Dünya, uzun zamandır bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ama biz ya duymuyoruz ya da duymak istemiyoruz.
Gürültü çok, anlam az. Herkes konuşuyor; kimse gerçekten dinlemiyor. Zaman hızla akarken insanın vicdanı yerinde sayıyor. Belki de sorun dünyanın değişmesi değil; insanın kendini sorgulamaktan vazgeçmesi. Çünkü sorgulamadığımız her şey, bir süre sonra kaderimiz gibi karşımıza çıkıyor.
Bir de her şeyi kendi penceremizden okuma alışkanlığımız var. Irkımız, dilimiz, dinimiz, coğrafyamız, kültürümüz; bize bir kimlik kazandırırken aynı zamanda bir körlük de yüklüyor. Her meseleyi kendi bakış açımıza göre yorumluyor, gerçeği değil işimize geleni görüyoruz. Böyle olunca da anlamaya değil, haklı çıkmaya çalışıyoruz. Dinlemek yerine savunuyor, empati kurmak yerine etiketliyoruz. Herkes haklı, herkes mağdur, herkes öfkeli… Ama sonuçta hep birlikte çuvallıyoruz. Çünkü ortak bir vicdan oluşturmadan, birbirimizin hikâyesini duymadan, dünyayı yalnızca kendi doğrularımızla açıklamaya kalktığımızda sorunları çözmek yerine onları daha da derinleştiriyoruz.
Dünya bugün paslı bir makine gibi çalışıyor. Dişliler gıcırdıyor ama kimse sesi duymak istemiyor. Kirli politikalar, örtülmüş gerçekler ve sürekli ertelenen adalet, insanın zihninde bitmeyen bir uğultuya dönüşüyor. Böyle zamanlarda insan kalabalıktan kaçar; bir patikaya, bir ağacın gölgesine, bir rüzgârın içine sığınmak ister. Şu bir gerçek ki doğa yalan söylemez. “Bekle” der. Ne beklediğini bilir, ne zaman vazgeçeceğini de… Doğada beklemek ile vazgeçmek arasında bir çelişki yoktur.
Tohum toprağın altında bekler; ama bu bekleyiş hareketsiz değildir. Kök salar, çatlar, içten içe genişler. Çünkü doğada beklemek, yönü olan bir süreçtir. Tohum neyi beklediğini bilir: ışığı, suyu, zamanı. Bu yüzden beklemek onda bir duraklama değil, gizli bir harekettir. Göç eden kuşlar, fırtına çıktığında yön değiştirir ama durup sonsuza kadar beklemezler. Çünkü beklemek onlar için tehlikelidir. İnsan ise çoğu zaman fırtınanın dinmesini beklerken yönünü kaybeder. Oysa bazen yön değiştirmek, beklemekten daha koruyucudur. Beklemek her zaman sabır değildir; bazen kararsızlığın uzun sürmüş hâlidir.
Bir nehir, önüne kaya çıktığında durmaz. Yolunu değiştirir, kayayı aşındırır ya da etrafından dolanır. Nehir vazgeçmez ama eski yolunda da ısrar etmez. İnsan ise çoğu zaman önüne çıkan engeli kader sayar. Bekler. Bekledikçe içindeki akış yavaşlar. Durgun su nasıl kokmaya başlarsa, yönsüz bekleyiş de insanın içini ağırlaştırır.
İnsanda beklemek çoğu zaman yönünü kaybetmiş bir duraklamaya dönüşür. İnsan, neyi beklediğini adlandıramadığında bekleyiş içini boşaltır. Zaman geçer ama kişi ilerlemez. Huzuru, mutluluğu, sevgiyi, özgürlüğü bekler. Beklemek tek bir anlam taşımaz; onu yorumlayan bakış kadar çoğalır. Hümanist için beklemek umut ve sevgidir; insan, bekleyerek başkasına yer açar, gelecekteki karşılaşmaya inanır. Varoluşçu için ise beklemek, doğum ve ölüm arasındaki iki uçta salınır. Ya henüz olunmamış bir şeye yönelmektir ya da hiç gelmeyecek olanla yüzleşmeyi ertelemektir. İyimser için beklemek, daha iyi bir hayat düzeninin hazırlığıdır; henüz kurulmamış ama mümkün olan bir yaşamın hayalidir. Filolog için beklemek bir yolculuktur: sözcüklerin, anlamların ve zamanın içinden geçen uzun bir yürüyüş. Psikolog için beklemek, zihnin gerilim alanıdır; umut ile kaygı arasındaki ince denge. Psikiyatri hastası içinse beklemek bazen paranoyaya dönüşür; gelmeyen şey tehdit, gecikme tehlike gibi algılanır.
İnsanın bir başkasına benzemeyen yaşam öyküsünde beklemeyi hayatın kendisi olarak okuyanlar vardır; onlara göre yaşam zaten sürekli ertelenmiş sahnelerden oluşur. Sabri tükenen, yokluğuna dayanamayan biri içinse beklemek artık bir durum değil; gelmeyen kişi ya da sevgilidir. Beklenen şey somutlaşır, neredeyse bir varlık kazanır. Yokluğuyla da acı verir.
Belki de sorun beklemek değildir. Sorun, neyi beklediğini bilmeden beklemektir. Doğa bunu yapmaz. Hiçbir canlı, adı konmamış bir beklentiyle kendini tüketmez. İnsan ise bazen beklemeyi bir kimliğe dönüştürür; vazgeçtiğini fark etmemek için. İşte tam burada beklemek, sessizce vazgeçmeye dönüşür.
İnsan çoğu zaman beklemeyi erdem, vazgeçmeyi kader sanır. Hayat, alınmayan kararların, ertelenmiş adımların tortusuyla ağırlaşır. Seçmekten korkan insan beklemeye sığınır; ama beklemek her zaman masum bir durak değildir. Bazen beklemek, hareket edemeyen bir ruhun kendine kurduğu sessiz bir hapishanedir.
İşte tam bu noktada şu soru yankılanır:
“Bekleyince mi pişman oluruz, beklenmeyince mi?”
Bu soru bir cevap aramaz; insanın omuzlarına bırakılmış bir yük gibidir. Hangi kapıyı açarsak açalım, ardında pişmanlığın gölgesi bekler. İnsan, yanlış yapmaktan değil; yanlış yapacağını bilerek seçmekten yorulur. Bu yorgunluk, bekleyişle kendini gizler. Zamanla beklemek, vazgeçmenin kılık değiştirmiş hâline gelir. Tıpkı kurumuş bir nehrin hâlâ kendini su sanması gibi.
Hayatta bekleyiş çoğu zaman umut değil, ertelemedir. İlişkilerde sevdiğimiz insanın değişmesini, inançta işaretlerin gelmesini, kariyerde şartların düzelmesini, acıda kendiliğinden iyileşmeyi bekleriz. Oysa bekledikçe zaman değil, biz aşınırız; umut kökünden zayıflar, cesaret paslanır, acı şekil değiştirir. İnsan kendini durarak değil, hareket ederek bulur. Bazı şeyler gelmez; çünkü gelmeleri için önce bizim yürümemiz gerekir.
Belki de insanın doğadan öğrenmesi gereken en basit ama en zor ders şudur:
Beklemek, ancak içinde hareket varsa hayattır. Hareket yoksa bekleyiş sadece gecikmiş bir vazgeçiştir. Unutmayın, doğa hiçbir zaman gelmeyecek bir bahar için kendini tüketmez. Sizde, durduğunuz yerde beklemeyi bırakıp yola çıktığınızda, kendi baharınızı yaratabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
