ABD SDG’yi neden sattı?-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“PKK yöneticisi Murat Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne soruyor: “Ne oldu da müttefikinizi böyle bir saldırıyla yüz yüze bırakıyorsunuz?”
Yanıtını aynı akşam ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack net bir şekilde verdi: “ABD-SDG ortaklığının gerekçesi değişti. SDG artık IŞİD’e karşı birincil ortağımız değil.” Böylece ABD bir süredir yatırım yaptığı Şara ile “asıl aktör olarak” çalışacağını işaret etti.
Artık emperyalizm açısından mesele şudur: ABD SDG’nin tamamen “bireysel entegrasyon” ile sönümlenmesini mi isteyecek, yoksa yeniden “kullanım değeri” oluşur diye Kamışlı merkezli varlık bulundurmasını mı sağlayacak?
Emperyalizm budur; kullanır, kenara koyar. Bu gerçeği ülkemizde en iyi bilen isimlerden biri, Hrant Dink’ti. Dink, Kürtlerin temsilcilerini bu konuda birkaç kez uyarmıştı. Örneğin Dink, 25 Nisan 2006’da Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı konuşmada, “Geçmişte Ermeni halkı emperyalistlere güvendi ama yanıldı. Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey” diyerek uyarmıştı. Ve eklemişti: “Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider.”
Aradan 20 yıl geçti ve Karayılan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya dörtlüsüne serzenişte bulunuyor: “Bu devletler demek ki sadece çıkarlarına bakıyor. Verilen sözlerin bir anlamı yokmuş.”
Ne sandınız? Emperyalist devletler Kürtlerin çıkarlarını mı savunacaktı? ABD kendi çıkarına bakar, kendi çıkarı için Kürtleri de Türkleri de Arapları da birbirine karşı kullanır.
O nedenle “Kürt kökenli bir Türk vatandaşı” olarak yıllardır anlatmaya çalışıyorum, Kürt’ün çıkarı Amerikalılara çalışmasında değil, yaşadığı coğrafyadaki halklarla ortaklaşmasındadır.”
Arapların Kürtlerden farkı-Soner Yalçın (Nefes)
“Ne demek istediğime geleceğim, önce şu bilgileri vermeliyim:
Müslüman Araplar için sürekli ve kurucu devlet tecrübesi, Hz. Muhammet ile başladı.
Yıl, 622. Medine’de ilk siyasi-hukuki İslam devleti kuruldu.
Bu yapı askeri, idari, hukuki özellikleri olan tam teşekküllü bir devletti. Yani Araplar için devlet kurma pratiği 7’nci yüzyılın ilk yarısında gerçekleşti…
Dört Halife döneminde ise devlet, Arap kabilelerini aşan merkezi bir siyasal yapı haline geldi. Emeviler, Abbasiler ile sürdü gitti…
Arapların devlet kurma tecrübesi yalnızca “geçmişte devlet kurmuş olmak” değildir; devletin nasıl kurulduğu, nasıl yönetildiği ve nasıl çöktüğüne dair kolektif hafıza üretmektir.
Kurucu siyasal hafıza şudur:
-Devlet kurulduğunda hangi sorunlar çıkar?
-Merkez taşra nasıl dengelenir?
-Din ile siyaset nerede ayrılır/birleşir?
-İsyan, muhalefet, meşruiyet nasıl yönetilir? Vs.
Buradan Suriye’de yaşananlara bakarsak şunu görürüz: Araplar devleti erken kurdu, devlet hafızasını hep korudu.
Kürtler modern döneme kadar devlet dışı kaldı, devletleşme deneyimini çok geç ve parçalı yaşadı: İran’da 11 aylık Mahabad Kürt Cumhuriyeti veya Irak’ta özerklik… Yani, bağımsız devlet kuramadı, aşiret-beylik düzenini aşamadı Kürtler…
Bu yazdıklarımı biraz daha açayım:
Şam, dünyada Roma, Atina, Pekin gibi birkaç şehirle birlikte, devlet merkezliği konusunda en uzun tarihsel hafızaya sahip şehirlerden… Üç bin yıllık bir siyasal merkezden bahsediyoruz.
Nice kritik aşamalardan geçti Şam. Örneğin, Emevi devletinin başkenti olduğunda Akdeniz’den Orta Asya’ya uzanan bir imparatorluk buradan yönetildi. Şam’ın “devlet merkezi” kimliği küresel ölçekte idi…
Araplar 14 asırdır devlet deneyimine sahipken Kürtler neden devletleşemedi?
İbn Haldun bu farkı; ırk, din ya da “yetenek” meselesi olarak değil; tamamen toplumsal örgütlenme ve “asabiyyenin” siyasal biçime dönüşmesi üzerinden açıkladı.
Asabiyye; kan bağıyla başlayan ama siyasi hedef etrafında genişleyebilen bir toplumsal dayanışmanın kavramı.
Devlet, asabiyyenin en üst siyasi biçimi…
İbn Haldun’a göre Araplar, İslam’la birlikte kabile asabiyyetini, Medine, Şam, Bağdat gibi şehirlerde devlet kurumlarına dönüştürdü.
Suriye’de Kürtlerin yaşadığı sorun; tarihsel olarak devletsiz kalmış olmanın ürettiği kaçınılmaz bir kurumsal acemilikten kaynaklanıyor…”
Cezaevinde ölüme terk etmek!-Mehmet Y. Yılmaz (T24)
“Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık, geçirdiği ağır ameliyatın ardından cezaevine götürüldü.
Önceki gün de kontrol için tekrar hastaneye götürüldü ama başka bir hastaneye!
Ağır ameliyat geçirmiş bu hastanın kontrol için hastaneye götürülmesinde cezaevinin sevk aracı kullanıldı, elleri de kelepçeliydi.
Çalık bütün bu işlemler nedeniyle bir gün boyunca aç ve susuz bırakıldı.
Beylikdüzü Belediye Başkanı tutuklu olarak yargılanıyor.
Yani bizim dıgırık hukuk düzenimize göre bile henüz suçlu değil.
Geçirdiği ağır hastalık ve ameliyatından sonra ev hapsine çıkarılması ve tedavisinin evde devamının sağlanması mümkündü.
Deliller toplanmış, iddianame yazılmış, yargılamanın başlamasını bekliyor sadece.
Hastalığı tartışılacak bir şey değil, kaçma ihtimali hiç yok.
Ama Çalık ısrarla hapishanede tutuluyor, hastane kontrolleri için bile kötü muameleye uğruyor.
Bunun bir tek anlamı var: Rejim, Murat Çalık’ın hayatına kastetmiş durumda!
Kim bilir, Çalık ölürse belki sevinecekler de!
Mısır’ın darbe ile devrilen seçilmiş başkanı Mursi, mahkeme salonunda kalp krizi geçirdiğinde, rejimin hakimleri “ölsün” diye beklemişlerdi.
Türkiye’de Murat Çalık’a yapılanla Mısır’ın darbeci hukukunun Mursi’ye yaptığı arasında hiç fark yok.
Çalık bu konuda yalnız değil.
Tayfun Kahraman’ın da haksız ve hukuksuz yere mahkûm edildiğini Anayasa Mahkemesi söylüyor.
Ama Kahraman hâlâ hapiste.”
DEM sürüklenmemeli-Ahmet Taşgetiren (Karar)
“PKK Kuzey Irak’ta, Kürt özerk bölgesinde ayrı bir yapı olarak varlık göstermek istedi. Gücü yetse Barzaniler’i alaşağı edecek, bölgede iktidar olacaktı. Ayrı bir silâhlı yapı bizatihi Kürt yönetimi için kabul edilemez bulundu.
Kürt yönetimi, biraz da, ya da daha çok Türkiye’nin operasyonları ile PKK belâsından kurtuldu. PKK’nın son silâh bırakışı ve kendini feshi de Türkiye’nin operasyonları sonucu gerçekleşti.
DEM (ya da önceki türevleri), Türkiye’de bir siyasi parti. Başka partilerde de Kürtler var, ama salt Kürt temsili önemli ölçüde DEM bünyesinde gerçekleşti.
DEM’in PKK’dan, yani silâhlı bir terör örgütünden bağımsız hale gelmesi başından beri Türkiye siyaseti için en çetin sorun oldu. Hem Kürtlerin temsili önemliydi, hem de bu temsilin terörle bağının olmaması önemliydi.
DEM PKK’ya mesafe koymakta zorlandı. Kendi iradesi de bu ilişkinin sürmesinden yana mıydı yoksa Dağ’ın baskısına karşı mı koyamadı, biraz hüsnü zan beslesek, “Dağa karşı koyamadı” yaklaşımını benimseriz, ama DEM’in gönlünden de PKK yandaşlığının geçtiğine dair yığınla emare var.
PKK ile iş birliğinin bir siyasi partiyi, zaman zaman ya da sık sık yanlış ilişkilere maruz bırakacağı bilinmeyen bir şey olamaz.
Geçmişte PKK işin ucunu ilçelerde hendek kazmaya, özerklik ilan etmeye kadar vardırdı. Silah zaten vardı, Ölümler zaten vardı. Dağ’da çatışmalar zaten vardı.
Bütün bu süreçlerde DEM çizgisi nerede duracağı, nasıl tavır koyacağı noktasında kararsızlıklar yaşadı.
Örgüt adına yapılan her şeye bir kılıf bulmak vardı bir yanda, bir yanda da siyaseti Türkiye’de yaptığı, Türk – Kürt ilişkisinde yanlışlıklar yapılırsa her şeyin berbat olacağı gerçekliği vardı.
Kürt siyasi hareketi olarak Kürt duyarlılığının olması normaldi. Ama bir Türkiye oluşumu olarak, Türkiye’nin hassasiyetlerini görmek, dikkate almak da önemliydi. Sanki diyelim Irak üzerinden, sonra Suriye üzerinden, diyelim ABD’nin projelerinin uzantısı olarak Türkiye’de sonuçlar elde etmek…
Bunu okurdu Türkiye. DEM “Türkiye ortalaması”nın siyasi hassasiyetini dikkate alsa, Türkler’in duyarlılığını da dikkate alırdı. Kürtler’in tamamının dünyasını bile temsil etmiyordu DEM, o zaman farklı Kürtler’in dünyasını da okurdu. PKK teröründen bıkmış insanların duygu dünyasını da okurdu.
Sanki bunu yapamıyor DEM çizgisi.”
Gümüş can yakabilir-Emrah Lafçı (Dünya)
“Ons gümüşün dolar bazındaki grafiğine uzun vadeli baktığımızda içinden geçtiğimiz dönemdekinin dışında 2 tane çok ciddi yükseliş olduğunu görüyoruz. Bunlardan biri 1979 sonu diğeri de 2010-2011 yılları. Bu iki harekette de fiyatlar çok hızlı yükselmiş ve devamında çok hızlı bir şekilde düşmüş.
Bugün de aynısı olacak demek istemiyorum ama genellikle bu tarz parabolik hareketlerin geri dönüşleri can acıtıcı olabiliyor. Bu tarz hareketlerin önemli bir özelliği düşüş başladığındaki ilk 1 haftada çok keskin hareketlerin yaşanması. Bahsettiğim iki dönemde de düşüşün ilk haftasında gümüş zirvesinden %25 geri gelmiş. Sonra bir süre dinlenmenin ardından düşüş devam etmiş.
1979 başında gümüşün onsu 6 dolar civarındayken 1980 başında 50 dolarlara kadar yükselmiş. Yani şu andaki yükselişten daha sert bir artıştan bahsediyoruz. O dönem dünya bugüne göre daha enflasyonist bir periyottan geçiyordu, gümüşü destekleyen sebeplerden biri olarak bu gösterilebilir. Ama asıl mesele spekülasyon kaynaklı gümüş kıtlığı ve bunun devamında finansal piyasalarda oluşan gelişmelerden kaynaklandı.
Zaten bu tarz ürünlerin finansallaşması ve sert yükseliş zamanlarındaki yoğun talep de az önce bahsettiğim düşüşün başladığındaki sert hareketlere zemin hazırlıyor. Ters pozisyonda kalan yatırımcıların panikle satışa koşmaları dar bir kapıdan çok kişinin geçmeye çalışmasına neden oluyor ve haliyle de birilerinin bir yerleri inciniyor. Bu dönemdeki yükselişin şu andaki gibi yılın sonuna denk gelmesi de bir diğer rastlantı.
Diğer sert yükseliş dönemi de 2010-2011 yılları. 2010 başıyla 2011 ortası arasında gümüşteki artış oranı %188. 2008 krizi sonrası dönemde yaşanan parasal genişleme bütün finansal varlıklarda yükselişler yarattı. Gümüş de bundan nasibini aldı. Ayrıca dünya ekonomisindeki büyüme ve gümüşe olan sanayi talebi şimdiki gibi yine artışta rol oynadı. Ama tabii ki fiyatın aşırı bölgelere gitmesi yine finansal spekülasyon sonucu oldu. Terse dönüşü de tetikleyen şeyler yine finansal piyasalarda gümüşe ilişkin kontratlarda istenen teminatlardaki değişiklikler gibi gerçek talepten bağımsız sebeplerdi.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
