Netflix’te kısa süre önce yayına giren “Amerika Deneyi” (The American Experiment), ABD’nin bağımsızlığını kazanma ve demokrasiyi kurma macerasını anlatıyor.
Brian Knappenberger’in yönettiği, Tom Hanks’in yapımcıları arasında yer aldığı beş bölümlük belgesel, ABD’nin 4 Temmuz’da kutlayacağı 250. kuruluş yıl dönümü nedeniyle hazırlanmış Amerikan Devrimi’nden başlayarak Bağımsızlık Bildirgesi’nin hazırlanışını, Anayasa’nın yazım sürecini ve ilk başkanlık dönemlerini ele alan yapım, “Bir halk kendi kendini gerçekten yönetebilir mi?” sorusunu merkeze alıyor.
Belgesel, Amerika’nın doğu kıyısındaki 13 koloninin Britanya İmparatorluğu’na karşı isyan ederek Amerikan Devrimi’nin (1765-1789) ateşini yakmasıyla başlıyor. Ekonomik sıkıntılar yaşayan Britanya, çareyi Amerika’daki sömürgelerine ağır vergiler koymakta bulmuştur. Sömürgeler belki her şeye rağmen vergileri kabullenmeye hazırdır ama karşılığında parlamentoda temsil edilmek ister. Britanya’nın sonunda Amerika’yı kaybetmesinin belki de en önemli nedeni, Londra’da masa başında alınan kibirli kararların gerçek hayatta karşılığı olmamasıdır.
Temsil talebi kabul edilmeyince sömürgelerde yaşayanlar silahlı isyan başlatır. Bu süreçte iki kritik gelişme yaşanır: Birincisi, Amerika’ya 16. yüzyılda getirilen siyah köleler de Kıta Ordusu saflarına katılır. İkincisi, Kızılderililerin (yerliler) çoğunluğu, isyan sırasında topraklarını korumanın tek yolunun Amerikan kolonilerini durdurmak olduğunu düşündükleri için Britanya’nın yanında yer alır. Ama sonuçta hem siyahlar hem de Kızılderililer kaybedecektir.
Britanya ile savaş için kurulan Kıta Ordusu’nun başına 1775 yılında George Washington getirilir. Washington aslında önceleri Britanya Ordusu’nda gönüllü görev yapan bir subaydır. Maaşlı bir subay olmak için yaptığı başvurunun reddedilmesi belki de tarihin akışını değiştirir.
Bir yıl sonra, 4 Temmuz 1776’da, Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan ve “bütün insanların eşit yaratıldığı” ilkesine dayanan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi kabul edilir ve 13 koloni, Britanya ile tüm bağlarını kopardığını dünyaya ilan eder.
Ancak, dağınık, deneyimsiz, disiplinsiz, donanmasız ve az sayıda silaha sahip olan Kıta Ordusu Britanyalılar karşısında arka arkaya yenilgiler alır. Tek çare güçlü bir müttefik bulmaktır; o müttefik de Britanya’nın can düşmanı Fransa’dır. Benjamin Franklin Fransızları ikna etmeyi başarır, böyle savaşın rengi değişir ve Kıta Ordusu kazanır, Britanya sömürgelerini kaybeder. (Belirli bir yaşın üstündekiler Teksas ve Kaptan Swing gibi çizgi romanlarda sömürgeci Britanya askerlerinden “kırmızı urbalılar” diye söz edildiğini hatırlayacaktır.)
4 Temmuz 2026’da 250. yılı kutlanan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi resmen Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran belge niteliğinde. Bildirge, sadece ABD’nin doğuşunu simgelemekle kalmamış, aynı zamanda dünya genelindeki insan hakları ve özgürlük hareketleri, özellikle de Fransız Devrimi için ilham kaynağı olmuş.
Savaşı kazanarak bağımsızlığını elde eden koloniler ortak bir devlet kurma sürecini başlatır.
Amerikan filmlerinde ve dizilerinde sıkça “kurucu babalar” diye bir terim geçer. Kastedilen 1787 yılında ABD Anayasası’nı hazırlayan Kurultay’ın üyeleridir. 13 eyaletin temsilcileri arasında öne çıkan yedi kişi vardır: George Washington, Thomas Jefferson, Benjamin Franklin, John Adams, Alexander Hamilton, James Madison ve John Jay.
“Kurucu babalar” ABD Anayasası’nı hazırlamak amacıyla 25 Mayıs-17 Eylül 1787 tarihleri arasında Pensilvanya’da toplanır. Rhode Island delege göndermeyi reddettiği için 12 eyaletten 55 delege neredeyse dört ay boyunca gece gündüz yeni devletin temellerini atmak için çalışır. 1787 yılına göre inanılmaz ilerici fikirlerin ortaya atıldığı beyin fırtınaları çok tartışmalı geçer. Yine de, herkesin eşit olduğu bir ülke kurmak isteyen eyaletler, kölelikten vazgeçmeyen güney eyaletleri karşısında geri adım atmak zorunda kalır. Böylece, vatanları için savaşan siyahlar kölelikten kurtulamaz, kaybeden diğer bir grup da yerliler olur.
Sonunda, James Madison’ın taslağını sadece 3.5 günde yazdığı anayasa kabul edilir ve günümüzde de uygulanan Amerikan siyasi sisteminin temelleri atılır. Örneğin, kuvvetler ayrımından başkanın doğrudan halk tarafından değil de Seçiciler Kurulu tarafından seçilmesine kadar pek çok kritik karar bundan 250 yıl önce alınır.
Yorumlar ve eleştiriler
Çok sayıda tarihçi ve siyaset uzmanın yanı sıra Albert Gore ve Hillary Clinton gibi politikacılarla yapılan söyleşilere de yer veren belgesel, Amerikan demokrasisinin güçlü ve zayıf yönlerini tartışmaya açıyor.
Yapımcılar, Amerikan tarihini övmek yerine başarıları ve çelişkileri birlikte ele almaya çalışmış. “Amerika Deneyi”, bağımsızlık, özgürlük ve anayasal düzen gibi idealleri anlatırken kölelik, yerli halkların uğradığı haksızlıklar ve siyasal kutuplaşma gibi karanlık sayfaları da görmezden gelmemiş. The Guardian gazetesi, belgeselin ikinci bölümden itibaren izleyiciyi hem entelektüel hem de ahlaki açıdan düşündüren bir yapıya kavuştuğunu yazıyor. The Times ise diziyi “keskin ama akademik” bulsa da, Amerikan demokrasisinin hâlâ devam eden bir deney olduğunu başarıyla anlattığını belirtiyor.
Eğer Amerikan tarihine aşina değilseniz, her biri neredeyse iki saat süren beş bölüm boyunca bilgi bombardımanına tutulmaya hazır olmanız gerekiyor.
Eleştirmenlerin ortak görüşü, canlandırmalarla durağanlığı kırmaya çalışan yapımın günümüz Amerikan demokrasisini anlamak isteyenler için önemli ve zamanlaması başarılı bir çalışma olduğu yönünde.
Görsel: Netflix
***
Diğer Netflix değerlendirmeleri için tıklayın
***
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
