İşte Erdoğan’ın sağlık durumu-Can Ataklı (Nefes)
“Önceki hafta gazete ve televizyonlara fazla yansımayan ama sosyal medya üzerinden en çok konuşulan konu Erdoğan’ın sağlık durumuydu.
NATO zirvesinde iki gün boyunca sabahtan gece yarısına kadar hep hareket halinde olmak zorunda kalan Erdoğan, zirvenin bitimiyle birlikte ortadan kaybolmuştu.
Erdoğan tam 8 gün hiçbir toplantıya katılmamış hiçbir konuşma yapmamıştı.
Aslında bütün gazeteciler merak ediyordu bunu ama kimse konuyu gazete ve televizyonlarda dile getirmeye pek cesaret edemedi.
Sosyal medyada ise Erdoğan’ın sağlık durumuyla ilgili müthiş haberler yayılmıştı.
Yurtdışından yayın yapan bazı YouTube konuşmacıları, Erdoğan’ın ağır hasta olduğunu, İsrail’den bile doktor getirildiğini ileri sürdüler.
Ama 8 gün sonra Erdoğan ortaya çıkınca bu tartışmalar da kendiliğinden bitti.
Dün ise çok ilginç bir şey yaşadık.
Yüksek Askeri Şura her yıl aynı tarihte toplanır.
Şura üyeleri toplantıdan önce Anıtkabir’e ziyarete gider.
Bu yıl ilk kez muhalif kanallar dahil tüm haber kanalları Anıtkabir ziyaretini Aslanlı Yol’dan başlayarak törenin bitimine kadar canlı yayınladı.
Her yıl yaşanan bu geleneğin tüm kanallarda canlı yayınlanması ancak bir organizasyon işidir.
Doğrulatamadım ama tahminim; İletişim Başkanlığı tüm kanallardan törenin “canlı ve bütünüyle” yayınlanmasını rica etti.
Erdoğan’ın 262 metrelik Aslanlı Yol’dan itibaren elini tuttuğu bir yardımcısı olmadan tek başına, biraz aksayarak ama hızlı yürümesini 42 basamak çıkarak mozoleye varmasını, hızlı biçimde basamakları tekrar inip şeref salonuna geçmesini canlı olarak izledik.
Anladığım kadarıyla İletişim Başkanlığı Erdoğan’ın sağlık durumunun iyi olduğunu, çıkarılan haberlerin söylentiden öte olmadığını tüm haber kanallarından canlı yayın yaptırarak yalanlamaya çalıştı.
Yani bir tür algı operasyonu.
Ama açık söyleyeyim başarılı da oldu.”
Bu kimin dış politikası?-Ahmet Süha Umar (Cumhuriyet)
“Dış politikanın amacı, devletin çıkarlarını korumaktır.
Trump, Netanyahu’nun Türkiye’ye F-35 satışına karşı olduğunu hatırlatan basına, “… Türkiye benim için harika bir müttefik oldu. Erdoğan Suriye konusunda iyi bir iş çıkardı” demiş.
AKP iktidarı ve Erdoğan’ın -Ahmet Davutoğlu’nun da yönlendirdiği- Suriye politikası, sınırlarımızın dibinde, giderek palazlanan Kürt ayrılıkçılığına karşı doğal -1999 Adana Mutabakatı’ndan sonra fiili- müttefikimiz; İsrail’e karşı İran’la birlikte ciddi bir denge unsuru olan Suriye’nin parçalanmasına; ayrılıkçı Kürtlerin, Suriye’de devlette söz sahibi olmasına; Suriye’nin, bir terör örgütü lideri başkanlığında, ABD-İsrail mandası haline gelmesine yardımcı oldu. Trump’ın ve Netanyahu’nun istediği, Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarına aykırı biçimde.
ABD-İsrail’in, ABD basında da ifade edildiği üzere, ABD’ye ağır maliyeti olan İran savaşının başarısız olması; İran’ın, Çin ve Rusya’nın da desteği ile direnmesi, ABD-İsrail’i, İran’ı ne pahasına olursa olsun etkisizleştirme projesine itti. Projenin hedefi, Suriye, Irak ve Türkiye’deki Kürt unsurlardan da destek alan İran Kürtleri eliyle İran’ın bölünmesidir. Karadeniz’de Türk gemilerini vuran Ukrayna’nın, İran’daki Kürt unsurların da desteği ile Hazar Denizi’nde İran gemilerini vurması, Rusya’yı da hedef alan saldırılardır. Bu saldırıların Türkiye-Rusya ilişkilerinde de sorun yaratmak amacını güttüğünden kuşku duyulmamalıdır. Hal böyle iken Fidan’ın Ukrayna ziyareti, ABD Ankara Büyükelçisi Barrack’ın, İsrail ile Türkiye’nin, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacaklarına ilişkin sözleri, gelişmelerin Türkiye’nin çıkarları ile ne kadar bağdaştığı sorusunu akla getirmektedir.
Kızıldeniz-Babülmendep Boğazı gelişmeleri, Türkiye’nin sıkıntılarına bir yenisini daha ekledi.
İran’ın Hürmüz Boğazı politikasını, Babülmendep Boğazı’nı kapatıp, Suudi petrolünün Kızıldeniz’den de ihracını engelleyerek destekleyen Husiler’e karşı kurulacak, ABD yandaşı koalisyona, Suudi Arabistan (SA), Mısır, Körfez ülkeleri, Yemen ve Pakistan yanında Türkiye’nin de katılmasının, İran tarafından hasmane bir tutum olarak algılanacağından kuşku duyulmamalıdır. İran’ı karşısına almak ve İran’ın etkisizleştirilmesi, Türkiye’nin çıkarları ile bağdaşmaz.”
Muhtemelen 4 kişinin bildiği demokratikleşme teklifi-Berkant Gültekin (BirGün)
“Yeni çözüm süreci için hazırlanan çerçeve yasa Meclis’te imzaya açıldı. Yasa teklifinin resmi adı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” oldu. Komisyonun adındaki “demokrasi” ifadesi burada tercih edilmemiş. Bu hafta içerisinde Meclis’e sunulacak teklifin hızla Adalet Komisyonuna sonra da Genel Kurul gündemine getirilmesi hedefleniyor.
İmralı’ya giden DEM Parti heyeti, önceki gün PKK lideri Abdullah Öcalan’ın açıklamalarını aktardı. Öcalan diyor ki “Hiçbir şey çözülmedi ama negatif olmaya da gerek yok”. Ardından şunu ekliyor: “En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.”
Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun üyelerinden TİP Milletvekili Ahmet Şık, gazeteciler Hilmi Hacaloğlu ve Ersin Eroğlu’nun sorularını yanıtladığı TELE 2 yayınında çerçeve yasa teklifini görmediğini söyleyerek “Öğrendiğim kadarıyla DEM Parti dışında bilen yok” dedi. Rudaw’a konuşan DEM Partili Cengiz Çandar ise DEM Parti dahil diğer partilerin teklifin içeriğini görmediğini, muhtemelen sadece Erdoğan, İbrahim Kalın ve Abdullah Öcalan’ın haberdar olduğunu dile getirdi.
Çok muhtemel ki “sürecin mimarı” sıfatıyla Devlet Bahçeli de teklifin içeriği konusunda bilgi sahibidir. Dün de imzasını attı. Müsaade olursa biz de Bahçeli’nin adını ekleyelim ve Çandar’ın verdiği sayıyı 3’ten 4’e çıkaralım. Yani süreç için çıkarılmak istenen yasayı şu an muhtemelen 4 kişi biliyor (Belki ortama alışsın diye Kemal Kılıçdaroğlu’na da bilgilendirme yapılmıştır).
Olabilir tabii, devlet işi ne de olsa… Şeffaflık her zaman mümkün olamıyor. Lakin demokratikleşme konusunda bu kadar iddialı sözler dile getirilince insan daha fazlasını beklemiyor değil! Neticede Cumhuriyet kurulalı 103 sene olmuş, hem ülke hem dünya epey bir değişmiş. 21. yüzyılda demokrasi denince akla biraz daha tartışma kültürü, çok seslilik ve katılımcılık vs. geliyor.
Sürekli şiddetin kol gezdiği, toprağına cenaze üstüne cenaze defnedilen, gözyaşlarının dinmediği bir memlekette yaşamaktansa, en azından savaşın olmadığı, silahların sustuğu ve kan dökülmeyen bir ülkede yaşamak tartışmasız şekilde daha iyidir. Bununla birlikte ne olup bittiğini de iyi anlamak ve anlatmak gerekir.
Daha önce de söyledik, tekrarlayalım. Bu, demokratikleşmeyi hedefleyen bir süreç değil; iktidar bloku ile Kürt hareketinin liderliği arasında varılan karşılıklı çıkara dayalı bir uzlaşı. Öcalan başta olmak üzere Kürt hareketinin lider kadroları bu uzlaşıyı Kürt sorununun çözümünde bir ilerleme olarak görüyor ve bu nedenle sahipleniyor. Kürt hareketinin liderliği, ülkedeki siyasi baskıları ve halkın geçim krizini ise başat bir mesele olarak değerlendirmiyor. Bunda kendileri açısından abes bir vaziyet yok. Zira 27 yıldır hapiste olan bir örgüt lideri ile hayatını silahlı mücadele koşullarında geçirmiş kadrolardan kendi davalarının önüne başka bir şey koymalarını beklemek sürpriz olur.”
Enflasyon düşüyor ama Türkiye hâlâ dünyanın ilk beşinde-Şevket Sayılgan (Dünya)
“ürkiye’de tüketici fiyatları Temmuz 2026’da bir önceki aya göre yüzde 1,78, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 31,75 arttı. Yılın ilk yedi ayındaki birikimli fiyat artışı yüzde 19,86’ya, on iki aylık ortalama enflasyon ise yüzde 31,90’a ulaştı.
Yıllık enflasyonun Temmuz 2025’teki yüzde 33,52’den ve Temmuz 2024’teki yüzde 61,78’den yüzde 31,75’e gerilemesi, dezenflasyon sürecinin devam ettiğini gösteriyor. Aylık artışın da 2024 Temmuzundaki yüzde 3,23 ve 2025 Temmuzundaki yüzde 2,06 seviyelerinin altında kalması olumlu bir gelişme.
Ancak enflasyonun düşmesi, fiyatların gerilediği anlamına gelmiyor.
Fiyatlar artmaya devam ediyor; yalnızca artış hızı yavaşlıyor. Üstelik 2026’nın ilk yedi ayındaki yüzde 19,86’lık artış, 2025’in aynı dönemindeki yüzde 19,08’in üzerinde. Dolayısıyla yıllık enflasyondaki gerilemenin tamamını kalıcı fiyat istikrarı olarak değerlendirmek doğru değil. Baz etkisi de düşüşte önemli rol oynuyor.
Temmuz ayındaki yüzde 1,78’lik fiyat artışının on iki ay boyunca aynı hızla devam etmesi halinde bileşik yıllık enflasyon yaklaşık yüzde 23,6 olur. Bu oran mevcut yüzde 31,75’in altında olsa da fiyat istikrarından hâlâ oldukça uzaktır.
Yıllık enflasyonun tek haneye gerileyebilmesi için aylık ortalama fiyat artışının yaklaşık yüzde 0,8’in altına inmesi gerekir. Yüzde 5 düzeyinde kalıcı fiyat istikrarı için ise aylık artışın yüzde 0,4 civarında tutulması gerekir.
Bu nedenle bundan sonraki dönemde yıllık enflasyon rakamından daha fazla, mevsimsellikten arındırılmış aylık ana eğilim izlenmelidir. Dezenflasyonun gerçek başarısı, yıllık oranın baz etkisiyle düşmesi değil, aylık fiyat artışlarının kalıcı biçimde yüzde 1’in altına gerilemesidir.”
Voleyboldan futbola ders: Para değil, sistem kazanır-Emre Alkin (ekonomim.com)
“Kadın voleybol takımımızın dünya ölçeğinde kupa kazanmasıyla erkek futbol takımımızın beklenen başarıyı verememesi arasında çok basit ama çok öğretici bir fark var: Voleybolda uzun süredir sistem, futbolda ise çoğu zaman gündem yönetiliyor.
Filenin Sultanları’nın son yıllardaki yükselişi tesadüf değil. Türkiye, 2023’te Milletler Ligi ve Avrupa Şampiyonası’nı kazandı; 2025 Dünya Şampiyonası’nda final oynayıp gümüş madalya aldı; 2026’da da Brezilya’yı 3-1 yenerek Milletler Ligi şampiyonluğuna ulaştı. Bu başarıların arkasında yalnızca iyi bir jenerasyon yok. Güçlü kulüpler, düzenli altyapı, yabancı ve yerli kaliteli antrenörler, ciddi lig rekabeti, sporcu bilimi, sponsorluk, medya görünürlüğü ve kadın sporuna artan toplumsal destek var. Türkiye Today’in uzman görüşlerine dayanan analizinde de Türkiye’nin kadın voleybolunda küresel marka haline gelmesinin temelinde uzun vadeli altyapı yatırımı, güçlü kulüp programları ve genç oyuncu gelişimi gösteriliyor.
Futbolda ise para var, ilgi var, taraftar var, yayın var, kavga var; ama sürdürülebilir başarıya dönüşen istikrarlı bir model yok. Financial Times’ın Türk futboluna dair değerlendirmesinde kulüplerin mali yapısındaki bozulma, borç yükü, yerli oyuncu yetiştirmedeki eksiklik ve dış müdahale algısı açıkça öne çıkıyor. Aynı analizde önde gelen kulüplerin 2022-23 sezonunda ciddi zararlar yazdığı, toplam banka borcunun 1 milyar euro civarına çıktığı ve birçok kulübün negatif özkaynakta olduğu aktarılıyor. The Guardian’ın 2025’te yazdığı bahis skandalı haberi ise Türk futbolunda güven krizinin sadece saha içi sonuçlarla sınırlı olmadığını, hakemlerden oyunculara uzanan daha derin bir bütünlük sorunu bulunduğunu gösteriyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
