Özel’in görmediği o tehlike-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Karadeniz’den girerek Ankara yakınlarında düşürülen İHA konusunda edindiği ve paylaştığı bilgiler, medyada daha çok “düşürmek için Erdoğan’dan iki saat talimat beklendiği” boyutuyla ele alındı.
Oysaki aktarılanlar, Türkiye’nin ulusal güvenliğiyle ilgili çok önemli bir tehlikeye işaret ediyor. Ama ne yazık ki ana muhalefet partisi lideri de o tehlikeye değil, meselenin Erdoğan ve Rusya’yla ilişkiler boyutuna odaklanmış durumda.
Gelin önce Özel’in aldığı o bilgilere bakalım: “Ankara’ya kadar gelen İHA, karaya 50 kilometre kala tespit ediliyor. İspanya’daki NATO üssü, bunu Türkiye’deki NATO radarları üzerinden tespit ediyor. İspanya’daki NATO komutanlığı, Konya’dan ve Eskişehir’den F-16 kaldırıyor. İHA’nın yanına ulaştıklarında, İHA kara hudutlarımıza yeni gelmiş oluyor. Oradan itibaren İHA 2 saat 5 dakika seyir halinde kalıyor. Türk hava sahasına girdiğinde F-16’lar değişmiyor ama İspanya’daki NATO komutanı, uçağın kontrolünü Türk komuta merkezine devrediyor. Bunlar iki saat boyunca İHA’yı takip ediyor. Bu F-16’ların havada yakıtı bitiyor. İncirlik’ten yeni iki tane F-16 kalkıyor. Bunlar nihayet İHA’yı düşürüyor.”
Özel sözlerine şöyle devam ediyor: “Esas sorun iki saat boyunca İHA’nın düşürülmemesi. Çünkü geçen sefer Rusya’dan gelen uçağı Erdoğan ‘Ben düşürdüm’ deyip, sonra düşürdüğümüz uçak yüzünden 34 askerimizin şehit olması ve kapıda kalmamız birilerini Rus İHA’sını düşürmek için 2 saat 5 dakika düşünür hale getirmiş. Şu anda bir hava aracını düşürme yetkisi Erdoğan’da. Erdoğan’dan iki saat boyunca talimat gelmiyor. Değilse söylesinler. Daha denizin üstünde İHA’yı düşürme imkânımız vardı. Hava kuvvetlerimizin yetersizliğinden değil, İHA’nın menşeinden düşürülemedi.”
Bu arada cumhurbaşkanlığı dün açıklama yaptı ve yetkinin Genelkurmay Başkanlığı’nda olduğunu söyledi.
Özel’in meseleyi aldığı bilgilerle ortaya koyuş tarzı size de sorunlu geldi mi?
“Rus İHA’sı diye hemen düşürmediler, beklediler” diyerek Ankara’nın süreci yönetme yönteminden rahatsızlık duyulması tuhaf değil mi? Ne yani, hızla Rus İHA’sı düşürülerek Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesi mi isteniyor?
Tersine, Özel’in anlattığı önceki örnek yanlıştı. Ankara’nın, Suriye’deki operasyonları sırasında sınırı çok az süreyle ihlal eden Rus uçağını hemen düşürmesi hataydı. Cumhurbaşkanı ile başbakanının Washington’a mesaj verir gibi “Emri ben verdim” yarışı yapması hataydı.
Bu gibi durumlarda “komşusunun balkonundan düşen mandal nedeniyle komşusunun kapısına dayanan” insan refleksiyle değil, kontrollü olan, sonuçlarını hesap eden, komşuluk ilişkilerine zarar vermemeyi esas alan “devlet adamı” refleksine ihtiyaç var! “
İktidarı kutsayan gazetecilik (midir?)-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Haberin ve gazeteciliğin ne olduğuna dair, George Orwell’a atfedilen ama 20. yüzyıl boyunca farklı isimlerce farklı versiyonları söylenen bir söz vardır.
Mealini “haber birilerini rahatsız eder, rahatsız etmiyorsa reklamdır” diye özetleyebilirim.
Değişik kitaplardan dört ayrı versiyonunu derledim:
1) Gazetecilik, birilerinin basılmasını istemediğini basmaktır, geri kalan ise halkla ilişkilerdir.
2) Bir patronun (yöneticinin) yayınlanmasını istediği reklamdır, onun kâğıttan uzak tutmak istediği ise haberdir.
3) Haber birilerinin baskılamak, susturmak istediği şeydir. Gerisi ise reklamdır.
4) Haber birilerinin, bir yerlerin aktarılmasını istemediği şeydir. Gerisi reklamdır.
Her nasıl ifade edilirse edilsin, bu sözdeki mantık, mesleğimizin tarihini en sade, en çıplak şekilde özetler.
Bugünlerde AK Parti iktidarını uzun yıllardır destekleyen bazı meslektaşlarımız “gazeteci iktidarı savunmak zorunda mıdır?” tartışması başlattı.
Arkasında ne olduğu, neden şimdi başladığı gibi birçok soruyu bir kenara bırakarak bu faydalı tartışmayı yapmak zorundayız.
Bunu yaparken de öncelikle şu soruların cevabını vermeliyiz:
Gazeteci iktidarın mı halkın mı temsilcisidir?
Gazeteci kimin haber alma hakkını savunur?
– Benim cevabım verilmesi zor olan cevaptır:
“Gazeteci, iktidarın değil kamuoyunun temsilcisidir. Onun sadakati devlete, lidere ya da partiye değil; gerçeğe, okura ve izleyiciyedir.
Gazeteci, iktidarla ne dost ne düşmandır; sadece bağımsızdır.”
Hürriyet, yazarının tutuklanmasını görmezden geldi-Faruk Bildirici (T24)
“Uyuşturucu operasyonuyla tutuklananlar arasında Hürriyet’in magazin yazarı Cihan Şensözlü de vardı. Ancak bu operasyonda gözaltına alınanların, tutuklananların haberini yapan Hürriyet, tutuklanan kendi yazarı olunca görmezden geldi; basılı gazetede hiç yayımlamadı.
Web sayfasındaki “Uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınan 6 şüpheli tutuklandı” haberinde ise tutuklananlar arasında sadece adı verildi. Fakat Şensözlü’nün, Hürriyet yazarı olduğu dahi belirtilmedi. Sonraki günlerde de Şensözlü’nün adı Hürriyet’te hiç geçmedi. “10 soruda uyuşturucu operasyonları” haberinin “Medyaya nasıl sıçradı” bölümünde bile anılmadı.
Hatta Barış Yarkadaş TGRT’de, İsmail Saymaz da Halk TV’de Şensözlü’nün İstanbul -Dubai arasında “fuhuş hattı” kurarak “fuhuşa teşvik ve aracılık” ile suçlandığını aktardılar. Bu suçlamaların haklı olup olmadığına yargı karar verecek. Fakat Saymaz’ın yazısında “gizli tanık” ifadesine dayanması ve sosyal medya ünlüsü bir kadının adını vermesi hatalıydı. Kanıtlarla doğrulanmayan “gizli tanık” ifadelerinin ne hukuki geçerliliği olabilir ne de gazetecilik için veri kabul edilebilir.
Bütün bu ve benzer yayınlara rağmen Hürriyet yönetiminden hiçbir açıklama gelmedi. Açıklamayı geçtim, Kelebek yazarlarından Şensözlü’ye tek satırlık destek olmadı.
Zira Medyaradar’a göre, Şensözlü’nün Hürriyet’te yazmaya başlamasının nedeni gazetenin sahibi Yıldırım Demirören’in eşi Revna Demirören ile dostluğu. Eğlence ve gece yaşamına dair yazıları, 17 Ocak 2019’dan beri Kelebek’te yayımlanıyor, ama gazetecilik onun için sadece vitrin. Marka danışmanlığı yaptığı gibi, eğlence sektöründe de çeşitli projeler yürütüyor.
Nitekim sosyal medyadaki paylaşımlarına bakılırsa ışıltılı bir yaşam sürdürüyor. Paris-Londra-Dubai geziyor, lüks otellerde konaklıyor, pahalı mekânlarda dolaşıyor, marka giyiniyor.
Böyle bir yaşam sürdürebilmesi için gereken parayı nasıl bulduğunu bilemiyorum. Görünen, Kelebek’te, kaldığı otellerin, yemek yediği, eğlendiği mekânların reklamını yaptığı. Beş yıl kadar önce İstanbul’daki bir otelin reklamını yaptığı için sosyal medyadan uyarmıştım:
“Hürriyet Kelebek okuru dikkat! Cihan Şensözlü’nün yazısının ‘Hafta sonu kaçamağı’ bölümü bir gazeteci yazısı değil, İstanbul’daki bir otelin tanıtımı/reklamıdır. Yazar, iki gün kaldığı oteli övgülere boğuyor ve okurlara bu otelde konaklamalarını öneriyor! Uyarıyorum.”
Hürriyet yönetimini değil de okurlarını uyarmamın nedeni ise onların Şensözlü’nün bu faaliyetine bilerek onay verdiklerinin farkında olmamdı.”
Gazi Mahallesi’nde çete savaşları-İsmail Saymaz (halktv.com.tr)
“Polat Ailesi için telaşlı bir gündü.
Yılbaşının iki gün öncesi.
Anne Dilek Polat’ın 30 Aralık 2023’te sınavı vardı.
Baba Halis Polat’ın kullandığı araçla, önde anne Dilek, arkada kızları Dilara ve Büşra, evden çıktılar. Gazi Mahallesi’ndeki Heykel Parkı’na geldiklerinde çatışmanın içine düştüler.
34 RB 8900 plakalı araçta bulunan yüzleri maskeli kişiler takip ettikleri Mustafa Kemal B.’nin kullandığı 34 CRT 604 plakalı araca ateş ettiler.
Mustafa Kemal B.’nin aracında iki arkadaşı vardı.
Onlar da arkadaki araca sıktılar.
Kurşunlardan biri, babasının kullandığı aracın arka koltuğunda oturan 14 yaşındaki Büşra’nın başına saplandı.
Büşra, doğup büyüdüğü Gazi Mahallesi’nde Volkan Reçber ve‘Arap Emrah’ diye bilinen Emrah Sever’in çeteleri arasındaki savaşın kurbanı olmuştu.
Gazi Mahallesi, İstanbul’un en politik mahallesi.
Alevi yurttaşların gecekondu kurarak yerleştiği mahalle, kurulduğu günden beri devrimcilerin kalelerinden biri oldu.
DHKP/C yakın bir zamana kadar Gazi’nin sokaklarına egemendi. Örgüt ‘Fuhuşa, kumara, uyuşturucuya ve yozlaşmaya hayır’ adı altında başlattığı kampanya kapsamında çok sayıda mekanı bombalayıp kurşunladı, onlarca insanı ‘cezalandırdı.’
Devlet radikal solun mahalledeki otoritesini kırıp dağıtınca bu örgütlerin sosyal tabanındaki gençlerden bazıları çeteleştiler.”
Dindar nesil hikayemiz ya da sosyolojinin yeni haritaları-Mehmet Ocaktan (Karar)
“Türkiye’nin modernleşme macerasıyla birlikte başlayan sosyolojik kırılmalar üzerinden bir okuma yaptığımızda görürüz ki bu ülkenin farklı aidiyet haritalarında yer alan farklı kesimlerin hep bir ‘farklı nesil’ yetiştirme hayali vardır.
Osmanlı’nın ardından Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu genç Cumhuriyet, Türkiye’nin önüne yeni idealler ve yeni hedefler koydu. Yeni başlangıçların, toplumsal anlamda bir takım rahatsızlıkları tetiklemesi son derece doğal. Bu açıdan kuruluş döneminin sıkıntılarını, geçici bir paranteze almakta yarar var.
Ancak biz, Doğu toplumu olmaktan kaynaklanan genetik kodlarımız dolayısıyla ‘ulu hakanlar’ ve ‘ulu önderler’ icat etmeye çok yatkın olduğumuz için nesillerimizi de etiketlemeyi çok seviyoruz. Bu bağlamda Atatürk’ü kutsallaştırarak ona bağlı ‘Kemalist nesiller’ yetiştirmeyi bir ideale dönüştürdük.
Zaman zaman Cumhuriyet’in, ülkedeki dindar-muhafazakar kesimlerin sosyolojisiyle çatışan uygulamaları, doğal olarak başka tür toplumsal kırılmaları da beraberinde getirdi. Özellikle klasik ve portmodern darbe dönemlerinde dindar-muhafazakar kesimler üzerindeki baskıların, hem yeni kutuplaşmalara hem de şiddetli tepkilere yol açtığını biliyoruz.
Ve sonra, 28 Şubat’ın o sisli günlerinin ardından 2002 yılında AK Parti, bir demokrasi umudu olarak iktidara geldi. İşte o gün ‘dindar nesil’ yetiştirme hikayemiz de başlamış oldu.
Aslında bu hikaye genel olarak sağ iktidarların İmam Hatip okullarının sayısını arttırmasıyla başlayan bir hikayeydi. Ama bu hikaye AK Parti ile birlikte daha güçlü bir dindar nesil yetiştirme projesine dönüştü.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
