Cuma, 14 Ağu 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Günlük

Bugünkü köşe yazılarından

Medya Günlüğü
Son güncelleme: 18 Temmuz 2026 00:17
Medya Günlüğü
Paylaş
Paylaş

Haluk Levent’in sömürdüğü kadınlar-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)

“Yıllar yıllar önceydi… Telefonda kendisini başsavcı olarak tanıtıp “Hesabınızı terör örgütü ele geçirmeye çalışıyor, paranızı bize verin, biz de parayı Merkez Bankası’na yatırıp bir süre sonra size geri vereceğiz” diyen kişilerce 4 milyon 500 bin lira dolandırılmıştı. Adı Erdener Yurtcan’dı. Yani, dolandırıcılık ve sahtecilik üzerine kitapları olan ceza hukuku profesörü.

Haluk Levent dosyasını okurken bu mesele geliyor aklıma. Korku, güven, ihtiyaç; dolandırıcıların üç kilit kelimesidir. Korku mantığı yok eder, güven manipülasyonu kabul ettirir, oluşan acil kurtuluş ihtiyacı ise parayı teslim etmeye dönüştürür.

Haluk Levent nasıl ki milyonlarca insanda yarattığı hayal kırıklığını adım adım örerken tipik dolandırıcılık yöntemlerini kullanmışsa özelde de insanların zor dönemlerdeki duygularını sömürmüş. Bu dediğimi, tutuklanma talebiyle sevk edildikleri mahkemede savunma yapan üç kadının dediklerine bakarak bile anlayabiliyoruz. Yorum yapmadan aktarıyorum.

Nurdan Eriş: Bu beyefendi ile 2016 yılında İsviçre’de tanıştım, benim orada kurulu işim vardır. Bu adam bana çok duygu sömürüsü yaptı. Şüpheli Haluk Levent ile İsviçre’de evliliğimiz vardır. Benim çocuklarım babasız büyüdüğü için ona bağlandılar, beni kandırdı. 2018 yılında orada evlendik. 2018 yılında ben şirketimi sattım, ondan önce de ona para göndermiştim Amerika’daki şirketimden. Beni kullandı, kendi şirketimi 2018 yılında sattım, 30 milyon Frank’a yakın para aldım. Çoğu zaman “Borcum var, ödemem lazım, tefeciler var, peşimde mafya var” diyordu. Bir kere de pandemi zamanıydı, Ahbap diye bir proje yapmışlar, ona para gönderdim. Ben yurtdışında yaşadığım için beni saf bulmuştur. O paraları da direkt ona göndermedim. Belirttiği gibi ilk önce Emrah Bey’e, Zafer Yay’a gönderdim.

Şu an kendimi salak olarak hissediyorum, çocuklarım ufaktır. Küçük kızım kendine zarar vermeye başladı, ben de bu paraları istedim, ilk zamanlar Emrah’tan, sonra Zafer’den, sonra Yeliz’den gönderdi, benim hiçbir şeyim kalmadı. Arada en son Yeliz’e de gönderdim. Kaç sene önce Türkiye’ye gelmemi istedi, geldim, para gönderdi, ev kiraladık, çocuklarımı okula gönderdim; okul parası, geçinme parasını da gönderdim. Şimdi eski şirketime geri girdim, oradan bir gelirim vardır. “Ben artık senden para istemiyorum, benim borçlarımı kapat” dedim sadece. 4-5 senedir eve hiç gelmiyordu, arada bir geliyordu. Ben zaten boşanma kararı aldım, burada yanlış bir şey olduğunu anladım ama geç anladım. İnanmak istedim, çünkü tüm Türkiye güveniyordu.  

Sevda Kurt: Çok üzgünüm. 22 yaşında ben Amerika’ya gittim, orada yaklaşık 20 sene kaldım. Orada çok çalıştım, sonrasında Türkiye’ye dönmeye karar verdim, orada 4 buçuk milyon gelirim oldu. Haluk Bey ile burada bir yaşlı aileye yardım etmek için Ahbap’a yazdığım bir yazı sonucunda tanıştım. Haluk Bey’le bir toplantı yaptık, orada bir sürü soru sordu. Benim varlıklı olduğumu anlayınca her gün aramaya başladı; yemek davetleri, konserlerine davet etti. Haluk Bey bana “Evleneceğiz, çocuk yapacağız” dedi. Evli olduğunu bilmiyordum, 2-3 gün önce nezarethanede öğrendim. Ben kendisine inandım, “Borçları ödersem evleneceğiz” dedi. Ben de Amerika’daki paralarımı buraya aldım, onun isteği üzerine tanımadığım kişilere havale ettim. O anda çok baskı altındaydım, paraları dolar olarak kendisine verdim, parayı verdikten sonra kendisi kayboluyordu. Zor şartlarda kendisinden aldım, en son 2025 Mart ayında para verdim. Bu sefer annem ve babamla tanıştılar, onlar da inandı kendisine, bana yine “Evleneceğiz” dedi. Benim evlilik hayallerim çalındı, bana borçları var ve ödemediler, mağdur durumdayım.”

Cennette mutsuz yaşamak!-Deniz Zeyrek (Nefes)

“Susuz’dan yola çıktık. Ardahan Yolunda Beşevler mevkiinden 180 derecelik bir virajla kuzeybatıya doğru yükselirken geriye doğru baktım. 20’li yaşlarda genç bir gazeteciyken fidelerini temin etme konusunda dönemin orman bakanının başında boza pişirdiğim çamlar adeta orman olmuştu.

Cilavuz Köy Enstitüsü’nden kalan ağaçlandırma alışkanlığı, hepimizin içine işlemişti ve bu sayede küçük ilçemiz bölgenin en yeşil yerleşim yerlerinden birine dönüşmüştü.

Her bahar diktiğimiz ağaçlara, toplu olarak dikilen binlerce çam, su yatağında kendiliğinden yeşerip büyüyen salkım söğütler eşlik ediyordu.

Hayvanlar yaylada olduğu için çayırlardaki tarlalardaki ot dizlerimize kadar uzamıştı.

Yolda ilerledikçe, irtifamız arttıkça her yerin renk cümbüşü bir örtüyle kaplandığını görmeye başladık.

Çiftbulağa varmadan harabe haline gelmiş eski değirmenin yanından dere kenarına indik ve güzel bir salkım söğüdün gölgesine oturduk.

Yanımızdan akan suyun, etrafta uçuşan kuşların, böceklerin, arıların, deredeki kurbağaların sesleri tam bir senfoni orkestrası gibiydi.

Sanki görünmez bir şef vardı ve bizi mutlu etmek için doğanın en güzel senfonilerini icra ediyordu.

Ben, yeşilin, eflatunun, sarının, kırmızının her tonuyla bezeli çayırların, tepelerin çekiciliğine kapıldım. Suya düşme pahasına derenin karşı kıyısına geçtim ve tepeye yürümeye başladım.

Bugüne kadar Türkiye’nin önemli dağlarında zirve yapmış biri olarak söylemeliyim ki bu yükseklikte insanın başını sadece oksijenin azalması değil, çiçeklerin renkleri, kuşların kanat sesleri, rüzgârın dokunuşları da döndürebiliyor.

Kelimenin tam anlamıyla mest oldum.

Ayakkabılarımı ve paçalarımı ıslatan çiğ damlalarına rağmen yürümeye devam ettim. Tepenin zirvesine geldiğimde hiçbir yerde göremeyeceğiniz uçsuz bucaksız mavi gökyüzünün altındaki yeşil örtüyü ve üzerindeki onlarca rengi fark ettim.

Bu duyguyu ancak şu sözcüklerle anlatabilirim:

CENNET GİBİYDİ…

Oradan uzaklaşmak zor olsa da yola çıktık ve yaylaya doğru devam ettik. Bir tarlanın yanından geçerken bir defa daha güzelliğine vurulup mola verdik.

İnanın, dünyanın en ünlü ressamları tarafından yapılmış pastoral bir tablonun içinde gibi hissettim kendimi.

Bütün çocukluğum ve gençliğim buralarda geçtiği halde bu renkleri hiç bu kadar canlı, hiç bu kadar beraber görmediğimi fark ettim. Belki de içinde yaşarken değil de uzak kalınca anlıyordur insan bu güzellikleri.

Yaylaya vardığımızda ikindi vaktiydi. Birazdan dağda otlatılan dana sürüsü gelecekti. Bir saat sonra da inek sürüsü. Onlar gelene kadar güllü bulakta mola verdik. Çocukluğumuzdaki gibi şendik.

Yoldan aldığımız karpuzu ve Iğdır kayısılarını soğuk su gözesine attık. Sonra da suda el tutma yarışı yaptık.”

İtaat ve ihtiyaç kıskacında-Yalçın Karatepe (BirGün)

“Malum, gündem yoğun.

Siyasette yaşanan gelişmeleri izliyoruz: mahkeme kararları, siyasi operasyonlar, yeni hamleler, yeni senaryolar… Ülkenin geleceğini ilgilendiren bu başlıkların konuşulması elbette doğal. Bir yandan da Dünya Kupası heyecanı sürüyor. Messi sahneye çıktı, maçların kaderini değiştirdi. Milyonları ekran başına toplayan bu coşku da son derece anlaşılır.

Bütün bunlar konuşulurken bu ülkenin çalışanı ne durumda? Emekli nasıl yaşıyor? Mutfakta ne oluyor?

Ekranlarda uzun uzun tartışılmadı. Sosyal medyada gündem olmadı. Ama milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyen asgari ücrete yılın ikinci yarısında artış yapılmadı.

Yaklaşık sekiz milyon asgari ücretli ve onun çevresinde gelir elde eden milyonlarca çalışan, yılsonuna kadar 28 bin lirayla ay sonunu getirme mücadelesiyle baş başa bırakıldı. Bugün açlık sınırı 35 bin liranın üzerinde. Ve bu tabloyu normal karşılamamız bekleniyor.
Aynı durum emekliler için de geçerli.

Geçen hafta emekli aylıklarındaki artış büyük bir müjde gibi sunuldu; yüzde 17’lik zamdan söz edildi. Ne var ki milyonlarca emeklinin aldığı aylık zaten öylesine düşük ki, bu artış günlük yaşamda hissedilecek bir sonuç üretmiyor. En düşük emekli aylığında anlamlı bir iyileştirme beklentisi de boşa çıktı. Meclis’ten geçen düzenlemede tercih edilen yöntem yine aynı oldu: Yüzde 17.

Ama sorun yalnızca oranın düşüklüğü değil; sorun aylığın kendisinin çok düşük olması.
Bir emekli pazara çıkınca yüzde hesabı yapmaz. Manavın tezgâhına bakar. Kasabın fiyatına bakar. Eczanede ödeyeceği farkı hesaplar. Elektrik faturasını, doğalgazı, kirayı düşünür.
Daha da önemlisi, yoksulluk artık bir istisna değil. Çalışan yoksullar ülkesi haline geldik. Sabah işe gidip akşam eve dönen, üretime katkı sunan, vergisini ödeyen insanlar yoksullukla boğuşuyor. Emeklilik yıllarını huzur içinde geçirmesi gereken insanlar ise her ay yeni bir hesap yapmak zorunda kalıyor.

Fakat yaşadığımız sorunun en dikkat çekici yanı yalnızca yoksulluğun kendisi değil; yoksulluğun görünmez hale gelmesidir.

Bir ülkede milyonlarca insanın geçinememesi ciddi bir sorundur. Ama bunun konuşulmaması daha da ciddi bir sorundur. Çünkü bir talep ancak görünür olduğunda siyasal güç kazanır. Bir sorun ancak toplumsal gündeme yerleştiğinde çözüm üretmeye zorlar. Sürekli değişen siyasi tartışmaların ve gündem fırtınalarının arasında yoksulluk arka plana itildiğinde ise iktidarın işi kolaylaşır. İnsanlar geçim derdini yaşamaya devam eder ama geçim derdi kamusal tartışmaların dışına düşer.

Üstelik yaşadığımız yoksullaşma ekonomi politikası tercihlerinin ve bölüşüm düzeninin ürünüdür.

Ve bu düzenin, günlerdir konuştuğumuz siyasi tabloyla doğrudan bir ilişkisi vardır.”

Türk sanayisinde eksen kayması-Dr. Hakan Çınar (Dünya)

“Türkiye, uzun yıllar boyunca dinamik iş gücü, jeopolitik konumu, esnek üretim kabiliyeti ve güçlü altyapısıyla küresel tedarik zincirlerinin en güvenilir limanlarından biri olmayı başardı.

An­cak son dönemde sanayi koridorlarında fısıltıy­la başlayan, şimdilerde ise yüksek sesle tartışılan yapısal bir gerçek var: Eksen kayıyor mu? Özellik­le tekstil, hazır giyim, ambalaj, plastik ve deri gi­bi emek-yoğun sektörlerde Türk üreticisi, üretim rotasını hızla Mısır ve Kuzey Afrika ülkelerine çe­viriyor. Fabrikalar sökülüyor, yeni yatırımlar Ak­deniz’in güneyine kayıyor. Peki, bizi bu radikal yol ayrımına getiren temel dinamikler neler?

Bu kaçışın arkasındaki ilk ve en görünür se­bep kuşkusuz maliyet makasının taşınamaz bir yük haline gelmesi. Yükselen asgari ücret sevi­yeleri, enerji maliyetlerindeki öngörülemez ar­tışlar ve kronikleşen yüksek enflasyon sarma­lı, sanayicinin birim üretim maliyetlerini küre­sel rakipleriyle rekabet edemez noktaya getirdi. Bugün Mısır’da iş gücü, doğalgaz ve elektrik ma­liyetleri Türkiye’nin neredeyse üçte biri, hatta bazı kalemlerde dörtte biri seviyesinde seyredi­yor. Finansmana erişimin adeta imkansızlaştı­ğı, kredi musluklarının kısıldığı ve sermaye ma­liyetinin bu denli pahalandığı bir iklimde, sana­yici ayakta kalabilmek ve mevcut sermayesini koruyabilmek için rasyonel ve kaçınılmaz bir savunma refleksi geliştiriyor.

Ancak mesele yalnızca bunlarla sınırlı değil; asıl büyük kaldıraç ve cazibe merkezi, uluslarara­sı ticaret diplomasisinin sağladığı muafiyetlerde gizli. Mısır; ABD ile olan Nitelikli Sanayi Bölgele­ri anlaşması sayesinde bu devasa pazara gümrük vergisi ve kota engeli olmadan doğrudan ihracat imkanı sunuyor. Aynı şekilde AB ile olan ortaklık anlaşmaları ve Afrika kıtasındaki serbest ticaret blokları, Mısır’ı küresel pazarlara açılan vergisiz, koridorsuz bir kapı haline getiriyor. Türk üretici­si için kendi ülkesinde yüksek gümrük duvarla­rı, navlun krizleri ve vize engelleriyle boğuşmak yerine; yatırımı Mısır’a taşıyıp bu küresel ticaret otobanından faydalanmak çok daha stratejik bir oyun planına dönüşüyor.

Bu tabloyu sadece bir sermaye kaçışı veya is­tihdam kaybı olarak okumak resmi eksik görmek­tir. Kısa vadede fabrikaların kapanması canımızı yakacaktır; ancak bu acı reçete, Türkiye sanayisi için kaçınılmaz bir yapısal dönüşümün de en net uyarı fişeğidir. Türkiye artık ucuz iş gücü cenne­ti olma iddiasını ve vizyonunu tamamen rafa kal­dırmak zorundadır. Bizim kurtuluşumuz fason üretimde, fiyata duyarlı düşük teknolojili ürün­lerde veya ucuz emek üzerinden küresel devlerle fiyat rekabetine girmekte değildir; bu model artık sürdürülemez hale gelmiştir.

Türkiye’nin önündeki tek rasyonel ve vizyo­ner yol; yüksek teknolojiye, derin Ar-Ge’ye, küre­sel markalaşmaya ve Yeşil Mutabakat uyumlu ye­şil dönüşüme dayalı yüksek katma değerli üreti­me dikey geçiş yapmaktır. Emek-yoğun ve düşük marjlı operasyonları düşük maliyetli bölgelere delege ederken; Türkiye’yi bir yönetim, tasarım, lojistik üssü ve ileri teknoloji üretim merkezi ola­rak yeniden konumlandırmak zorundayız.

Tam da bu noktada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan imalat sa­nayine yönelik yeni finansman paketi önemli bir mesaj niteliği taşıyor. İmalat sanayisi için ila­ve 250 milyar TL uygun koşullu kredi sağlanma­sı ve mevcut programlarla birlikte toplam uygun finansman kapasitesinin 1 trilyon TL seviyesine çıkarılması, reel sektörün finansmana erişimini kolaylaştırma açısından değerli bir adımdır.”

1.000 TL’lik banknot zamanı gelmedi mi?-Dr. Burcu Aydın (ekonomim.com)

“Önümüzdeki üç yıllık dönemde enflasyonun %10’ların altına inmesi pek mümkün görünmüyor. Enflasyon görünümü dikkate alındığında, 200 TL’nin satın alma gücü önümüzdeki üç yılda da önemli ölçüde erimeyi sürdürecek. Dolayısıyla bugün yetersiz hale gelen kupür yapısı, birkaç yıl sonra çok daha da işlevsiz hale gelecektir.

Türkiye’de son 10 yıldır devam eden yüksek enflasyonun yol açtığı en büyük sorun, satın alma gücünün hızla erimesidir. Bunun en net yansımalarından birisi de tedavüldeki banknotların satın alma gücünde yaşanan hızlı kayıp oldu.

200 TL banknot ilk kez 1 Ocak 2009 tarihinde tedavüle çıktığında dolar kuru 1,5057 TL seviyesindeydi. O gün bir 200 TL banknot ile yaklaşık 133 ABD doları satın alınabiliyordu.

Bugün ise aynı banknotun dolar karşılığı yalnızca 4,25 dolar seviyesine gerilemiş durumda. 

Bu tablonun daha çarpıcı bir karşılığı da var. 200 TL’lik banknot, 2009 yılındaki dolar bazındaki satın alma gücünü bugün koruyabilseydi, nominal değerinin yaklaşık 6.250 TL olması gerekirdi.

ıllık enflasyon yüzde 30’un altına inebilmiş değil. Fiyatlar yükselmeye devam ederken 200 TL’nin satın alma gücü de hızla eriyor.

Üstelik sorun sadece bugünkü tabloyla sınırlı değil. Önümüzdeki üç yıllık dönemde enflasyonun %10’ların altına inmesi pek mümkün görünmüyor. Enflasyon görünümü dikkate alındığında, 200 TL’nin satın alma gücü önümüzdeki üç yılda da önemli ölçüde erimeyi sürdürecek. Dolayısıyla bugün yetersiz hale gelen kupür yapısı, birkaç yıl sonra çok daha da işlevsiz hale gelecektir.

Bu soruna rağmen yüksek kupürlü banknot basılmamasının temel gerekçelerinden biri, nakit kullanımını azaltmak; böylece kayıt dışı ekonomi ve kara para ile mücadeleyi desteklemekti. 

Birincisi, yüksek tutarlı ödemelerde nakit kullanımını zorlaştırarak kartlı ödemeleri ve dijital ödeme sistemlerini teşvik etmekti. İkincisi ise kayıt dışı ekonomi ve kara para ile mücadeleye katkı sağlamaktı.

Ancak gelinen noktada bu politikanın artık istenilen hedeflere yeterli katkı sunamadığı görülüyor. Çünkü Türk Lirası’nın mevcut kupür yapısı, nakit kullanımını azaltmaktan çok yabancı para cinsinden nakit kullanımını daha cazip hale getiriyor. 

Kara para ile mücadele mi; nakit ekonomisinde dövize geçiş mi?

En yüksek banknotun satın alma gücünün hızla erimesi, nakit işlemlerde Türk Lirası yerine döviz banknotlarının tercih edilmesine yol açıyor. Bu da, nakitsiz ekonomiye geçişi hızlandırmaktan ziyade ekonomide yabancı para kullanımını teşvik eden istenmeyen bir sonuç doğuruyor.”

Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram 

EtiketlendiMedya
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Önceki Makale Avrupa’daki Türkler ve AB
Sonraki Makale Oğuzhan Uğur’a gözaltı

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

GünlükManşet

Türksat 3A emekli oluyor

Medya Günlüğü
14 Ağustos 2026
GünlükManşet

Serdar Akinan’ın vasiyeti

Medya Günlüğü
14 Ağustos 2026
EditörGünlük

Bugünkü köşe yazıları

Medya Günlüğü
14 Ağustos 2026
GünlükManşet

“Türkiye Osmanlı gibi tehdit!”

Medya Günlüğü
14 Ağustos 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?