İnsan, varoluşunu ve kimliğini anlamlandırabilmek için zaman içinde kendisi hakkında düşünsel bir çerçeve kurar.
Nerede doğduğu, kimlerden geldiği, neleri başardığı ya da yitirdiği, başkalarının gözünde nasıl göründüğü ve gelecekte kendisini nasıl gördüğü gibi pek çok soru bu çerçevenin içini doldurur.
Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar yaşamın farklı parçalarını birbirine bağlayan bir anlatı kurmaya başlar. Duygular, anılar, düş kırıklıkları, korkular, özel ve iş ilişkileri birbirine bağlandıkça, giderek daha tutarlı görünen bir yaşam öyküsü ortaya çıkar. Her öykünün içinden bir “ben” imgesi oluşur, çünkü her insan bir benlik tasarımına gereksinim duyar.
Buradaki yanılsama, zihnin kurduğu bu tasarımı bir süre sonra bir kurgu olarak görmeyi bırakıp onu doğrudan “ben” sanmasıyla başlar.
Sözcük nereden geliyor?
Ego sözcüğü diğer dillere Latince ego ve Eski Yunanca egō (ἐγώ) sözcüğünden yayıldı. Kökeniyse Proto-Hint-Avrupa dilinde “ben” anlamına gelen *eǵom sözcüğüne dayanır. Modern Yunancada da “ben” anlamında egó (εγώ) kullanılır; yaklaşık “eğó” diye söylenir, vurgu son hecededir.
Aslında kökeninde psikolojik bir terim olmayan ego, yüzyıllar içinde “benlik” sorunuyla sarmallandı. Bu dönüşümde Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse varım” ilkesinin payı büyüktür. Bilginin ve varoluşun temelini düşünen özneye dayandıran bu önerme, modern felsefe yolunun da taşlarını döşedi.
Ego kavramı, Freud’un kuramında Almanca “Ich” (ben) kavramıyla daha sistemli bir yer edindi. Freud’un İngilizce çevirileri yoluyla da “ego” olarak dile yerleşti.
Kendini koruma çabası
Ego, deneyimleri düzenleme, gerçekliği değerlendirme, geleceği planlama ve kendimizle dış dünya arasındaki sınırları ayırt etme gibi işlevlerde bize yardımcı olur. Ancak bu yararlı işlevler, kendimizi onunla özdeşleştirme riskini de taşır.
“Ben” tasarımı katılaştıkça, dünyayı giderek daha belirgin bir “ben ve diğerleri” ayrımı içinden değerlendirmeye başlayabiliriz. Bunun bir çıktısı olarak kişi, zihninde kurduğu “ben” imgesini korumaya yönelir.
Özelliklerimizi, yaşadıklarımızı ve çevremizden öğrendiklerimizi bir araya getirerek kafamızda bir “ben” resmi oluştururuz. Bir süre sonra bu resim bize o kadar tanıdık ve doğal gelmeye başlar ki, kendimizi ondan ayrı düşünemeyiz.
Zihin bu yapıyı çeşitli roller, etiketler ve kendimizle ilgili yargılarla sürekli besler: Ben güçlüyüm, ben dirençliyim, ben kırılganım, ben başarılıyım, ben başarısızım ya da ben haklıyım gibi.
Olaylara verdiğimiz tepkilerden doğan bu cümleleri zaman içinde kişiliğimizin bileşenleri olarak benimseriz. “Ali’nin sözlerinden alındım” ile “ben alıngan biriyim” arasındaki sınır yavaş yavaş silinir ve alınganlık, kendimizle ilgili kalıcı bir tanıma dönüşür.
Bu tür tanımlar algımıza yerleştikçe, egonun da bir parçası hâline gelir. Böylece onları sorgulamak yerine savunma eğilimimiz güçlenir.
Benlik algımızla bütünleşme derecemiz arttıkça, ona yönelen eleştirileri kolayca kişisel tehdit olarak yorumlarız. Birisi düşüncemize karşı çıktığında, sanki doğrudan varlığımız sorgulanıyormuşçasına hızla savunmaya geçeriz.
Bu yüzden bazen sıradan bir tartışma, kısa sürede “kim haklı?” yarışına dönebilir. Haksız olduğumuzu fark etsek bile geri adım atmak zor gelir. Oysa bir düşüncemizin yanlış olduğunun anlaşılması, bütünüyle haksız ya da başarısız olduğumuz anlamına gelmez.
Kimliğimizi başarıya, statüye ya da başkalarının hakkımızdaki görüşlerine bağladığımızda, bunlardaki dalgalanmalar bizi de sarsar. Övgüyle değerli, eleştiriyle değersiz hissederiz. Böylece kendi aynamıza bakmak yerine, başkalarının aynasında kendimizi görmeye çalışırız. Ancak değerimizi sürekli dış kaynaklardan doğrulatma beklentisi, özümüzle buluşmamızı zorlaştırır.
Tanıklık edebilmek
Bu döngüye girmemek için atılacak ilk adım, egoyla aramıza küçük bir gözlem aralığı koymak olabilir. Aklımızdan geçen her düşünceyi hemen “ben buyum”, “ben şuyum” diye üstlenmek yerine, olaylara kuş bakışı bakarak bunların yalnızca zihinde beliren birer yorum olduğunu görebiliriz.
Bunu başardığımızda, düşüncelerin içinde sürüklenmek yerine gözlemleyen bir tanık konumuna geçeriz. Düşüncelerin nasıl geliştiğini ve davranışlarımızı nasıl şekillendirdiğini daha net fark ederiz. Bu tür bir farkındalık, yinelenen kalıpları ayırt etmemizi kolaylaştırır. Böylece düşünceleri gerçeğin kendisi olarak değil, zihnin dünyayı yorumlama biçimlerinden yalnızca biri olarak görmeye başlarız.
Yıllar boyunca oluşmuş düşünce örüntülerin bir günde ortadan kalkmasını elbette beklenemez. Ancak onları her yakalayışımız, kendimizle daha duru bir ilişki kurabilmek için yeni bir alan açabilir.
Okyanus ve dalga
Hint düşünce sistemlerinde sık kullanılan okyanus ve dalga benzetmesi bu ayrımı oldukça iyi anlatır. Dalgalar sürekli olarak büyür, küçülür, köpürür ve sonunda çözülür. Düşünceler, duygular, korkular, sosyal roller ve kendimiz hakkında kurduğumuz öz anlatılarımız da buna benzer biçimde değişir.
Bugün bize çok önemli görünen bir konu, birkaç yıl sonra bütün ağırlığını yitirebilir. Yıllarca kendimizi tanımlamak için kullandığımız meslek, ülke, dil, ilişki ve politik kimlikler de zamanla değişebilir.
Okyanus tek bir dalgadan oluşmadığı gibi, insan da tek bir düşünceden, tek bir duygudan ya da tek bir kimlik etiketinden oluşmaz. Dalgalar gerçektir ama geçicidir. Düşünceler ve duygular da gerçektir ama geçicidir. Bir düşüncenin geçici olması, onun sahte olduğu anlamına gelmez. Yalnızca varlığımızın bütünü olmadığını gösterir.
Bir duyguyu evimize gelen bir konuk gibi görmek bu ayrımı anlamayı biraz daha kolaylaştırabilir. Konuk gelir, bir süre kalır ve sonra gider. Ev de gerçektir, konuk da. Ama ikisi aynı olgu değildir. Öfke, korku ya da kırgınlık da gerçektir ama yine de bunların hiçbiri tek başına “ego” değildir.
Egoyla ne ölçüde bütünleştiğimizi fark etmenin değeri burada ortaya çıkar. Doğası gereği değişebilen bir düşünceye, bir duyguya ya da yaşamımızın belli bir döneminde benimsediğimiz kimliğe “işte ben buyum” diye tutunmak zorunda değiliz.
Düşünce ve duyguların gelip geçiciliğin gördükçe, aramıza mesafe koymaya başlarız. Yaşananlarla birebir bütünleşmek yerine, kendimize biraz dışarıdan bakabiliriz. Biz yaşadıkça ego da bizimle olacaktır. Mesele egodan kurtulmak değil, onun her kurgusunu varlığımızın bütünü sanmamaktır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
