Kılıçdaroğlu’nun yeni Osmanlıcılık gömleği-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Yeni Osmanlıcılık, fiilen Türk-Kürt federasyonudur. Projenin sahibi de ABD’dir.
Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilecekti.
Yine dönemin Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu” belirtiyordu. (Atatürk’ten 12 Mart’ta Anılar, 4. Cilt, May Yayınları, 1977)
ABD, bu projesini Türkiye’nin önüne bir kez de 1974 yılında getirdi. “Şartların olgunlaşmadığı” 1965 ve 1974 yıllarından sonra ABD, aynı projeyi bu kez 12 Eylül Türkiye’sinin önüne 1986 yılında getirdi ve Turgut Özal’a kabul ettirdi. Talabani, “Özal’ın Kürdü” olarak tanınan Nurettin Yılmaz’a anlatmış, o da 2008’de açıklamıştı: Özal, Barzani ve Talabani’ye “Kürtlerin bir federasyon şeklinde Türkiye’ye bağlanmasını” teklif etmişti, onlar da kabul etmişti. (Neşe Düzel, Pazartesi Konuşmaları, Taraf, 24.11.2008)
AKP’nin BOP eşbaşkanlığı ile ABD projesi 2002’de yeniden işleme koyuldu. İktidarın çeşitli adlar altında döne döne sarıldığı “Kürt açılımı” işte o projedir. AKP zaman zaman bu projeye Arap boyutu katarak ve “Osmanlı coğrafyasına yeniden açılmak” diye formüle ederek muhafazakâr kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. DEM’li açılım koordinatörü Ahmet Türk de “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor” diyerek Kürt kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. Diğer aktörler de “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diyerek milliyetçi kamuoyuna pazarlıyor.
Bu elbette bir genişleme değil, strateji düzeyinde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir. ABD Türk’ün ya da Kürt’ün çıkarını düşündüğü için değil, kendi Ortadoğu planlaması için bu projeyi işletmektedir.”
Usulünüze uyabilir ama insanlığa uymaz-Deniz Zeyrek (Nefes)
“9 Haziran Salı Günü Silivri’deki İBB Davası duruşmasında sanık Medya AŞ Genel Müdürü Pınar Türker’in yaptığı konuşmayı okudunuz mu?
Ben, yorum yapmak için sadece iki bölümünü aktaracağım ama siz konuşmanın tamamını bulun ve okuyun lütfen.
Pınar Hanım gözaltı günüyle başlamış anlatmaya.
Öncelikle kendisi ve iki kız çocuğuyla yaşadığının altını çizmiş.
Çocuklarının korkudan ağladığını görünce “bir su vereyim” demiş. Arama yapan ekibin amiri “hayır” karşılığını vermiş ve “kimse kımıldamasın, delil karartmayın” yanıtını vermeyi tercih etmiş.
Çocuklar korkup annelerine sarılmak isteyince “Sakın kimse birbirine dokunmasın”, “biz cinayet masadan geliyoruz” diye bağırmış. Kız çocukları avaz avaz ağlamayı sürdürmüş.
Sonra Vatan Emniyet’e götürülmüşler. Bodrum katındaki penceresiz pislik içinde bir hücreye konulmuşlar. Pınar Hanım şöyle devam ediyor ifadesine:
“Artık kaçıncı gün bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, ‘arama yapacağız’ dedi. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. ‘Soyun’ dedi. ‘Nasıl yani’ dedim. Eldiven taktı eline.
Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. ‘Üstünü çıkar’ dedi, üstümü çıkardım. Kontrol yaptı, ‘Tamam üstünü giyebilirsin’ dedi. Peki dedim, ‘gidebilir miyim?’
‘Hayır, eşofmanını da indir’ dedi, indirdim.
‘Çamaşırını da’…
‘Nasıl yani?’
‘İndireceksin.’
Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim.
‘Şimdi yere çömel’ dedi.
‘Cinsel organını aç’ dedi. Başını, arkanı dön, eğil filan.
‘Tamam’ dedi.”
Oradan cezaevine götürülmüşler. Birgün sonra SEGBİS’le kendisini tutuklatan savcının odasına bağlanmış. Fatoş Hanım devamını şöyle anlatıyor:
“Savcı dedi ki: ‘Ya, Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda. Ben sana ne dedim’ dedi.
‘Savcım, ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız, bir avukatıma sorayım.’
‘Hâlâ avukat diyorsun bana… Sen bu kafayla bir daha çocuklarını asla göremeyeceksin’ dedi.
– ‘Sen bekarsın, değil mi?’ dedi.
– ‘Evet.’
– ‘Velayetleri de sende?’
– ‘Evet’.
– ‘Senin çocukların reşit de değildi, değil mi?’
– ‘Değil’
– ‘Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını… Ya bana gelir konuşursun ya da malını mülkünü de alacağım’ dedi.”
Fatoş Hanım ihaleye fesat, irtikap gibi suçlamalarla gözaltına alınıp tutuklanıyor.
Çok merak ediyorum,
Küçük çocukları ağlatmak, evin orta yerinde polislerin gözü önünde ağlayan çocuğun annesiyle temasını kesmek arama mevzuatının bir parçası mıdır?”
Türkiye’nin liderlik sorunu-Ercan Uygur (T24)
“Türkiye’nin bir liderlik sorunu var. Yeni bir sorun da değil. Sorunun içinde AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Bahçeli vardı, şimdi bir de CHP’ye yeniden monte edilmeye çalışılan Kılıçdaroğlu eklendi.
Sorun, kimilerine göre bu kişilerin yaşıyla ilgili. Yaşın belki bir etkisi olabilir ama sorunun çok daha fazla boyutu var. Sorunu anlamak için kelimenin ardına bakalım; Türkiye’deki gelişmeleri lider için kullanılan kelimelerle izleyebiliriz.
Sözlüklerde liderin karşılığı önder, şef olarak görülür. Önderin karşılığı da lider ve şeftir. Önce şu soru akla geliyor; lider ve önder aynı anlama geliyor. Lider İngilizce kökenli, önder ise Türkçe kökenli. Neden öyleyse ağırlıklı olarak lideri kullanıyoruz? Biraz araştırınca şu anlaşılıyor.
1920’ler ortasına kadar, kelime olarak lider de yok, önder de yok. Bunların yerine şef ve reis kelimeleri kullanılmış. Lider, 1920’ler ortasında çok düşük düzeyde kullanıma girmiş, ancak kullanımı 1945-46’dan sonra artmış. 1945-46, Türkiye için önemli bir dönüm noktasıdır.
Önder ise, 1932’de başlayan dil devrimi çalışmaları sırasında “ön” kelimesinden türetilmiştir. Öcalan’a taraftarlarının önder dediğini duyarız. Hatta yaygın olarak “Önder Apo” derler. Sahnede son dönemde Bahçeli de var; Öcalan’a “kurucu önder” diyor. Neyin kurucu önderi? PKK’nın.
Yine son dönemde, özellikle 2017’den sonra tek lider olduğunu vurgulamak üzere Erdoğan’a reis denildiğini duyarız. Erdoğan’ın yaşamını anlatan ve 2017 başlarında, tam da anayasa oylaması öncesinde gösterime giren “Reis” isimli bir film olduğunu da biliyoruz.
Neden önder değil de lider? Lider, dediğim gibi İngilizce kökenlidir ve Türkiye 1945-46’dan başlayarak hızla, her konuda ABD ve İngilizce etkisine girmiştir. Bu etkilemeye yön veren Truman Doktrini de Mart 1947’de ABD’de kabul edilmiştir.
Truman doktrini şu iki temel ilke üzerine kurulmuştur.
1). ABD; komünistlere, sol ulusalcılara ve hatta sağ ulusalcılara ve onların yaratmaya çalıştığı etkilere kesin karşı çıkmalı, bu etkiyi önceden bertaraf etmelidir.
2). ABD; gerektiği durumda ekonomik ve askeri gücünü kullanarak ülkelerde “rejim değişikliği” yapabilmelidir.
Rejim değişikliği ifadesine dikkat edelim. ABD için hala çok önemlidir. Truman bu ilkeleri açıklarken Türkiye ve Yunanistan’ı örnek göstermiştir. Ona göre Türkiye ve Yunanistan Sovyetler Birliği’nin komünist tehdidi altındadır.”
Özgür Özel’in zor kararı-Berkant Gültekin (BirGün)
“CHP’deki hava gittikçe bozuluyor. İşler tam iktidarın istediği noktaya geldi. Ortaya çıkan görüntüleri seyrederken birilerinin keyiften dört köşe olduğunu tahmin etmek zor değil. Grup toplantısında kimin konuşacağı belli olmayan, iki ekibin karşı karşıyaymış gibi göründüğü, memleketi unutup kendi derdine düşmüş bir CHP imajı yaratılıyor. Medyada sabah-akşam CHP içindeki çekişme konuşuluyor. Yandaş medya konuyu harladıkça harlıyor, işleri hepten kontrolden çıkarmak için elinden geleni ardına koymuyor. Tabii tüm bunların alt metnine “Bunlar daha kendi birliklerini sağlayamamış, ülkeyi nasıl yönetecekler” mesajı yerleştiriliyor.
Kemal Kılıçdaroğlu saf bir siyasetçi değil. Başarısızlığı ve seçim yenilgileriyle ün yapmış bir isim olsa da neyin ne olduğunu anlayabilecek bir tecrübeye ve akla sahip. Dolayısıyla “ne yaptığını bilmiyor” olamaz. Kılıçdaroğlu’nun U dönüşü, bir düzen siyasetçisinin geçirebileceği türden bir metamorfoz. Siyasete giren herkes düzen siyasetçisi olmak zorunda değil elbette ancak böyle olmayanlar ne yazık ki istisna. Birçok insan, siyasette yapılan keskin dönüşleri, kendi tutarlılık ölçüsü ve etik sabitleri üzerinden değerlendirir. Bu yüzden dün “ak” dediğine bugün “kara” diyenin rahatlığını ve utanmazlığını anlamlandıramaz. Oysa düzen siyasetçisi için çıkarlar ve kazançlar vardır. Düzen siyasetçisinin derisi kalındır, kolay kolay utanmaz. Düzen siyasetçisi, dilinden düşürmediği ahlakı ve namusu aslında yük olarak görür.
Kendisine yeni bir kariyer rotası belirleyen Kılıçdaroğlu da çıkarının ve kazancının peşinde. Mayıs 2023’te 13. yenilgisini alıp Kasım ayında da partideki liderliğini değişim iradesine kaybedince onun için bir dönem sona ermişti. Önündeki tek rasyonel seçenek aktif siyasetten emekli olmasıydı. Ne var ki Türkiye’deki olağanüstü siyasi koşullar, ona karanlık tarafa geçebileceği hileli bir seçenek sundu. Bu seçenek uyarınca, CHP’ye arka kapıdan girmek ve kendisini gönderen değişimcilerle hesaplaşmak için “mahkeme kararı” adı altında Saray’la işbirliği yapması gerekiyordu. Kılıçdaroğlu, emekli olmak yerine bu seçeneğe yöneldi ve diğer düzen siyasetçilerinden hiçbir farkı olmadığını kanıtladı. Yeni kariyer rotasını, Erdoğan’ın daimi iktidarı üzerine kurdu. Bugün de her şeyi bu anlaşmaya sadık kalarak yürütüyor.”
Ekonomide uzun vadeli bakış-Öner Günçavdı (Dünya)
“ürkiye’nin ekonomi ve siyasi gündemi çok ağır. Güncel sorunlarımızı tartışmak kamuoyunun zamanının çoğunu alıyor. Toplum olarak kısa vadeci olduk. Uzun dönemde bizleri nelerin beklediği tartışılmaz oldu.
Kısa dönemde o kadar çok sorunumuz var ki bir türlü uzun dönemli sorunları tartışmaya sıra gelmiyor. Bu konular hiç tartışılmıyor değil aslında. Ama bu yoğun gündemde bu tartışmaların sesi o kadar cılız kalıyor ki kimse duymuyor.
Dün sabah önemli bir ekonomi haberiyle güne başladık. Türkiye’nin, özellikle de Manisa halkının çok uzun zamandır heyecanla beklediği BYD’nin ülkemizde yapmayı düşündükleri yatırımdan vazgeçtikleri gündeme düştü.
İnkâr etmeye gerek yok… Manisa ile iş bağlantıları olan biri olarak bunun olacağı çok uzun zamandır biliniyordu. Sanırım yetkililer de haberdardı. Ama ilk kez ilgili şirketin ağzından duyurulmuş oldu bu haber. Elbette bunun sebeplerini araştırmakta yarar var. Zira aynı yerde BYD’den önce bir başka Alman otomobil üreticisinin de yatırım yapması planlanmış, onlar da son anda vazgeçmişlerdi yatırımlarından.
Şahsen bu şirketlerin ülkemizde yatırım yapmaktan neden vazgeçtiklerini bilmekte yarar var. Zira bu gelişmelere bakılınca ülke olarak yabancılar nezdinde sanayileşme konusunda yeterli cazibeyi yaratamadığımız anlaşılıyor.
Son açıklanan 2026 yılının ilk çeyreğine ilişkin milli gelir rakamları sanayinin içinde bulunduğu sıkıntılar konusunda ipuçları veriyor aslında. Sanayinin %0,8 daralması bir yana, ihracatın %12’lere varan bir oranda düşmesi bu konudaki en ciddi gösterge.
Türkiye’nin içinde bulunduğu bugünkü siyasi atmosferde, inandırıcılıktan uzak ve geleceğe ilişkin öyküsü olmayan ekonomik programlarla daha uzun süre mevcut sorunlarıyla uğraşacağımızı tahmin edebilmek zor değil. Öyle ya artık yeni bir seçime giderken bile enflasyon konusunda ikna edici hedefler konulmak istenmiyor. Biliniyor ki seçim sürecinde böyle iddialı hedefler açıklamak sadece kamuoyunda inandırıcılık sorunları doğuracaktır.
Çok daha önemlisi iktidar açıkça ekonomide büyümeyi enflasyona tercih etmiştir. Bu çok net. Ne pahasına olursa olsun iktidar için mücadele eden bir siyasetçi seçimlere büyüyerek girmek ister. Zaten 2018’den beri Türkiye arzuladığı yüksek büyüme oranlarına ulaşamıyor. Artık bu büyüme oranlarını bile yakalamakta zorlanıyoruz.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
