Bir zamanlar, kimsenin haritada yerini tam olarak bilmediği küçük bir kasaba varmış.
Bu kasaba öyle sıradan bir yer değilmiş; burada yaşayan insanlar, nerede yaşadıklarını adresleriyle değil, zamanla yüzlerine ve bedenlerine işleyen izlerle anlatırlarmış.
İşte bu kasabada beş mahalle varmış. Her biri, orada yaşayanların hayata tutunuş biçimini rüzgâra sessizce fısıldarmış. İnsan, hangi mahallede olduğunu bilmeden de yürüyebilir, gözlerini yansımaya bakarken kendini veya başkalarını o mahallelerin ruhunda bulurmuş.
Peki… bu sabah siz hangi sokakta uyandınız?
“Evet ama”lar mahallesi- Sözlerin uzun adımların kısa olduğu yer
Bu mahallenin evleri birbirine çok yakınmış. İnsanlar sık sık bir araya gelir, uzun uzun konuşur, neyin doğru olduğunu tartışırlarmış. Sosyal medyada fikirlerini paylaşır, toplantılarda ‘buna değer mi’ diye tartışır, planlar yaparlarmış. Ama hiçbir zaman adım atmazlarmış.
Sıra yapmaya gelince, kapıların önünde hep aynı cümle dururmuş: “Evet… ama.”
Bu “ama”, adımların önüne konan görünmez bir taş gibiymiş. Kimse düştüğünü fark etmezmiş; yalnızca neden ilerleyemediğini anlamakta zorlanırmış.
En büyük trajedileri, fikirlerinin hiç teste tabi tutulmamasıymış; dolayısıyla hiçbir zaman gerçekten yaşanmamış olurmuş.
Bu mahallede kimse yanlış yapmazmış. Ama kimse de gerçekten başlamazmış.
“Yaparız”lar mahallesi-Hiç çıkılmamış yollar sokağı
Burası kasabanın en sessiz mahallelerinden biriymiş. Pencerelerin ardında ışıklar geç saatlere kadar yanar, masaların üzerinde defterler, listeler, planlar birikirmiş. Yeni bir dil öğrenmek için en iyi uygulamayı araştırır, ‘bir gün’ başlamak üzere kütüphaneye kaydolur, ama ilk derse hiç katılmazlarmış.
Her şeyin zamanı geldiğinde yapılacağına inanırlarmış. Ama bir türlü “şimdi”ye adım atamazlarmış.
Bu mahallede dizler hep yara bere içindeymiş. Atılmayan adımların yükü zamanla bedenlere çöker; dizlerde kendini belli edermiş.
“Bir gün” en kalabalık gün, ama “şimdi” hep tenha ve sessizmiş.
Hiç çıkılmamış yolların hatırası, en çok burada taşınırmış.
“Keşke”ler mahallesi-Rüzgârın hep geçmişten estiği yer
Bu mahalle, kasabanın en rüzgârlı yeriymiş. Rüzgâr hep geçmişten eser, insanın başını istemeden geriye çevirirmiş.
Burada yaşayanlar sık sık durur, olan bitene bir kez daha bakarmış. Yıllar sonra açıp baktıkları eski bir fotoğraf albümünün veya kapalı bir LinkedIn profilinin önünde, “Keşke o fırsatı değerlendirseydim” diye iç geçirirlermiş.
Zaman geçtikten sonra her şey büyük bir açıklıkla görünürmüş. Kim neyi, ne zaman yapmalıydı; hangi adım nerede atılmalıydı… Cevaplar hep hazırmış. Ne yapılması gerektiğini bilmekte kimse onların eline su dökemezmiş. Ancak bu bilgelik, her zaman iş işten geçtikten sonra tecelli edermiş.
Bu mahallede öğrenmek, duvarlara çarpa çarpa olurmuş. O çarpmaların izleri, alınlarda sessizce dururmuş; derin çizgiler, eski morluklar gibi.
En ağır yükleri, “yapabilirdim” ile “yapmalıydım” arasındaki ince, acılı çizgiymiş. Pişmanlık, bu mahallenin misafiri değil; en eski sakiniymiş.
Gösteriş mahallesi-Her şey var gibi görünür
Burası kasabanın en pırıl pırıl ama en sönük mahallesiymiş. Evler en güzel bahçelerle, en şık perdelerle süslüymüş. İnsanlar bolluk ve rahatlık içinde yaşar, dışarıdan bakınca her şey kusursuz görünürmüş. Yeni model telefonları, pahalı tatil fotoğraflarını paylaşır, ama kimse ‘gerçekten mutlu musun?’ sorusuna samimi bir cevap veremezmiş.
Ama bu mahallenin sakinlerinin elleri doluyken, bakışları boşmuş. Yüzleri pürüzsüz ama ifadeleri silikmiş. Kulakları duyar ama kalpleri hissetmezmiş.
Konfor onları hareketsizliğe, hareketsizlik de derin bir kayıtsızlığa hapsetmiş. Her şeye sahiplermiş gibi durur, ama hiçbir şeyin tadını çıkaramaz, hiçbir şey için gerçekten heyecan duyamazlarmış.
En büyük açlıkları, doyumsuzluk değil; tatsızlıkmış.
Sessizlik, en derin yoksunluğun sesiymiş. Burada yaşamak, altın bir kafeste uyumaya benziyormuş.
“İyi ki yaptım”lar mahallesi-Yola çıkanların aydınlık sokağı
Kasabanın en aydınlık mahallesi burasıymış. Evlerin pencereleri güneşi içeri alır, sokaklarda hafif bir ferahlık dolaşırmış.
Burada yaşayanlar, ne istediklerini bilir ve beklemeden yola çıkarlarmış. Plan yapar, hazır olurlarmış… ama hâlâ bir şeyler eksik olsa bile başlarmış. Çünkü bilirlermiş ki, hiçbir yol sadece düşünmekle yürünmez; yürümek, denemek ve bazen tökezlemek gerekirmiş.
Yanılır, düşer, kalkarlarmış… ve yine de gülümserlermiş. Düşmek onlar için bir çeşit ilerlemekmiş; tökezdiklerinde bile yeni bir şey öğrenirlermiş.
Pencerelerinden sızan ışık, diğer mahallelerde dolaşan Keşkeler’in iç çekmelerini hafifletirmiş; “Yaparız”lar bir gün gelmek ister ama biraz daha hazırlanmaları gerektiğini düşünürlermiş; “Evet-Ama”lar ise gölgelerin kısa, rüzgârın ters estiğinden yakınırmış.
Ama “İyi ki yaptımlar”’lar? Onlar, gülümseyerek yolu gösterir, “gel… düşersen de kalkarsın” der gibiymiş. Ellerinde ağır bir çanta yokmuş; sadece denedikleri her şeyin hafif, tatlı birikimi varmış. Ve bazen, o çantanın en değerli şeyi, hatalarıyla birlikte gelen hikâyeler olurmuş.
En büyük hazineleri, denedikleri ve yaşadıkları her şeyin toplamı olan hafif, gerçek bir çantaymış.
Ve işte o an her şey dururmuş.
Yol, zihinde değil; ancak adım attığında açılır.
Hangi sokakta olduğunu fark ettiğin an, bir sonrakini seçme özgürlüğün de senindir.
Belki de kasabanın tüm sırrı şurada: hangi mahallede olursan ol, asıl mesele, adım atmaktan korkmamaktı.
O anda anlarsın ki:
Her adım, her nefes, sadece yol almak değil; aynı zamanda kendini yeniden yaratmak demekmiş.
Her gün, her an yeniden başlamak mümkünmüş.
Karanlık sokaklar bile, cesur bir adımla aydınlanırmış.
İşte masal tam da o zaman başlarmış:
sen, uyandığın sokağı fark ettiğinde!
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
