Çarşamba, 22 Tem 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Günlük

Bugünkü köşe yazıları

Medya Günlüğü
Son güncelleme: 20 Temmuz 2026 18:13
Medya Günlüğü
Paylaş
Paylaş

Nasuh’u bırak Hulusi’ye bak!-Barış Terkoğlu (Cumhuriyet)

Geçen hafta 15 Temmuz’un 10. yıldönümüydü. Resmi törenlerin dışında da konu siyasetin merkezindeydi. “Herkes özgürce fikrini söyledi” demek isterdim. Ama yok… Yargımız sağ olsun! Yine sopasıyla ortaya çıktı. Neyin ne kadar söylenebileceği çizgisini çekti.

Bahsettiğim Nasuh Mahruki’nin tutuklanması. “15 Temmuz önceden fark edilmiş…” diye başlıyordu. Darbe girişiminin önlenebilir olduğu halde önlenmediğini iddia ediyordu. Çıkardığı siyasi sonuçlar vardı.

Güney Afrika’dan kendi ayağıyla geldi. “Adli kontrol yetersiz kalır” denerek tutuklandı. Savcılıkta ve mahkemede konuşulanlara bakıyorum. Mahruki ve avukatları düşüncelerini anlatmış. Ama yargı, “Yok öyle değil” diyerek tutuklamış. Tutuklama gerekçesi de ilginç: Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik. Bu suçun işlenmesi için gerek şart olduğundan; tutanakta, 571 bin takipçili 76 bin 300 kez görüntülenen paylaşımın “infial yarattığı” ve “açık ve yakın tehlike oluşturduğu” yazılmış. Ne tehlikesi inanın ben de bilmiyorum… 

Karardan sonra düşündüm. Sahi 15 Temmuz önceden öngörülemez miydi? O yana çevirdim bu yandan baktım. Her seferinde cevabım “Evet öngörülebilirdi” oldu. Hatta dahası, darbenin bağıra bağıra geldiğini söyleyebilirim.

Anlatayım…

15 Temmuz’dan iki yıl önce… Kumpas davalarının birer birer çökmesiyle yurtsever askerler cezaevinden çıktı. O görüntüyü unutmuyorum. 4 Temmuz 2014’te hapisten çıkan deniz subayı Bülent Akbaş, uzatılan mikrofona şöyle söyledi: “Devletin içindeki paralel yapı üç sene içinde tarihin görmüş olduğu en büyük darbeyi yapacak güce geldi.”

Falcılık değil. Öngörü. Zira FETÖ; kumpasları orduyu ele geçirmek için kurmuş, orduyu ise darbeyi yapmak için ele geçirmişti. Ateşin içinden çıkan Akbaş, bunu çok rahat söyleyebiliyordu.

Dahası…

 O askerler TSK’ye dönüş davaları açtı. Darbeye 6 ay kala 30 asker Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden (AYİM) dönüş kararı aldı. Ne oldu hatırlıyor musunuz? Genelkurmay karara itiraz etti. Milli Savunma Bakanlığı’na bildirilen görüşte FETÖ kumpasına arka çıkılarak askerlerin TSK’den atılması savunuldu. Sahi sizce FETÖ düşmanı o askerlerin darbeye altı ay kala karargâha dönmeleri neden istenmemişti?

Darbeye sayılı günler kala…

 İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ soruşturmalarında Genelkurmay’a yazılar yazıyor, bilgi istiyor ancak hiçbirine cevap alamıyordu. 78 yazıya tam 5 ay boyunca dalga geçer gibi hiçbir cevap verilmemişti. İstanbul ve Ankara savcılıkları için de farklı değildi. Bu rahatsızlık o günlerde bizzat savcılıklar tarafından açıkça kamuoyuyla paylaşıldı, haber oldu. İzmir Cumhuriyet Savcılığı gelmekte olanı görüp operasyon düğmesine basınca, darbeciler erkenden harekete geçti. Darbe sonrasında cevap verilmeyen yazılar karargâhın kilitli kasasından çıktı.”

DEM muhalefete geçer Özel’e yakınlaşır-Nuray Babacan (Nefes)

“Sıkışık takvime rağmen iktidarın açılım yasası konusunda ağırdan alan tavrı, parti içinde de tartışma konusu. İlk adımın TBMM tatile girmeden atılmasın isteyenlerin yaptığı toplantılardaki analizler ilginç; “DEM beklenti nedeniyle zaten muhalefet yapıyor. Eğer adım atmazsak, sertleşirler. Özgür Özel’le hareket ederlerse, güçlü bir muhalefet bloğu oluşur…”

İktidarın tüm planlarını, bir sonraki seçimdeki avantajına göre yapılandırdığını herkes biliyor. İmralı-Devlet Bahçeli ve İktidar üçgeninde aylardan beri konuşulan yasal düzenleme konusundaki görüş ayrılığı büyük olasılıkla yakında giderilecek. Ancak, çıkarılacak yasa, DEM’in beklentilerini karşılamayacak.

AKP yönetiminin yaptığı toplantılarda, bu konu sık sık gündem oluyor. Edinilen bilgiye göre, çerçeve yasanın bu dönem yasalaştırılması konusunda görüş birliği var. TBMM’nin en fazla Ağustos başına kadar çalıştırılması, çerçeve yasayla birlikte bekleyen üç teklifin çıkması planlanıyor.

Bu arada, ‘Çok yorulduk, iki hafta ara verelim, sonra gelip yasaları bitirelim’ diyenlerin görüşüne pek sıcak bakılmamış. Okulların erken açılacak olması, milletvekillerinin aileleriyle geçireceği sürenin kısa olması gibi çok sayıda şikâyet aldıkları biliniyor.

Açılım yasası konusunda adım atılmasını savunan AKP’li yöneticiler, “Bunu yapmazsak inandırıcılığımız sorgulanır. DEM çok uzun süreden beri muhalefet etmiyor. Aksi durumda yoğun bir muhalefete başlar. Ayrıca Özgür Özel parti kurarsa karşımızda ciddi bir muhalefet bloğu oluşur. Sürekli beklenti oluşturup, yapmamamız sıkıntı yaratıyor. Yeni bir cephe açmayalım” görüşünü dile getiriyor.

AKP içinde, DEM’in bundan sonraki süreçte Türkiye partisine dönüşeceğine yönelik değerlendirmeler de var. Özgür Özel ve ekibinin yeni partisiyle birlikte karşı cephenin güçleneceği, hatta, Özel’in parti kurmaması durumunda, DEM’i destekleyenlerin sayısının artacağı analiz ediliyor.
Bu arada, Özgür Özel ve ekibinin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan dokunulmazlık konusu da gündemlerinde. AKP ve CHP’nin kayyum yönetimiyle ortak çalışan trollerinin aktardığı dokunulmazlık prosedürü zaten biliniyor.

AKP yönetiminde TBMM kapanana kadar dokunulmazlık dosyalarıyla ilgili prosedürün başlamaması yönünde görüş var. Ne bugün ne de başka bir süreçte ‘dokunulmazlıkların’ siyasi araç olarak kullanılmasını yanlış bulanların sayısı az değil. Ancak, karar verici olmadıkları için sözleri temenniden öteye giremiyor!

Buna rağmen yorumları çok net; “Biz gerekli yerlere söyledik. Böyle bir süreci kimse kaldıramaz. Tam tersi sonuçları olur. Yaz aylarında Özgür Özel ve ekibine yeni bir malzeme vermiş oluruz. Biz vurdukça daha fazla güç topluyorlar…”

Faili meçhuller, neden Akın Gürlek’i bekledi?-Faruk Bildirici (BirGün)

“BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir helikopter kazasında ölümü, aradan 17 yıl geçtikten sonra yine gündemde:

“Şüpheli kaza ‘suikasta döndü” (Akşam), “Kasten adam öldürme” (Türkiye), “Yazıcıoğlu’nun helikopterini FETÖ’cü pilotun tacizi düşürdü” (Sabah), “17 yıl sonra 19 kişiye tutuklama (Hürriyet), “10 şehirde Yazıcıoğlu operasyonu” (Nefes), “Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasında bomba gelişme” (Sözcü), “Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasında çarpıcı belgeler” (Haberler.com)

Muhsin Yazıcıoğlu dosyası, yıllar sonra yeniden açılan faili meçhul cinayet dosyalarının son örneği. Zaten hemen her gün faili yakalanan eski dosyalara ilişkin yeni haberler yayımlanıyor:

“İki cinayet daha aydınlatıldı” (Türkiye), “Manisa’da faili meçhul dosyalar tek tek çözülüyor (Ensonhaber), “Mezdeke Aynur’u katleden yakalandı” (İHA), “İki ayda 19 faili meçhul cinayet aydınlatıldı” (Akşam), “Katil 24 yıl sonra bulundu” (Yeni Şafak), “10 yıllık cinayeti izmaritteki iz çözdü” (Sabah), “Bakan Gürlek, 6 faili meçhul cinayetin aydınlatıldığını duyurdu” (AA).

Bütün bu gelişmeler, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanmasının ardından başladı. “Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı” kuran Akın Gürlek, iki gün önce de 2005-2016 yılları arasında işlenen altı ayrı cinayet dosyasının daha aydınlatıldığını açıkladı. Gürlek, “Adaletin hafızası güçlüdür. Hiçbir cinayet unutulmayacak, hiçbir delil göz ardı edilmeyecek ve hiçbir fail geçen zamana güvenerek adaletten kaçamayacaktır” dedi.

Faili meçhul dosyalar, gerçekten aydınlatıldı mı, bulunanlar gerçek failler mi? Bunları zamanla, yargı sürecinde anlayacağız. Ama dosyaların yeniden açılması ve faillerin yakalanması elbette kutlanması gereken bir faaliyet. Ancak gazetecilik açısından bu cinayetlerin neden bugüne değin aydınlatılamamış olduğunun da sorulması gerek.

Elbette bazı dosyaların çözümünde adli tıp teknolojisinin gelişmesinin ve dijitalleşmenin etkisi olabilir. Ancak haberlerden, dosyaların çoğunun adli tıp teknolojisindeki gelişmeyle ilgisinin olmadığı anlaşılıyor. Kaldı ki, Bakanlık’ta, Faili Meçhul Suçları Araştırma Dairesi kurulana değin, bu dosyaların yeniden ele alınmadığı da malum.

Öyleyse bu dosyalarda bugüne değin neden yeterli soruşturma yapılmadı? Acaba Tunceli’deki Gülistan Doku vakasındaki gibi kimi yetkililerin engellemesi söz konusu olabilir mi? Ya da sadece güvenlik birimlerinin ihmali, yetersizliği mi söz konusu?

Biz gazetecilerin bu soruların da üzerine gitmemiz gerek. Aydınlatılan yeni faili meçhul dosya haberlerini yayımlamak yetmez. Eğer bu dosyaların aydınlatılmasının önündeki engel siyasi irade eksikliği ise o da üzerinde durmaya değer bir soru. Zira 24 yıldır aynı siyasi iktidar işbaşında ve aynı iktidarın Adalet Bakanları görevde.

Akın Gürlek’in yaptığını neden daha önceki bakanlar yapamadı, nedir eksik ya da fazla olan? Bu sorunun da yanıtını aramalıyız…”

Ekonomik büyümede yavaşlama işaretleri çoğalıyor-Seyfettin Gürsel (Dünya)

“Geçen hafta sana­yi üretim endeksi­ni mercek altına almış ve verilerin belirgin bir şekilde bu sektörde dur­gunluğa işaret ettiğini görmüştük. Geçen hafta açıklanan inşaat ve hiz­met üretim endeksle­ri de bu sektörlerde de durgunlaşma sinyalleri veriyor. Bu sinyaller ilk çeyrekte geçen yılın son çeyreğine kıyasla sadece yüzde 0,1 artış gös­teren, yıllık olarak da yüzde 3,4’ten yüzde 2,5 gibi oldukça düşük bir se­viyeye gerileyen ekonomik büyü­menin ikinci çeyrekte daha da dü­şük bir seviyede kalabileceğini dü­şündürüyor.

İnşaatta kullanılan malzeme ve işgücü girdileri aracılığı ile sektö­rün çıktısındaki hacimsel değişim­leri ölçen İnşaat Üretim Endeksi­nin (2021=100) mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış verileri­nin sektörün yüzde 90’ından fazla­sını oluşturan bina kesimine odak­landığımızda son 6 yılın gelişimini şöyle özetleyebiliriz: Bina endeksi zirveye 148,7 ile geçen yılın Ekim ayında ulaşıyor. Sektörün bu süre zarfında yaklaşık 1,5 kat büyümüş. Kasımdan itibaren endeks gerile­meye başlıyor ve Mayısta 135,6’ya geriliyor.

Geçen yılın mayısında endeksin 134,7 seviyesinde olduğu dikkate alınırsa son bir yılda bina kesiminde büyüme yüzde 0,7’den ibaret. İnşaat sektöründe ücret­li çalışan sayıları da bu durgunluk görünümünü destekliyor. Mevsim ve Takvim Etkisinden arındırılmış ücretli çalışan sayısı Mayıs 2021’de 973 binden Mayıs 2025’te 1 mil­yon 254 bine yükselmiş. Yaklaşık yüzde 30 artış söz konusu. Bu yılın Mayıs ayında ise ücretli çalışan sa­yısı ancak 12 binlik artışla (yüzde 0,1) 1 milyon 266 bine gelebilmiş. Geçen yılların aksine bu yıl inşaat sektöründen ekonomik büyümeye dikkate değer bir katkı gelmeyece­ği belli oluyor.

Ama öte yandan sa­tılan konut ve işyeri sayılarında son bir yılın gelişimine bakıldığın­da, 2017-2018 döneminde yaşanan önce büyük bir konut stok biriki­mi ardından reel fiyatlarda çöküş ve sektörde büyük bir daralma da pek olası görünmüyor. Nitekim son bir yılda binada (konut ve iş yer­leri) “ilk el” satışlar 40.228’den 48.532’ye yükselmiş. Yüzde 20 ora­nında oldukça güçlü bir artış söz konusu. Yeni bina üretimi geriler­ken bitmiş, kullanıma hazır bina sa­tış sayısında artış ilk bakışta çeliş­kili gibi duruyor; satışlar artıyor­sa neden daha fazlasını yapmasın? Ama inşaat firmaları önümüzdeki dönemde satış miktarında durulma bekliyorlarsa frene basmaları akılcı bir davranış olur.”

Komünizm bitti de antikomünizm bitmedi mi?-Kavel Alpaslan (Evrensel)

“Geçtiğimiz hafta ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ‘aşırı-solu’ güncel bir terörizm tehdidi olarak niteledi ve komünizmi hedef tahtasına koydu. ‘Siyasi terörizmin dirilişi’ konferansı, 66 ülkeden temsilciyle bu konuyu ele almak için toplanmıştı.

Rubio şöyle diyordu: “Kendilerine antikapitalist, antiemperyalist, komünist, anarşist ya da Marksist diyebilirler. Bunların hepsi aynı. Bu eşitlik, adalet ve özgürlük diliyle gizlenmiş zehirli bir kindir – güzellik ve doğruluk olanı yıkmak, yerle bir etmek için duyulan ezici bir ihtiyaçtır. Bunu, içi sadece çirkinlikle dolu olan ve dünyaya şiddet ve terör dışında sunacak hiçbir şeyi bulunmayan insanlar adına yaparlar.”

Rubio, “Batı’dan nefret ediyorlar çünkü Batı büyüktür” diyerek solcuları ‘sinsice yayılan karanlık’ ve ‘uygarlık düşmanı’ olarak tanımladı. “Bu ağları tuğla tuğla sökeceğiz” diyerek ‘aşırı-sol teröre’ karşı mücadele sözü verdi.

Bu sözler şaşırtıcı değil. Antikomünist propaganda, ABD için en az BigMac kadar ‘Amerikalı’ bir değer. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalizm, halklar için gerçek bir alternatif olarak ortaya çıkınca, sosyal-demokrat ‘tavizler’ verilir. Tabii şeytanlaştırma da bu sürece eşlik eder. Bu cadı avının en bilinen örneği 1950’lerdeki McCarthyizm’dir. Binlerce kişi sol görüşleri nedeniyle işinden edilir, hapsedilir, kara listeye alınır. Akademiden beyaz perdeye uzanan bir kampanya başlatılır.

ABD’nin kukla rejimleri aracılığıyla çarpık bir komünizm algısı dünyaya yayılır. Fakat ‘korkunun’ merkeze alındığı bu şeytanlaştırmanın en büyük hasarı yine ABD’de görülür. Gerçeklikten en uzak, en saçma ithamlar burada kökleşir.

Sovyetler çökünce ‘tehdit’ bitti denilir. Berlin Duvarı yıkılır, ‘yeni dünya’ müjdelenir.

Aradan yıllar geçti. Moskova’daki son kızıl bayrağın indirildiği yıl doğanlar bugün orta yaşlı. Peki neden Rubio gibiler hâlâ bu ‘tehdit’ten söz ediyor? Madem ‘Komünizm tarihe karıştı’ neden Washington hâlâ ‘aşırı-sol terörizmle mücadele’ ediyor?

Bunun iki nedeni var. Öncelikle antikomünizm, ABD siyasetinde kim hedefte olursa olsun ‘geçer akçe’dir. Rubio’nun net örnek vermeden ‘radikal sol’ genellemesi yapması bundan kaynaklanıyor. İkincisi, 1991’den sonra ABD yeni ‘düşmanlar’ edindi. ‘Terörist’ damgası Irak ve Afganistan işgallerini meşru göstermek için kullanıldı. Bugün hâlâ aynı sihirli sözcük İran’a yönelik ABD saldırılarına ya da İsrail’in Gazze’deki soykırım savaşına gerekçe gösteriliyor.

Ama Rubio’nun söylemi sadece propaganda değil. Söylemini ideolojik bir zemine taşıyarak şöyle diyor:

“En sık duyduğumuz eleştirilerden biri ‘Komünizm teoride güzel ama pratikte işlemez.’ Bu yanlış, komünizm teoride de kulağa güzel gelmez. Onların tasavvur ettiği dünya küçük, dümdüz, gridir.”

İşte bu meydan okuma, kapitalizmin insanlığa ‘vahşetin cazibesi’ ve ‘biat’tan başka verecek bir şey olmadığını gösteriyor. Oklarını komünizme çevirmesi, eşit ve adil bir dünyanın başka bir reçeteyle mümkün olmadığını dolaylıca itiraf ediyor.”

Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram 

EtiketlendiMedya
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
Önceki Makale Barışın değil sözleşmenin beklendiği savaş
Sonraki Makale Türk gemisine saldırı

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

GünlükManşet

Türkiye’nin asırlık çınarları

Medya Günlüğü
22 Temmuz 2026
GünlükManşet

Rusya’nın aradığı kadın

Medya Günlüğü
22 Temmuz 2026
GünlükManşet

“Proleter” futbol kulüpleri

Medya Günlüğü
22 Temmuz 2026
GünlükManşet

Gazeteci Uludağ serbest

Medya Günlüğü
22 Temmuz 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?