Kemal Bey ne yaptığının farkında!-Mustafa Balbay (Cumhuriyet)
“Seçilmiş genel başkan Özgür Özel’in liderliğinde CHP, 2024 yerel seçimlerinin ardından yaşanan dalgalanmaya, devamında 19 Mart darbesine karşın birinci parti olmayı koruyup iktidara yürürken…
Şimdi CHP birbirine yürümeye başladı!
Kemal Bey bunun farkında…
CHP, birinci parti olmanın özgüveniyle erken seçim isterken, toplumu motive ederken, bir an önce sandık gelmeli derken…
Şimdi CHP kendi içinde sandık istemeye başladı!
Kemal Bey bunun farkında…
CHP, başta İBB soruşturmaları olmak üzere, düğmesini iktidarın bastığı operasyonların yolsuzlukla mücadeleden çok CHP ile mücadele olduğunu anlatmayı adım adım başarırken…
Şimdi CHP, kendi içinde arınma tartışmasıyla bütün hukuksuzluklara karşı savunmasız hale getiriliyor!
Kemal Bey bunun farkında…
Kemal Bey’e CHP’nin tabanı değil, tabelası lazım!
Kemal Bey’e CHP’nin ruhu değil, özgül ağırlığı lazım!
Kemal Bey, bir yılı aşkın süredir içinde adım adım oturttuğu, olası her türlü eleştiriyi yok sayma yöntemiyle kendini rahatlattığı için 20 Mayıs sonrasında da son derece sakin, ne yaptığını biliyor!
Son iki haftadır kime teklif götürdüyse, olumsuz yanıt aldı. Siyasete yeni yüzler sokuyorum diye tarif edebileceği bir yola girdi ama orada da yalnız görünüyor. Edindiğimiz bilgiler kadarıyla finans dünyasından akademisyenlere pek çok kişiye teklif gitti, kabul görmedi.
Bütün bu retlere karşın, Kemal Bey ne yaptığının farkında!
Götürdüğü teklifler boş çıkarken elbet kendisine de teklifler geliyor.
Kemal Bey şunu da çok iyi biliyor:
Böylesi anlarda selden kütük kapmak isteyenler az olmaz!”
Haddini bilen mi yoksa had bildiren mi erdemlidir?-Memduh Bayraktaroğlu (Nefes)
“Dünya siyaset tarihinin belki de en vasıfsız, en vasat altı siyasetçilerinin ülkeleri yönettiği bir süreç yaşıyoruz…
O nedenle, başlıktaki sorunun tek bir cevabı yok; çünkü…
Hem ülkeyi yönetirken hem de uluslararası ilişkilerde “haddini bilmek” kadar…
Gerektiğinde “had bildirmek” de devletlerin varlığını korumak için gerekli olabilir, ancak…
Erdem açısından bakarsak, bana göre haddini bilen devlet insanı, had bildiren devlet insanından daha erdemlidir çünkü…
Haddini bilmek; güç ile sorumluluk arasındaki dengeyi kurabilmektir…
Bir devlet insanı ülkesinin; kapasitesini, sınırlarını, ekonomik gücünü, askerî imkanlarını ve diplomatik yalnızlığını doğru değerlendirebiliyorsa: milletini gereksiz maceralara sürüklemez…
Tarihte birçok savaşın ve felaketin arkasında, kendi gücünü olduğundan büyük gören liderler vardır…
Bununla birlikte, haddini bilmek korkaklık değildir…
Tam tersine, kişinin kendi gücünü ve karşısındakinin gücünü gerçekçi biçimde ölçebilmesidir…
Antik Yunan’dan beri siyaset felsefesinde “ölçülülük” önemli bir erdem sayılmıştır…
Aristo’nun “Altın Orta/İtidal Kuramı” mesela, bu amaçla üretilmiştir…
Ölçüsüz cesaret çoğu zaman cesaret değil, kibirdir…
Öte yandan bazen had bildirmek de ahlakî bir zorunluluk haline gelebilir…
Bir devlet saldırıya uğruyorsa, egemenliği tehdit ediliyorsa veya uluslararası hukuk açıkça çiğneniyorsa: Sessiz kalmak erdem değil zafiyet olur…
Bu durumda had bildirmek, güç gösterisinden çok, adaleti ve meşru hakkı savunma anlamına gelir…
Bu yüzden bence en doğru devlet insanı tipi: Önce haddini bilen, sonra gerektiğinde had bildirebilendir…”
24,3 milyarlık kamu zararının hesabını kim verecek?-Çiğdem Toker (T24)
“AKP, 24 yıldır ülkeyi yönetiyor.
10 yıl boyunca kamuoyundan saklanan inşaat ihaleleri ile kanunda madde numarası olan 21/b’nin adıyla anılıp yerleşen bir usulün nasıl servet transfer aracı olarak kullanıldığını yatırım projeleri üzerinden aktardım.
Nihayetinde 2019 yılında “Kamu İhalelerinde Olağan İşler” adıyla yayımlanan kitabımın girişinde altını çizmiştim:
AKP 3Y’yi; yani “yolsuzluk, yoksulluk ve yasakları bitirme” iddiasıyla iktidar oldu. Her üç Y’nin de geldiği nokta ortada. Ancak AKP iktidarı yolsuzluk kelimesini kavramını asla gündeme taşımıyor ve tartıştırmıyor.
Ne zaman ki CHP, 2024 yerel seçimlerinde birinci parti oldu ve yerel yönetimleri kazandı, yönetmeye başladı; işte o zaman yolsuzluk kavramı AKP iktidarının gündemine girdi.
İktidar, en üst düzeyden sözcüleri ve bağlı medyası üzerinden iki yıldır sürekli olarak CHP’li belediyelerdeki yolsuzluk iddiaları üzerinde baskın bir gündem kurdu.
Kriminalize edici bu gündem ile siyasetten medyaya, iş dünyasından vatandaşa tüm aktörleri CHP’li belediyeler üzerine yoğunlaştıran AKP iktidarı, yıllardır kendisinin yönettiği, büyük yatırımlar yapan, bütçeden çok ciddi ödenekler kullanan kuruluşlar adeta bu kavramdan muafmış gibi davranmayı ise sürdürüyor.
21/b usulüyle yapımı devam eden pek çok ihale ciddi soru işaretleri doğurur: özellikle ulaştırma altyapısı alanında devasa kamu zararları ortaya çıkarken, hiçbiri etkili ve ciddi bir soruşturmaya konu olmadığı gibi bir kişi bile hesap vermiyor.
Vermez, çünkü AKP iktidarı ve onun yönettiği kuruluşlar asla ve kat’a yolsuzluk yapmaz!
Gelin bu tezin ne kadar doğru olduğuna, biri birbuçuk yıl geriye giden, diğer ikisi güncel toplam üç demiryolu ihalesi üzerinden ve yakından bakalım:
TCDD, yani Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi’nin 2024 yılı sonunda yaptığı ihaleyi hatırlayalım…
“Delice- Çorum Hızlı Tren Hattı Yapım İşi” projesi ihalesi, pazarlık usulüyle yapılmış ve Yapı Merkezi-YSE Yapı Ortaklığı’nın teklifi üzerinden sözleşme imzalanmıştı.
Teklif tutarı 75 milyar 249 milyon 608 bin TL’ydi.
75,2 milyar TL teklifle ihaleyi kazanan ortaklıktaki YSE Yapı, Çelikler İnşaat’ın yan kuruluşu olduğu sektörde biliniyor.
O dönem CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın “ihale adrese teslim gidecek” iddiaları üzerine, ertelenmiş ama sonuç özünde değişmemişti. Yavuzyılmaz bu durumu sosyal medya hesabında şöyle açıklamıştı:
“Adrese teslim dediğimiz Delice-Çorum Hızlı Tren Hattı İhalesi adrese teslim bitti. 27 Aralık’taki ihale yapılmadan önce Çelikler ve Gülermak’ın ihaleyi kazacağı ortaya çıkınca ihale 31 Aralık 2024’e ertelenmişti. AKP yeni bir dizayn yaptı. İşin üst yapı şirketini değiştirdi ancak ballı börekli altyapı kısmını aynı şirkete verdi. İhaleyi kazanacağı daha önce ilan edilmiş olan Çelikler (YSE Yapı) kazanan iki şirketten biri oldu. İhalenin tutarı: 75.249.608.232 TL, Kazanan: YSE Yapı ve Yapı Merkezi. Danışıklı dövüşle sadece iki teklif verilen, adrese teslim pazarlık usulüyle ihale edilen, kılıfına uydurulmuş bu ihalede rekabet koşulları oluşmamıştır. Konuyla ilgili suç duyurusunda bulunacağız.”
Gelelim kamuyu zarara sokan tenzilata: Yüzde 11,67.”
Dakikada ortalama 5,8 milyon TL faiz ödemesi-Naki Bakır (Dünya)
“Parasal sıkılaştırmanın ilk döneminde rekor düzeylere yükseltilen, son bir buçuk yılda ise jeopolitik risklerin baskısı altındaki küresel konjonktür nedeniyle düşürülemeyen faiz oranları ve giderek artan kamu borçlanma ihtiyacı dolayısıyla Hazine’nin gitmek zorunda kaldığı yoğun borçlanmalar, bu yılın ilk beş ayına kartopu gibi büyümüş rekor bir faiz yükünü miras bıraktı.
Yerel yönetimler ve sosyal güvenlik kurumları dışındaki devlet birimlerini kapsayan merkezi yönetimin önceki dönemlerdeki iç ve dış borçlanmalar için gerçekleştirdiği faiz ödemeleri ocak-mayıs döneminde yüzde 51,1’le diğer bütçe harcamalarının çok üstünde bir artışla 1 trilyon 262 milyar 642,1 milyon liraya ulaştı. Ocak-mayıs döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre 426,9 milyar lira daha fazla faiz ödemesi gerçekleşti.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre merkezi yönetim bütçesinde faiz olarak bu yıl aylar itibarıyla en yüklü ödeme 456,4 milyar lira ile ocak ayında yapıldı. Şubatta 183,7 milyar, martta yaklaşık 236 milyar, nisanda 257,6 milyar ve mayıs ayında 128,9 milyar lira faiz ödendi. Buna göre anılan dönemde merkezi yönetimin aylık ortalama faiz ödemesi 252,5 milyar liraya oldu. Bu da hafta sonları dahil 151 güne bölündüğünde günde ortalama 8 milyar 361,9 milyon, saatte ortalama 348,4 milyon, dakikada ortalama 5 milyon 806,9 bin ve saniyede yaklaşık 96 bin 781 liraya denk geliyor.
Ocak-mayıs döneminde merkezi yönetimin faiz ödemeleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 50’nin üzerinde artarken, bütçenin asıl omurgasını oluşturan personel giderleri, cari transferler, yatırım harcamaları gibi kalemleri kapsayan faiz dışı harcamalar ise yüzde 34,8 oranındaki bir artışla 6 trilyon 72,1 milyar lira oldu. Böylece toplam bütçe gideri beş ayda yüzde 37,4 artışla 7 trilyon 334,7 milyar liraya ulaştı.
Ocak-mayıs dönemleri itibarıyla 2024’te yüzde 12,8 olan, 2025’te yüzde 15,7’ye yükselen faiz ödemelerinin toplam bütçe harcamaları içindeki payı, bu yıl aynı dönemde yüzde 17,2’ye kadar çıktı. Bunun, son on yedi yılın en yüksek düzeyi olduğu belirlendi. Ancak faizin payının bu yıl geldiği seviyede, artan faiz oranları ve yoğun borçlanmalara bağlı olarak faiz ödeme yükündeki yaşanan artışın yanı sıra, faiz dışı bütçe harcamalarındaki ve dolayısıyla toplam bütçe giderlerindeki artışın görece hız kesmesi de etkili.
Marksizm insan doğasına aykırı mı?-Kavel Alpaslan (Evrensel)
““…İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında toplumsal ilişkiler bütünüdür.”
Karl Marx
Şimdiki zamanın hızında savrulan herkes bir ölçüde zamanın ta kendisine yabancılaşır. Kendimizi bildiğimiz andan beri tanıklık ettiğimiz hayatın düzeni sanki hep böyleydi ve hep böyle kalacakmış gibi gelir insana. Alarmla uyanmak, işe gitmek, otobüse binmek, çalışmak, yemek yemek, aç kalmak, alışverişe çıkmak, para, devlet… sanki tüm bunlar hava ya da su gibi bu dünyanın bir parçasıdır.
Kağıt üzerinde farklı toplumsal düzenlerin gerçekliğini bilsek dahi yaşanılan çağın büyüsü içerisinde geçmiş ve gelecek kolayca bükülür: Sanırız ki ‘mutlak’ ve ‘doğal’ olan sadece bugünün kurallarıdır.
Kapitalizm değirmenini döndürmek isteyenler, emek sömürüsünü ‘tek seçenek’ göstermek için işte bu sanrıya yaslanırlar. Ne de olsa kuralsızlığın tek kural, en kurnazın en becerikli sayıldığı bu vahşet düzenini parlatarak satamayacaklarına göre, rıza üretimini ‘alternatifsizlik’ üzerinden kurmak zorundadırlar. Ellerinde insanlığa umut verecek yalan da olsa bir fikir olmadığı için tek yapabilecekleri olası bir değişimin önüne geçerek çürümüş bir devrin bekçiliğini yapmaktır.
Tam da bu yüzden aynı safsatalar sakız yapılıp önümüze koyuluyor: “İnsanın doğasında açgözlülük var, başkası için fedakarlık yapmaz. Ne de olsa insan hep daha fazlasını ister. Hükmetmek, iktidar altında ezilmek bizim hayvani gerçekliğimiz. Serveti paylaşarak komünal bir hayatı savunan Marksistler doğayı hesaba katmıyorlar.”
Peki insan doğası gerçekten böyle bir şey mi? İnsanı hayvandan ayıran ne? İnsan değişmez bir davranış kalıpları modelini mi takip eder; yoksa tüm bunlar değişen çevresel sosyoekonomik evrenin bir yansıması mıdır?
Hepimiz, okul sıralarından başlayarak defalarca bu lafları işittik. Tıpkı “Sosyalizm pratikte güzel ama gerçekte olmaz” hikayesi gibi bilimle uzaktan yakından ilgisi yok. Bu hurafeler, kapitalizmin pazarlamasını yapan kalemlerin elinde kalan aciz bir sığınaktan başka bir şey değil. Kâr hırsından başka hiçbir desturu olmayan bir sisten insanlığın önünde koca bir yok oluştan başka bir şey bırakmamışken, bıçak altına yatmanın tek gerçek olduğunu çocukça gerekçelerle yinelemekten başka sunabilecekleri ne var? İtaate güzel neden bulmaktan başka bu dünyaya verebilecekleri bir şey, söyleyebilecekleri bir söz var mı?
Kapitalist masal tacirleri, bilimden çok performans sanatlarına yakın sayılırlar. Kibirli üslupla söylenen iyi ezberlenmiş birkaç tekerleme onlara söz söyleyebilecekleri bir kürsü veriyor. Böylece sırtlarına geçirdikleri sahte bir alim cübbesiyle sık sık gürültü kopartabiliyorlar. Parazit yaratmalarına izin vermemek için, şu insanın doğasının ne olduğunu yanıtlayarak kağıttan argümanlarını bir nefesimizle yere serelim.
‘Komünizm insan doğasına aykırı’ gibi bir zavallı söylemi uzun uzun tartışmak için önce okuyucunun sabrına sığınmak gerekiyor. Yaklaşık 200-300 bin yıllık insanlık tarihinin sadece son 10 bin yılında sınıflı toplumların var olduğunu hatırlamak bile bu tartışmayı sonlandırmaya yeter.
İnsanlık, Gılgamış Destanı’nda Enkidu’nun geldiği ormanla temsil edilen o ‘vahşi’ hayatta yaşarken ne parayı tanıyordu, ne hiyerarşiyi, ne sistematik emek sömürüsünü ne de cinsiyet eşitsizliğini. İlkel komünal toplumların izini süren sayısız arkeolojik ve antropolojik çalışma var. Bugün artık tartışmaya kapalı bir bilimsel gerçek var: ‘Çıplak’ haliyle insan toplum içerisinde yaşayan bir canlı olarak paylaşım ve dayanışma temelli organize oluyordu. Hayatta kalmak ancak iş birliğiyle mümkündü. İnsan denen tür bu gezegende yaşadığı zamanın yaklaşık yüzde 95’lik ezici kısmında ‘sömürü’, ‘hiyerarşi’, ‘devlet’, ‘baba’, ‘para’ ne demek bilmeden yaşadı.
Bugünün geçer akçesi ‘rekabet’ ya da ‘açgözlülük’, tarım toplumuna geçişten beri üretim araçları üzerinde yaşanan kesin değişimle birlikte yeni devrin ‘doğasını’ yarattı. Ne de olsa Arkeolog Gordon Childe’ın dediği gibi: “İnsan kendini yapar”. Doğuştan aktarılan hazır bir özle dünyaya gelmez. Özü üreten içinde yaşadığı toplumsal ve ekonomik koşullardır. Kapitalist çığırtkanlar bugünün ‘gerçeğini’ tüm zamana genel bir kabul gibi yaymaya çalışarak bilime açıkça meydan okuyor.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
