Bize ayrılan demokrasinin sonuna geldik!-Barış Terkoğlu (Cumhuriyet)
Geçen çarşamba tam iki yıl oldu. 30 Ekim 2024 ile başlayan belediye operasyonlarından söz ediyorum. Yerel seçimlerden yedi ay sonra, Türkiye’nin en kalabalık ilçesi Esenyurt’un belediye başkanı Ahmet Özer’in kapısı çalınarak ilk adım atılmıştı.
Özer’e, tutukluluğunun ilk günlerinde, Cumhuriyet gazetesinde “operasyonun hedefinin ne olduğunu” sormuştum. Özer, tam iki yıl önce şunu söylemişti:
“Bir; Esenyurt’u ele geçirmek, daha önceden tadını aldıkları rantın sahibi olmak.
İki; buradan bir sonuç alınırsa ikinci hamleyi, İBB’de Ekrem İmamoğlu üzerinde denemek.
Üç; parti içi çelişki ve kaos yaratarak partinin iktidar yürüyüşünü engellemek ve kendi iktidarlarını halka rağmen devam ettirmek.”
Gerçekten de aradan iki yıl geçti.
Bugün; evlerden çıkan valiz içinde paralarla büyük Esenyurt soygununu, salon yetmeyen İBB davasını, muhalefete sokulan butlanı konuşuyoruz. İki yıl önce atılan ilk adım hedefine varmış görünüyor.
Ancak hep tek tek konuşuyoruz ama…
Toplamına bakınca ortada dördüncü, hatta belki de üçünden de daha büyük bir sonuç var: Şekli demokrasinin de sonuna geldik!
Şöyle anlatayım…
Elbette demokrasi seçimden ya da sandıktan ibaret bir düzen değildir. Hatta sandıktan da önce demokratik rejimlerin daha kritik şartları vardır: Örgütlenme hakkı, ifade hürriyeti, propaganda özgürlüğü, protesto hakkı, basın hürriyeti… Bir yurttaş hiç oy vermeyebilir, kendine yakın bir parti bulamayabilir ama demokratik rejimin bütün kazanımlarıyla yaşayabilir.
Üstelik bu hakların kullanılamadığı bir ülkede, seçim, sandığa indirgenmiş şekli demokrasiden ibarettir. Vatandaş eli kelepçeli, gözü bağlı, ağzı kapalı bir tercih yapar ki bu özünde bir seçim de değildir. Seçim, insanın özgür tercih edebilme imkânlarını ön şart koşar.
Fon vurgunu, AK Parti’yi de vuruyor mu?-Deniz Zeyrek (Nefes)
Pazar gününe Adem Metan’ın uzun sosyal medya paylaşımını okuyarak başladım.
Kendisi, bu iktidarı desteklediğini saklamayan ama gerçeklere de kayıtsız kalamayan bir gazeteci. Paylaştığı mesaj da zaten tamamen bu ruh haliyle ve içtenlikle kaleme alınmış.
Özetle, “Fon krizinin Anadolu’daki olumsuz etkisi tahmin edilenden büyük” mesajını vermiş.
Sorunun görünenden büyük olduğunu ve faturanın AK Parti’ye kesildiğini fark eden sadece Adem Metan değil.
Son zamanlarda AK Parti camiasının yakından takip ettiği Abdulkadir Selvi gibi gazetecilerin yazılarında da ortada ciddi bir sorun olduğu görüşü öne çıkıyor.
Bu düşünce Bülent Turan, Şamil Tayyar, Metin Külünk, Savcı Sayan, Aydın Ünal, Özlem Zengin, Abdulhamit Gül, Hüseyin Yayman gibi siyasi isimlerin tepkilerine de yansıyor.
Anadolu’yu dolaşan, günün önemli bir bölümünü sokakta geçiren bir gazeteci olarak sokakta da benzer duyguları ve tepkileri görüyorum.
Bugün sizin için fanatik AK Parti seçmenlerinin dahi yaşadığı beş önemli duygu ve düşünceyi derledim:
1) Adaletsizlik: Biz fedakârlık yaparken birileri ihya olmuş:
AK Parti’ye gönül vermiş seçmen, partisini korumak için herkesin yaşadığı enflasyona ve hayat pahalılığına katlanıyordu. Ancak kendisi geçim sıkıntısı yaşarken, ülkeyi yönetenlere yakın olduğu iddia edilen kişilerin büyük servetler elde etmesi büyük bir adaletsizlik duygusu yarattı. O seçmen bugün yalnızca yoksullaşmaktan değil, yaptıkları fedakârlığın eşit paylaşılmamasından da şikâyetçi.
2) Hayal kırıklığı: Parti içindeki zenginleşme ve ayrıcalık ilişkileri.
AK Parti’ye gönül vermiş seçmen, fon krizinde ortaya saçılan gerçekleri gördükçe bunun AK Parti’nin kuruluş yıllarındaki söylemlere uymadığını düşünmeye başladı. Bu düşüncenin temelinde de büyük finansal kazançların ardında siyasi nüfuzun olduğunu görmeleri var. Özellikle dini ve ahlaki değerleri savunan kişilerin haksız kazanç iddialarıyla anılması, sıradan bir mali usulsüzlükten daha ağır bir güven sorunu yaratmış vaziyette.
Patronlarına yaranma yarışındaki gazeteciler-Faruk Bildirici (BirGün)
Aslında CHP Grup Başkanı Faik Öztrak’ın, “Erişah hanımın paltosu” sözleri kimsenin pek de dikkatini çekmemişti. Kıyamet, iki gün sonra, 21 Ekim’de Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi’nin yazısındaki üç cümleyle koptu:
“Faik Öztrak, fon kriziyle ilgili değerlendirmesinde Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Erişah Arıcan’ı hedef alan bir paylaşım yaptı. ‘Dostoyevski, ‘Hepimiz Gogol’ün Paltosu’ndan çıktık’ demiş ya. Bürokraside de pek çok kurumun yöneticisi Erişah Hanım ve ekibinin paltosundan çıktı.”
Selvi, Öztrak’ın, Erişah Arıcan’ın, Berat Albayrak ve Şahap Kavcıoğlu’nun tez danışmanı olduğu göndermesi yaptığından açıkça söz etmiyordu. Buna rağmen Berat Albayrak’ın avukatından aynı gün hayli sert bir açıklama geldi. Selvi’yi de Ümit Özlale ve Faik Öztrak gibi “taşeron” olarak nitelendiren bu açıklamayı Sabah geniş biçimde yayımladı.
O gün Sabah yazarlarından Okan Müderrisoğlu “Berat Albayrak’ı hedef alan ‘hayasızca saldırı’ ve sonrası”, Salih Tuna (Davut Kayacı) da “Ne eşekmişiz desenize” yazısında Berat Albayrak’ı cansiperane savundu.
23 Ekim’de Sabah, Selvi’ye toplu saldırıya geçti. Dilek Güngör, “Kirli ittifak işbaşında”, Hilal Kaplan da “Hükümete yakın” yazılarıyla Abdülkadir Selvi’yi suçlayıp Berat Albayrak’ı savundu. Bir gün sonra da Okan Müderrisoğlu “mutemet isim” diyerek bir daha destek verdi.
Bu yazıları nesnel değerlendirmeler olarak görmek mümkün değil. Zira Berat Albayrak, Turkuvaz Medya’nın CEO’su Serhat Albayrak’ın kardeşi, o yüzden de grubun gazete ve TV’leri sürekli olarak Berat Albayrak güzellemeleri yayımlıyor; bir eleştiri ya da suçlama olduğunda hemen savunmaya geçiyorlar. Yazarları da her an patrona yaranma yarışına girmek için hazır bekliyorlar. Tabii gazetecilikle, toplumu bilgilendirme kaygısıyla ilgisi yok bu çabalarının.
Sabah’ın tutumu yeni değil, o yüzden asıl dikkat çekici olan Hürriyet’in ürkek tavrı. Öncelikle Selvi’nin kendisine yönelik ağır saldırıya tek cümleyle bile yanıt vermemesi ya da verememesi manidardı. Üstelik Hürriyet de Berat Albayrak’ın avukatının açıklamasını tam metin yayımlamakla kalmadı; gazetenin genel yayın yönetmeni Ahmet Hakan da “Berat Albayrak’a iftira atmaya doyamıyorlar” diye Ümit Özlale ve Faik Öztrak’a yüklendi. Sanki gazetesinin yazarı da bu tartışmada taraf değilmiş gibi davrandı; suçlamalar karşısında Selvi’yi savunmadı.
Arka planda neler oldu, Abdülkadir Selvi ve Ahmet Hakan neden onca ağır söze yanıt veremedi, o tarafını bilmiyoruz. Gazetecilik refleksiyle hareket edilmiş olsa mutlaka yanıt verilirdi. Araya başka güçler ve kaygılar girmiş olabilir. Gazetecilik, patron çıkarının bekçisi ve siyasi hesaplaşmaların tarafı haline gelince böyle oluyor işte…
Göreme’de peribacası neden çöktü?-Özer Akdemir (Evrensel)
Nevşehir’in Göreme beldesinde, Göreme Açık Hava Müzesi girişindeki bir peribacasının çökmesi sonucu üç kişi hayatını kaybetti, beş kişi yaralandı. Bu, bir iki günde unutulup geçilecek bir olay değil. Milyonlarca yılda oluşan jeolojik “mucizeler” olan peribacaları ile bunların arasında, içinde ve çevre vadilerde bulunan binlerce yıllık arkeolojik ve kültürel izler, Kapadokya’yı dünyanın en özel yerlerinden biri yapıyor. Bu nedenle her yıl milyonlarca turist bölgeye geliyor. Kapadokya’yı para basan bir makine gibi görüp aşırı turizm baskısı ve yanlış koruma (ya da koruma-ma) uygulamaları nedeniyle tahrip edilmesine izin vermek, aynı zamanda bugüne ve geleceğe ihanettir.
İki yıl önce Göreme ile Ortahisar beldeleri arasında yeni bir kara yolu inşaatı başlamıştı. İş makinelerinin yarattığı şiddetli sarsıntılar ve rant odaklı aşırı turizm baskısı altında yıpranan Kapadokya’ya Çepeçevre Yaşam programının çekimleri için gitmiş, peribacalarını yıkarak ve manastırların tahrip olma riskine aldırmadan yapılan yola yönelik eleştirileri hem bu programda hem de sonrasındaki haberlerimizde dile getirmiştik. Gördüklerimizi tanımlayan kelime “vandalizm”di; programın başlığını da bu nedenle “Kapadokya’da vandalizm” koymuştuk.
Yıllardır yapılan uyarılara kulaklarını tıkayan Kapadokya Alan Başkanlığı, bölgeyi korumakla sorumlu olması gerekirken tüm bu eleştiriler karşısında manipülatif algı oyunlarıyla sorunları “Halının altına süpürmeyi” tercih etti. Son olayda da görüldüğü gibi yaptığı yalan ve yanlış açıklamalar, Alan Başkanlığının adının “yalan başkanlığı”na dönüşmesine yol açtı. Kapadokya’yı savunan bir avuç insanın kullandığı bu tanımı biz de defalarca kullandık.
Son facianın yaşandığı alan, tam iki yıl önce bölgede gerçekleştirdiğimiz Çepeçevre Yaşam çekimlerinde ve yayımladığımız haberlerde tüm tehlikeleriyle belgelenmişti. O dönemde çekilen görüntülerde, birinci derece arkeolojik ve doğal sit alanından geçirilen yolun, ağır tonajlı araç trafiğinin ve iş makinelerinin hassas kaya kütlelerinde yaratacağı sarsıntıların yıkıcı sonuçlara yol açacağı açıkça vurgulanmıştı.
Değerli Türk Lirası turizm kazançlarını törpülüyor-Seyfettin Gürsel (Dünya)
Cuma günü açıklanan 3. Çeyrek (temmuz-ağustos-eylül) turizm istatistikleri gelen yabancı turist sayısının azalmaya yurt dışına çıkan yerli turist sayısının artmaya devam ettiğini gösterdi. Bu gelişme yapısal nitelikte bir dış ticaret açığına sahip Türkiye için endişe verici. Türkiye ekonomisi 1950’lerden itibaren kriz dönemleri hariç dış ticarette sürekli içerdeki politikalara bağlı olarak az veya çok açık verdi. 1970’lerin sonunda 12 kat yükselen petrol fiyatları ihracatın milli gelir içindeki payının yüzde 4 kadar inmesi ile birleşince dış açık sürdürülemez hale geldi. Bildiğiniz gibi ekonomik sistemde köklü değişikliklerin aşama aşama yapıldığı yeni bir dönem başladı. Bu dönemin en önemli değişimlerinden biri de Türkiye’nin kitle turizmine geçmesidir. Bu geçişle giderek artan turizm gelirleri dış ticaret açığının önemli bir kısmını karşılar hale geldi.
Turizm geliri derken elbette net gelirden söz ediyoruz. Türkiye’de kişi başı gelir son 40 yılda düşe kalka da olsa ciddi ölçüde arttığından yurt dışına tatil ve iş için giden vatandaş sayısını ve harcamaları ehemmiyetsiz bir düzeyden dikkate değer bir düzeye yükseltti. Bu yılın ilk 9 ayının rakamlarıyla 43 milyar dolarlık net turizmi geliri 71 milyarlık dış ticaret açığının yüzde 61’ini karşıladı. Oysa bu oran 2025 yılının ilk 9 ayında yüzde 63,3’tü. Turizm gelirinin dış ticaret açığını karışlama oranındaki azalmanın nedeni dış ticaret açığı ilk 9 ayda yüzde 5,7 artarken turizm gelirinde artışın yüzde 1,4 ile sınırlı kalması.
Gelen turist sayısında azalma yerli turist sayısında patlama
3. Çeyrekte gelen ziyaretçi sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1,6 oranında azalmış. İlk 9 aydaki azalış ise yüzde 2,2. Yurda giriş yapan yabancı sayısı yaklaşık 49 milyondan 48 milyona gerilemiş. Kayıp yaklaşık 1 milyon. Turist sayısındaki azalışa rağmen toplam gelirde az da olsa artış var. Yüzde 2,4’lük artışla 50 milyar 80 bin dolardan 51 milyar 280 bin dolara yükselmiş. Miktar azalırken gelirin artması kişi başı ortalama harcamanın artmasından kaynaklanıyor: Harcama 1007 dolardan 1053 dolara (yüzde 4,6 artış) yükselmiş. Muhtemel nedenine aşağıda değineceğim.
Yurt dışına çıkışlara gelince gelişmeler çok çarpıcı. Yerli turist sayısı ilk 9 ayda geçen yıla kıyasla yüzde 18,4 oranında artarak yaklaşık 9 milyondan 10,5 milyona yükselmiş. Bir yıl gibi bir sürede bu kadar büyük bir artışın çok esaslı bir nedeni olması gerekir. Ancak gider artışı bu kadar yüksek değil. 7 milyar 700 milyondan 8 milyar 230 bine yükselmiş. Artış oranı yüzde 7. Nedeni ise yabancı turistlerin aksine bizim vatandaşların ortalama harcamasında düşüşün olması: Harcama 861 dolardan 778 dolara yüzde 9,8 oranında gerilemiş.
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
