Ukrayna üzerinde 17 Temmuz 2014’te düşürülen Malezya Havayolları’na ait MH17 sefer sayılı uçakta annesini kaybeden Hollandalı-İranlı yönetmen Maarten de Schutter, yıllarca konuşamadığı acısını “My Sweet Child” (Canım Evladım) belgeseliyle anlattı.
Yönetmen, filmin aslında planlanmış bir proje olmadığını, annesine ait fotoğraf ve video arşivini düzenlerken kendiliğinden ortaya çıktığını söyledi.
Hollandalı AIDS aktivisti ve feminist antropolog Martine de Schutter, 17 Temmuz 2014’te Ukrayna’nın doğusunda düşürülen Malezya Havayolları’nın MH17 sefer sayılı uçağında yaşamını yitirmişti. Olay sırasında 15 yaşında olan oğlu Maarten de Schutter, aradan geçen yaklaşık dokuz yıl boyunca annesi ve yaşadığı kayıp hakkında neredeyse hiç konuşmadığını anlattı.
Uluslararası soruşturma ekipleri, MH17’nin Rus yapımı Buk hava savunma sistemiyle, Moskova destekli ayrılıkçıların kontrolündeki bölgeden vurulduğu sonucuna ulaşmıştı. Saldırıda uçaktaki 298 kişinin tamamı hayatını kaybetmişti, bunların 196’sı Hollanda vatandaşıydı. Hollanda mahkemesi 2022 yılında iki Rus ve bir Ukraynalıyı gıyaben suçlu ilan etmişti.
The Moscow Times’a konuşan Maarten de Schutter, belgeselin ortaya çıkış sürecini şöyle anlattı:
“Annem öldükten sonraki ilk dokuz yıl boyunca bu konu hakkında neredeyse hiç konuşmadım. Hayatımı normal şekilde sürdürmeye çalışıyordum. Daha sonra aile fotoğrafları ve videolarına ilgi duymaya başladım. Başlangıçta amacım sadece elimizdeki fotoğraf, video ve belgeleri dijital bir arşive dönüştürmekti.”
Eski görüntülerle yeniden karşılaşmanın kendisi için son derece sarsıcı olduğunu belirten yönetmen, bu duygularla baş edebilmek için yaratıcı üretime yöneldiğini söyledi ve “Küçük çizimler yapmaya ve beni derinden etkileyen görüntüleri seçmeye başladım. O küçük yaratıcı denemeler zamanla filme dönüştü” dedi.
De Schutter, filmin temel amacının siyasi bir mesaj vermek değil, annesinin yaşamını insanlara tanıtmak olduğunu vurguladı.
Belgeselin en dikkat çekici yönlerinden biri de aile arşivinden yararlanılması.
Yönetmen, annesinin kendisine sekiz yaşındayken ilk kamerasını hediye ettiğini ve çocukluğundan itibaren görüntü çektiğini anlattı.
Ancak arşivin büyüklüğü karşısında şaşkına döndüğünü söyleyen de Schutter, “Yaklaşık 70 fotoğraf albümü ve onlarca VHS kaseti vardı. Kasetlerin içeriğini bilmiyordum. Her birini baştan sona izleyerek dijital ortama aktarmam gerekti. Annemle ilgili ne göreceğimi önceden bilmiyordum” dedi.
Annesinin eğitimini tamamladıktan sonra uzun yıllar yurt dışında yaşadığını belirten yönetmen, bu nedenle aile bireylerinin birbirlerine göndermek için hayatlarının her anını kayda aldıklarını söyledi.
Belgeselde son derece kişisel görüntülerin yer almasının başlangıçta kendisini tedirgin ettiğini belirten de Schutter, aylarca bu görüntüleri paylaşmaya hazır hissetmediğini söyledi ve “İlk altı ay boyunca bunu paylaşmak bana çok zor geldi. Bugün filmle gurur duyuyorum. İnsanların annemi tanıması ve onu kalplerinde yaşatması, görüntülerin ne kadar kişisel olduğundan çok daha önemli” dedi.
De Schutter, belgeselin izleyicilerde nasıl bir etki bırakmasını istediği sorusuna şu yanıtı verdi:
“Bu film sevgi üzerine. Sevdiğimiz insanları hatırlamak ve onları bir şekilde kalbimizde yaşatmaya devam etmek üzerine. Evet, savaşlardan ve baskılardan söz ediyoruz ama aslında insanların büyük siyasi olayların sıradan insanların ve onların sevdiklerinin hayatlarını nasıl değiştirdiğini hissetmelerini istiyorum.”
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
