Beğenilme arayışı, kişinin öz güvenini ve benlik algısını içten içe kemiren sinsi bir yanılgıdır.
Bu tablonun temelinde genellikle öz güven eksikliği, bir gruba ait olma isteği ve çocukluktaki sevgi yoksunluğundan doğan “herkesle iyi geçinme” refleksi yatar.
Öz güveni düşük bireyler değerlerini içsel kaynaktan beslemek yerine, dışarıdan gelen tepkilere göre belirler. Eğer çevreleri onlardan memnunsa, kendilerini “değerli” hissederler. Bu da “çatışmadan kaçınma” isteğini doğurur çünkü tek bir kişiyle bile kötü geçinmek, aidiyet algısını sarsmaya yetebilir.
Bu durum zaman içinde bir alışkanlığa dönüştüğünde birey, kendi isteklerini, değerlerini ve duygularını yok saydığını, ertelediğini fark edemez hale gelir. Çocukluktan süregelen beğenilme arayışı, ilişkilerde sürekli bir “aferin” duyma ve övgü toplama tutkusuna dönüşür.
Ne var ki bu arzu, kişiyi başkalarının değer yargılarına bağımlı kılar ve beğenilmeme, onaylanmama kaygısına karşı savunmasız bırakır. Kaygı gitgide büyüdükçe, kişi artık “gerçek kendisi gibi” davranmakta zorlanmaya başlar.
Bunun sonucunda sosyal ilişkilerde bireysel özgünlük yavaş yavaş silinir, yerine, başkalarının beklentilerine göre ayarlanan, daha hesaplı bir iletişim stili yerleşir. Böylece ilişkiler yalnızca beğenilme, ilgi çekme ve övgü toplama amacı güden yapay bir gösteriye dönüşür.
Bu yapaylıktan kurtulmanın yolu onay arayışını bastırmak değil, onu fark edip yönetebilmektir. “Acaba beğenilecek miyim” kaygısı belirdiğinde, bu duyguyu direnç göstermeden kabul edip odağımızı yeniden kendi değerlerimize çevirebiliriz. Dışarıdan gelecek onayın yerini kendi içsel pusulamız aldığında, ilişkilerimizde çok daha doğal, özgür ve dik bir duruş sergilemeye başlarız.
Kirli cam temiz görüntü vermez
Dış dünya ile iç dünyamız arasındaki bulanıklığı anlamak için “kirli cam” benzetmesinden yararlanabiliriz. Kirlenmiş bir pencereyi ya da gözlük camını sildiğimizde dışarıdaki görüntü birdenbire netleşir. Ancak burada aslında değişen dış dünya değil, bizim onu görme biçimimizdeki düzelmedir.
Dış dünyayı keşfe çıktığımız gibi, rotayı kendi içimize çevirdiğimizde de benzer bariyerlerle karşılaşırız. Algımızın önüne yığılan yıllanmış tortular; yalnızca içselleştirilmiş önyargıların değil, kültürel kalıpların ve yanılgıların da birikimidir.
Benliği gölgeleyerek aslından uzaklaştıran bu katmanlar, ancak bilinçli bir “temizleme ve sadeleştirme” eylemiyle aşılabilir. Bu bağlamda, benliğin üzerini örten yanlış özdeşleşmeleri fark etmek, araya mesafe koymak ve gerektiğinde bu bağları gevşetmek önemli.
Örneğin “ben kaygılı biriyim” dediğimizde, geçici bir duyguyu kimliğin merkezine monte ederiz. Oysa “şu an içimde kaygı var” demek, deneyimi “ben” olmaktan çıkarır. Bu yolla, gerçekliği yadsımamış ve kendimizi daraltmamış oluruz. Böylelikle içsel saydamlık arttıkça, kişi kendini daha duru bir açıklıkla görmeye başlar.
Esasen içgörünün netleşmesinin önündeki en büyük engel, geçici süreçlerin benliği kalıcı kıldığını sanmaktır. Oysa beden halleri, düşünceler, duygular, hatta nefesin hızı bile sürekli bir değişim içindedir. Bu değişken akışların hiçbiri, doğaları gereği tek başına benliğin dayanağı olamaz. Ancak buradaki sorun bu katmanların varlığı değil, onları nihai kimlik sanarak onlarla bütünleşmektir.
Değişken bir sürece “ben” damgası vurulduğunda, ister istemez savunmacı ve kırılgan bir kimlik oluşur. Bu kimlik, dayanağı kalıcı bir öz değil geçici hâller olduğu için en küçük değişimde bile kolayca sarsılır. Zihin de bu sarsıntıyı dengelemek için kontrol, haklılık ve onay arama çabalarıyla örülü bir koruma kalkanı üretir.
Ancak bu kalkan, kırılganlığı içeriden onarmak yerine dışarıdan destek aramaya yaslandıkça, bireyin onay arayışını da beslemeyi sürdürür. Böylece bu arayış zamanla kendiliğinden bir reflekse dönüşür ve kişi bir öz tutsaklık kurduğunu fark edemez hale gelir.
Bu sayede ilişkiyi taşıyan motivasyon da köklü bir değişim geçirir. Sürekli kendini kanıtlama çabası azalır, ilişkiler daha içten, gerçek ve doyurucu bir zemine oturur. Buradaki temel dayanak artık, benliği oluşturan etiketlerin ötesinde duran yalın anlayış, yani bir arı bilinç hâlidir.
Çocukluktan gelen koşullanmalar
Bilinç doğası değişken değildir ancak geçmişin yükü ile günlük yaşamın yoğunluğu onu kolayca gölgeleyebilir. Bu gölgelenmenin önemli bir nedeni, erken çocukluk döneminden itibaren işleyen koşullu öğrenme düzenekleridir.
Erken yaşlarda belleğimize yerleşen “-meli, -malı” gibi zorunluluk kalıpları ve geleneksel beklentiler, yetişkinlikteki seçimlerimizi yönlendiren görünmez işleyişlere dönüşebilir. Kişi, özgürce karar verdiğini sansa da çoğu kez farkında olmadan içselleştirilmiş yönlendirmelerin etkisiyle hareket eder.
Koşullu öğrenmenin etkisini azaltmanın belki de en etkili yolu, çocuklarda özerklik yetkinliğini geliştirmektir. Zamanında ve yaşa uygun karar alma pratiğiyle büyüyen çocuk, yetişkinlikte karşılaştığı dayatmalara karşı daha yüksek direnç gösterir.
Ancak karar alma alışkanlığını zamanında edinemeyen bireyler, sınırlarını korumakta zorluk yaşarlar. Bu yetersizliği maskelemek ve dışarıdan güçlü görünmek amacıyla egoyu şişirip onun arkasına gizlenmeye, yapay bir benlik kabuğu oluşturmaya çalışırlar. Ne var ki bu strateji, aslında dışsal onay bağımlılığını daha da pekiştirir.
Bu noktada anne babanın tutumu ve sözleri önemli yer tutar. Anne babaların çocuğa sevgiyi koşullara bağlayan iletiler vermesi, örneğin “şunu yaparsan seni daha çok severiz” gibi, çocuğun zihninde öz değerin dış onayıyla ölçüldüğü gibi bir örüntü oluşturur.
Bu örüntü, yaşlılıkta bile dışarıdan övgü arayışını diri tutar, savunma ve kendini kanıtlama kısır döngüsü sürüp gider. Beğenilme arayışından özgürleşmek için kendi değerlerimizi keşfetmek ve sadık kalmaktan, bizi dış onayın esaretinden kurtarır.
İşte bu döngüyü kırmak için 8 düşünce egzersizi:
1-Başkalarının düşüncelerini değil, yalnızca kendi tepkilerimi yönetebilirim
2-Başkalarının yargıları benim gerçeğim değil, iç huzuruma dokunamaz
3-Herkes beni anlayıp haklı bulmak zorunda değil; bu normal
4-Hep haklı çıkmak zorunda değilim, sessiz kalabilmek bir erdemdir
5-Yargılanmaktan korkmadığım an, özgürleşmeye başladığım andır
6-Dışarıdan alkış değil, kendi vicdanımdan onay beklerim
7-Beklentilere göre değil, değerlerime göre yaşamayı seçiyorum
8-Ölümden başka hiçbir sorun çözümsüz değildir
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
