Üsküdar’dan Türkiye’ye yaklaşan gemi-Barış Terkoğlu (Cumhuriyet)
“Sanki aslında yoktu da bizi açıklasın diye hayatımıza girdi. “Butlan” kelimesinden söz ediyorum. CHP’ye yapılan müdahale boyunca kullandık. Sonra unuttuk gitti. Oysa tam da şimdi hatırlamak gerekiyor.
2024 yılı Üsküdar Belediye seçimlerinde 401 bin 184 kişi oy kullandı. Sinem Dedetaş net bir sonuçla, yüzde 49.9 oy alarak başkan oldu. Sinem ile aynı okulda okuduk. Bugüne gelişi sürpriz değil. İTÜ’de gemi inşa mühendisliği okudu. Ardından gemicilik sektöründe çalıştı. Gemi Mühendisleri Odası’nda başkanlık yaptı. Gemicilik ve denizcilik birikimini şehir hatları genel müdürü olarak sürdürdü. Okul arkadaşları toplantısında siyasete gireceğini anlatırken “Neden Üsküdar” diye sorduğumda söze “Çünkü denizcilik” diye başlıyordu. Haliyle Üsküdar’a birileri gibi “ele geçirilmesi gereken yer” olarak değil, “bir vizyonla yönetilmesi gereken ilçe” olarak bakıyordu.
Aslında Üsküdar için de sürpriz değil. Muhafazakâr kesim Üsküdar’a ezberden bir ideoloji tanımlıyor. Peyami Safa’nın Fatih Harbiyesi’nde Fatih’e verilen rolün bir benzeri Anadolu Yakası’nda Üsküdar’a biçiliyor. Oysa Üsküdar’da da sosyolojik bir dönüşüm vardı. AKP’nin ilk yerel seçimi olan 2004’te yüzde 52.71 karşısında yüzde 19.88 alan CHP; geçen yıllarda aşama aşama bu tabloyu değiştirdi. Örnek olsun, Dedetaş’tan önceki yerel seçimi, 2019 yılında, sadece 9 bin oy farkla, yüzde 45.48 oy almasına rağmen kaybetmişti. Kısacası Dedetaş’ın Üsküdar’dan aday olması tesadüf değilse Üsküdar’ın onu seçmesi de tesadüf değildi. Seçimin bir tarihi, seçmenin bir sosyolojisi varsa tercih kolayca öngörülebilirdi.
İşte bu tabloyu birkaç günde değiştirdiler. Önce Sinem Dedetaş’ı tutukladılar. Ardından yapılan vekalet seçimini iptal ettiler. Belediye meclis üyelerinden ikisini tutukladılar. Kalanlardan dördü birkaç günde ideolojik ve siyasi tercihlerini değiştirip (!) AKP’ye geçti. Son olarak mecliste bazı muhalif üyelerin fikri nasıl olduysa yalpaladı. Ve Üsküdar AKP’li başkanvekiline geçti. AKP, seçimi değil seçenin iradesini teslim alarak aldığı sonucu “demokrasi zaferi” olarak duyurdu.
Olaya tepki gösteren ve ardından ifadeye çağrılan YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik geçen hafta Sözcü TV’de konuğumuzdu. Verdiği ifadeyi anlatırken asıl suç olanın peşine düşmek için kendisinin de suç duyurusunda bulunduğunu hatırlatıyordu. Program sonunda savcılığa verdiği dosyayı paylaştı. Yol boyunca okudum.
En çok Ayhan Aydın kısmı biliniyor: “Üsküdar Belediye Meclis üyesi Ayhan Aydın, YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in ve YENİ Parti İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş’ın bulunduğu bir ortamda başka bir meclis üyesi ile yapmış olduğu telefon görüşmesinde bir savcı tarafından tutuklanmakla tehdit edildiğini ve ailesinin durumunu gerekçe göstererek baskıya boyun eğmek zorunda kaldığını söylemiştir. Bunun yanı sıra Ayhan Aydın başka bir partilimizin telefonu ile Özgür Çelik ile görüşmüş olup o konuşmada ‘Beni tutuklama ile tehdit ettiler, tutuklandığım takdirde benim engelli eşim ve çocuğuma kim bakacak’ ifadesini kendisi kullanmıştır.” Söylediklerine göre bunun birçok şahidi vardı: “Bu telefon görüşmesi de Üsküdar Belediye Başkanımız Sinem Dedetaş’ın eşi Barış Dedetaş ve bir kısım partililerin bulunduğu ortamda gerçekleşmiştir. Bu kişiler de ilgili telefon görüşmesinin şahididir.”
“İktidar biziz” ruh hali!-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Hafta sonu İstanbul’daydım. Koşuyolu’ndaki Mahalle Evi’nde ilginç bir diyaloğa denk geldim. Son zamanlarda “bu kadar da olmaz” dediğimiz çok şey oluyor ama duyduğum hikâye gerçekten de “bu kadar da olmaz” dedirten cinstendi.
Bir tanıdığım dişiyle tırnağıyla biriktirdiği paralarla kirada oturduğu eve yakın bir ev satın almış.
Kirada oturduğu evin kolonları çatlamıştı. Herkes oradan bir an önce taşınmasını telkin ediyordu. Zaten kentsel dönüşüm kararı alınmış ve sözleşme imzalandığı için de evi boşaltmak zorunda kalmışlardı.
O evde oturdukları her gün yaşam tehlikesi olduğundan yeni ev satın aldıkları için çok mutlu oldum.
“Hayırlı olsun, bir an önce taşının, çıkın o evden” dedim.
“Biz de istiyoruz ama kiracı nedeniyle mesafe kat edemedik” dedi.
Neden olduğunu sordum.
“Bir dokun bin ah işit” derler ya…
Tam o durum.
Evdeki kiracı önceki ev sahibinin davadan ve mahkeme kararından kaynaklanan 1 milyon lirayı aşan kira farkından vazgeçmesini istiyormuş.
Önceki ev sahibi mahkeme sürecinde yaşananlardan o kadar bıkmış ki “1 kuruşundan bile vazgeçmem” diyormuş.
Önceki ev sahibiyle mahkemelik olma nedenlerini sordum.
Ortalama kiraların 50-60 bin lira olduğu bir yerde (mahkemeye sunulan bilirkişi raporunda 58 bin lira belirlemiş) 18 bin liraya oturuyormuş. Mahkeme ikisi arasında bir rakam bulup 38 bin lira kira belirlemiş. Ancak ‘henüz istinaf kararı onaylamadı’ diyerek 18 bin lira ödemeye devam ediyormuş.
“İmkânı yoktur belki. Ödeyemiyordur fazlasını, yeni ev de bulamıyordur” diyerek iyimserliğimi sürdürdüm.
“Aynı ilçe sınırlarında kendisine ait bir ev varmış. Bir bankanın üst düzey yöneticisi kiracı olarak oturuyormuş ve çok yüksek bir kira alıyormuş” karşılığını verdi.
Hay Allah!
Evi alan tanıdığım, oturdukları evin durumunu, kentsel dönüşüm çerçevesinde yıkılacağını, satın aldığı eve kendilerinin taşınacağını kibarca anlatmış. Ancak kiracı hiçbir şekilde iş birliği sinyali vermemiş. Bunun üzerine de kendisine ihtar çekmek zorunda kalmışlar.
Tablo o kadar net ki…
Kendi evinden yüksek kira alıp, büyük İstanbul depremi yaklaşırken kolonları çatlamış bir evde hayati tehlike içinde olduklarından bir an önce taşınması gereken bir ailenin evinden çıkmamak, hatta düşük kirayla oturmayı sürdürmek istemek…
Bunu yapan biri, hukuk karşısında nasıl haklı çıkacağını düşünebilir ki?
Biraz araştırınca sorumun yanıtını buldum.
Zira, sözünü ettiğim kiracı, haklı olmadığını bilen ama siyaseten çok güçlü olduğuna inanan, sürecin her hâlükârda kendi lehine gelişeceğinden emin olan biri çıktı.
Evin yeni sahibi sıradan bir vatandaş. Kiracı ise eli kolu uzun, siyasi desteği güçlü biri!
Biraz araştırınca öğrendim ki kendisi Cumhurbaşkanlığı’na bağlı çok önemli bir kurumun başkanının eski eşi.”
“Bugüne kadar ne zaman erken seçim gündeme gelse iktidar sözcüleri 2028 yılına işaret ederek “Zamanında yapılacak” diyerek kestirip atarlardı. Hatta Mart-Nisan diyerek kesin tarih verenler de olmuştu.
Erdoğan, geçen hafta gittiği memleketi Rize’de adeta seçim startı verdi. Otobüsün penceresinden halka seslenen Erdoğan, “Yaklaşan seçimleri başarıyla atlatacağımıza olan inancımı yeniliyorum” dedi. Burada start vermesi kadar önemli olan, Erdoğan’ın seçimden bahsederken bir yarıştan değil, kurtulması gereken bir hastalıktan bahseder gibi tanımlama yapmasıydı: “Atlatmak.”
Erdoğan, önünde cam ekran olmadan yaptığı her konuşmada gerçek duygularını daha rahat dışa vuruyor. Çok açık ki önümüzdeki seçimler Erdoğan için herhangi bir sandık anı değil aşılması gereken önemli bir engel, dönemeç olarak duruyor. Bu nedenle “atlatmak” Erdoğan için en uygun tanımlama.
Konuşmasından da anlaşılacağı gibi Erdoğan bu dönemeci aşmak/atlatmak için Mayıs 2028 tarihini beklemeyecek. Kendisi için koşulların olgunlaştığı ilk anda sandık ortaya çıkacak. Bu durum belki de sandığımızdan da erken olabilir.
Erdoğan muhalefete bakıp koşulların yeterince olgunlaştığını düşünüyordur. Çünkü iki yıldır anlaşılıyor ki seçimi belirleyecek şey iktidarın anlattıkları değil, muhalefetin durumu.
Diğer taraftan bakıldığında Erdoğan için işlerin hiç iyi gitmediği görülüyor. Halkın ezici çoğunluğu durumundan memnun değil. Ücretlinin iki yakası bir araya gelmiyor, emekli havlu atmış, şirketler kepenk kapatma yarışında. Bir avuç zengin dışında kalan tüm toplumsal kesimler burnundan soluyor.
Dış politika sadece Trump’a bağlı. NATO’nun rüzgârı bir hafta bile sürmedi. Trump’ın verdiği sözler havada kalırken Mekke Paktı ile ülke yeni ve tehlikeli maceralara doğru yelken açtı. Rusya ve İran’la ilişkiler çok sıkıntılı.
İçeri ve dışarıya bakarak listeyi uzatmak mümkün. Eğer Türkiye olağanüstü hâl koşullarında olmasaydı bu tablo karşısında bırakın seçim kazanmayı, AKP’nin baraj sorunu ile ilgili konuşuyor olacaktık. Ama bugün bile güçlü bir iktidar alternatifi, hatta rejimi kalıcı hâle getirecek bir güçten bahsedilmeye devam ediliyor.
Kuşkusuz bu tablonun en önemli nedeni muhalefetin geldiği nokta. Tabanda halk içinde yaşananları şimdilik bir kenara bırakarak kurumsal muhalefete mercek tutmakta fayda var.
Yaklaşık iki yıldır Erdoğan ve Bahçeli için tek gündem muhalefeti etkisiz hâle getirmekti. Açıkça ifade etmek gerekiyor ki bu konuda oldukça önemli mesafe aldılar.”
ABD’nin 11 Eylül’ünden Türkiye’nin bitmeyen 12 Eylül’üne-Fatih Polat (Evrensel)
“Gazetemizin yazarlarından Aras Coşkuntuncel, Evrensel’de dün “Neoliberalizm, 11 Eylül ve faşizm” başlığıyla yayımlanan yazısında, 25 yıl önce ABD’nin ikiz kulelerini hedef alan El Kaide saldırısının ardından yaşanan süreci özetledikten sonra şöyle devam ediyordu: “Kısacası Trump’ı ve faşist MAGA hareketini getiren gökten bir zembil değil, bugün “merkez” ve “liberal merkez” olarak anılan Clinton, Bush, Obama, Biden yatağı oldu.
11 Eylül’ün hemen öncesinden başlayıp 11 Eylül ile hızlanan ve genişleyen bu emperyalist ve neoliberal şiddet çizgisine bakınca Avrupa’da da benzer bir süreç bulabiliriz: liberal ve sosyal demokrat partiler kendilerini faşizme karşı ehven-i şer diye pazarladılar ve neoliberal ve kemer sıkma politikaları sonucu Avrupa’da faşist parti ve programlar yükseldi.”
ABD Başkanı George W. Bush’un, 11 Eylül 2001 tarihinde, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerinin El Kaide tarafından uçaklı intihar saldırılarıyla hedef alınmasının ardından yaptığı açıklamada, verecekleri yanıt için ‘Haçlı seferi’ ifadesini kullanmasının tam olarak neye karşılık geldiği yaşayarak görüldü. ABD’nin Irak’ı işgaline gerekçe olarak öne sürdüğü Saddam’ın elinde kitle imha silahları olduğu iddiası, aksi yöndeki BM raporlarına rağmen 20 Mart 2003 sabahı Irak’ın işgali başladı.
ABD, bu eylemiyle, 2. Dünya Savaşı sonrasında kendisinin başını çektiği düzenin dengelerini temsil eden BM’yi ayaklar altına alırken, “Gücü yetene” zamanının da işaret fişeğini ateşlemiş oldu. Uluslararası ilişkilerde ‘belirsizlik’ dönemi diye ifade edilen, ‘güç destekli diplomasi’ saptamalarını sıkça duyacağımız bu yeni dönemin, siyasi elitleri ABD’den ‘meşruiyet’ dilenerek ayakta kalmaya çalışılan ülkelerdeki karşılığı, liberal demokrasinin yurttaşın oyuyla belirlenen temsile dayalı özelliklerinin kolayca tekmelenmesi şeklinde oldu.
Türkiye’de üzerinden yarım asra yakın bir zaman geçen 12 Eylül faşist askeri darbesinin etkilerinin farklı biçimleriyle sürüyor olabilmesinin nedenleri sadece Türkiye’nin kendi iç siyasal hikayesine bakarak anlaşılamaz. 1989’da bahar eylemleri, 1991 yılının hemen başında
Zonguldak’tan Ankara’ya doğru başlatılan ‘Büyük Madenci Yürüyüşü’ ve Kürtlerin hak talepleri etrafında başlayan direnişleri 12 Eylül baskıcı düzenini yıpratarak, geniş halk yığınlarının nefes alabilecekleri gedikler açtı. 11 Eylül sonrası ABD’nin, “terörle mücadele” bahanesiyle Ortadoğu ve Arap coğrafyasında sürdürdüğü saldırı ve işgaller, ABD, İngiltere ve AB ülkelerini yabancı düşmanlığı ile malul ‘güvenlik’ rejimlerine doğru sürüklerken, ‘liberal demokrasi’lerin, çeşitli renkten otoriter sistemlere dönüşmesinin zemini oldu. Bu rüzgâr, Türkiye egemen sınıfları ve sermaye siyasetçileri açısından ‘aranan kan bulunmuştur’ etkisi yaptı. O rüzgâra dayanılarak ‘tek adam’ rejimine gidişin taşları döşendi.
Böyle olunca da anketlerin Erdoğan karşısında kazanacak aday olarak gösterdikleri, dünyanın en gözde kentlerinden İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun lisans diplomasının mezuniyetinden 31 yıl sonra İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu tarafından 18 Mart 2025 tarihinde iptal edilmesine gidilmesi zamanın ruhuna uygun bir ‘kural ihlali’ haline geldi.”
Ekonomik büyümede gerçekler ve hayaller-Seyfettin Gürsel (Dünya)
“Geçen pazartesinin “Ekonomik büyümede patika değişikliği” yazasında 2. Çeyrekte ekonomik büyümede ortaya çıkan yapısal değişikliği ele almıştım. Hatırlatmak gerekirse ilk çeyrekte yüzde 0,3 olan GSYH’da çeyreklik artış yüzde 1,1’e yükselmiş ve daha önemlisi büyümede gerçekleşen bu ivmelenme iç talepten değil ihracat artışından kaynaklanmıştı. İç talepte görülen daralmayı yaratan başlıca unsur da özel tüketimde gerçekleşen yüzde 1,3’lük azalmaydı. İç talepte azalma ithalatı da aşağıya çekmiş buna karşılık ihracatta yüzde 6,2 oranında büyük bir artış meydana gelmişti. Bu özellik ekonomik büyümede yeni bir patikayı temsil ediyordu. Büyümede güncel gerçek böyleydi. Sorulması gereken soru bu yeni durumun bir çeyreğe özgü geçici bir durum mu yoksa ekonomik büyümeyi farklı bir patikaya taşıyan bir gelişme mi olduğuydu. Yanıtı bu yazıya bırakmıştım.
Yazımın yayınlandığı pazartesi günü iktidarın ekonomik yol haritasını temsil eden Orta Vadeli Program da (OVP) yayınlandı. Geçici bir gelişmemi yoksa yeni bir patikaya geçiş mi sorusunu yanıtlamaya çalışmadan önce OVP’de önceki yıllara kıyasla büyüme stratejisinde ikinci çeyrekte ortaya çıkan farklı büyüme dinamiğini dikkate alan bir değişiklik olup olmadığına kısaca göz atmak gerekiyor. Bir cümle ile özetlersem OVP’de yer alan büyüme stratejisi önceki yılların devamından ibaret. Diğer ifadeyle bu yılın ikinci çeyreğinin büyüme özellikleri ile hiç ilgisi yok.
2026’da ekonomik büyüme yıllık olarak yüzde 3,8 olarak hedefleniyor. İlk yarıda büyüme yaklaşık yüzde 2,5 oldu; ikinci yarıda büyümenin yüzde 4’ün üzerine yükselmesi şart. İkinci üç ayda çeyreklik yüzde 1,1 olan büyüme bu düzeyde devam ederse olur. Ancak büyümeyi oluşturan harcama kalemlerin büyüme hedeflerine bakıldığında karşımıza tutarsız bir makroekonomik görünüm çıkıyor. Yüzde 3,8’lik büyümeye en yüksek katkıyı yüzde 3,2 artması hedeflenen özel tüketim yapacak. Bu harcama kalemi ilk yarıda yüzde 0,8 civarında azaldığına göre ne olacak da ikinci yarıda büyük bir canlanma olacak? Faizlerde esaslı bir düşüş mü olacak, kredi kısıtlamaları mı kaldırılacak? Eğer böyle bir politika izlenecekse bu durumda enflasyon nasıl olacak ta istenilen hızla aşağıya çekilecek?
2027 yılı için öngörülen büyüme stratejisi de farklı değil. Özel tüketim yüzde 3,6, kamu tüketimi yüzde 5,5, yatırımlar yüzde 4,2 artıyor, ekonomik büyüme de yüzde 4,3’e yükseliyor. Akla elbette şu soru takılıyor. Bu kadar güçlü bir iç talep artışı ile 2027 sonunda enflasyon yüzde 16’ya düşer mi? Geçmişin deneyimi böyle olamayacağını söylüyor. Bundan sonra ne olacak da farklı bir sonuç alınacak? Enflasyonla mücadelede yegâne silah yine TL değerlenmesi olarak ortaya çıkıyor. Programda cari fiyatlarla TL ve Amerikan Doları olarak yer alan GSYH rakamları dikkate alındığında ortalama dolar kuru 2026 için 46,6 TL 2027 için 50,7 TL çıkıyor. Artış yüzde 8,8 ile sınırlı. Yani ekonomi yönetimi TL’nın daha da değerlenmesini öngörüyor. Ama buna rağmen programda net ihracatın büyümeye katkısı 0,1 puan olarak öngörülüyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
