticari mevcudiyetini muhafaza etmek zorunda. Tam da bu nedenle Türkiye, Körfez sermayesinin sunduğu ekonomik rahatlamaya kapılıp bölgenin vekalet savaşlarında doğrudan taraf haline gelmekten özenle kaçınmak durumunda kalıyor.
Sahadaki yangının büyümesi, Ankara’yı sadece askeri ittifaklarında değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu hattındaki uzun vadeli jeopolitik hesaplarında da çok daha esnek ve bağımsız bir hat izlemeye zorluyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
