“Bu devirde en çok Azrail’e güveneceksin; en azından niyeti belli…”
Bu söz ilk duyulduğunda sert bir sitem, yorgun bir kara mizah gibi gelir kulağa. Fakat biraz durup düşünüldüğünde, ölüme duyulan bir özlem değil, insana duyulan derin bir kırgınlık olduğu anlaşılır. Bu cümle aslında çağımızın en sessiz ama en ağır krizini anlatır: Güven krizini. İnsan çoğu zaman ölümden değil, belirsizlikten korkar. Ölümün ne yapacağı bellidir. Ne zaman geleceğini bilmeyiz ama geldiğinde canı alacağını biliriz. Pazarlık yapmaz, yalan söylemez, rol yapmaz, kimseye ayrıcalık tanımaz. Zenginle fakiri, makam sahibiyle sıradan insanı ayırmaz. Bu pazarlıksız, maskesiz ve tarafsız haliyle ölüm, çoğu insandan daha dürüst görünür.
Oysa insan öyle değildir. Yüzüne gülüp arkandan konuşabilir, dost gibi görünüp çıkarı için seni yarı yolda bırakabilir, sevgiyi ve merhameti bile menfaatin dili haline getirebilir. Günümüzde güveni asıl yok eden şey kötülüğün kendisi değil, iyilik kılığına girmiş kötülüktür. Açıkça düşman olan insana karşı tedbir alırsın, ona göre mesafe koyarsın. Seni en derinden yaralayan, hiç düşman gibi durmayan düşmandır. Tarihin en unutulmaz acılarının hep en yakınlardan gelmesi tesadüf değildir.
Modern zamanların en büyük yoksulluğu para değil, güvendir. Teknoloji geliştikçe insanlar birbirine bir tık kadar yaklaşırken kalpler birbirinden uzaklaştı. Milyonlarca insan aynı ekranın ışığında toplanıyor ama kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor. Sosyal medya bize hayatı değil, hayatın filtresini gösterdi. Kurgulanmış mutluluklar, yapay gülümsemeler, gösterilmek için yaşanan ilişkiler insanın gerçek yüzünü görünmez kıldı. İnsan artık olduğu kişi gibi değil, görünmek istediği kişi gibi yaşamaya çalışıyor. Bu yüzden bugün evlerin kapısından çok kalplerin kapıları kilitli. Bu çağın putu imaj oldu, kurbanı ise karakter. Oysa güven kusursuz olmaktan doğmaz, tutarlı olmaktan doğar. Hata yapan bir insana yeniden güvenilebilir, sürekli maske değiştiren bir insana güvenmek neredeyse imkansızdır.
Nörobilim de bu kadim sitemi doğrular. İnsan beyni sürekli çevresini tarar ve bilinçsizce tek bir soru sorar: Karşımdaki güvenli mi? Beyindeki amigdala en küçük tehdidi bile algılamaya çalışırken, geçmişte yaşanan her ihanet hafızada bir iz bırakır. Bu yüzden güveni sarsılan insanın yeniden güvenmesi zorlaşır, sadece kalbi kırılmamıştır, beyni de kendini korumayı öğrenmiştir. Bir yanda bizi birbirimize bağlayan oksitosin, diğer yanda bizi tetikte tutan kortizol arasında bitmeyen bir mücadele vardır. Sürekli kaygı üreten bir toplumda ibre hep korkudan yana döner. Evrimsel psikoloji de aynı gerçeği başka bir dille anlatır. Kalabalık şehirlerde yaşıyor olabiliriz ama beynimiz hâlâ küçük bir kabilede yaşıyor. Milyonlarca yıl boyunca güvenmek hayatta kalmak demekti, yanlış kişiye güvenmek ise ölüm demekti. Bugün yeni tanıştığımız bir insanı birkaç saniye içinde süzmemiz, ses tonunu, bakışını, beden dilini farkında olmadan analiz etmemiz bu yüzden tesadüf değildir. Biz modern elbiseler giymiş mağara insanlarıyız ve hâlâ o eski tehlike ve güven mekanizmalarını taşıyoruz.
İşin en sarsıcı katmanı ise insanın kendi içindedir. İnsanın en çok korktuğu şeyin başkalarının karanlığı değil, kendi içindeki karanlık olduğu görülür. Bastırılan öfke, kıskançlık, kibir ve sahip olma hırsı yok olmaz, sadece kılık değiştirir. Bazen en dindar cümlenin içinde, bazen en yardımsever görünen elin içinde saklanır. Kendi gölgesiyle yüzleşmeyen insan, dışarıdaki herkesi potansiyel bir tehdit olarak görür. İşte Azrail’in güvenilir görünmesinin sırrı da buradadır, onun gölgesi yoktur, maskesi yoktur, olduğu gibidir. İnsanın bitmeyen arzuları da güveni çürütür. Daha fazla para, daha fazla güç, daha fazla görünür olma isteği, ilişkileri bir çıkar hesabına dönüştürür. Hırs büyüdükçe sadakat küçülür. İnsan, insanı bir amaç olarak değil, bir araç olarak görmeye başladığında ahlak zedelenir. Bugün insanlar birbirini olduğu gibi değil, sağlayacağı fayda kadar değerli görmeye başladığında, güven en kıt kaynak haline gelir.
Topluma bakınca bu krizin izlerini her yerde görmek mümkün. Sözleşmeler uzuyor çünkü söze itibar kalmadı. Kameralar çoğalıyor. Sebebi vicdan zayıfladı. Şifreler karmaşıklaşıyor. Dürüstlük basitleşti. Hukuk kocaman bir binaya dönüşüyor. Ahlak küçülüyor. Kurallar çoğalıyor ama güven geri gelmiyor. Güven maddelerle değil, manayla inşa edilir. Doğaya bakıldığında ise bambaşka bir manzara görülür. Yağmur yağacağını gizlemez, rüzgar eseceğini inkar etmez, sonbahar yaprak dökeceğini saklamaz, güneş doğacağını unutturmaz. Ölüm de niyetini gizlemez. Niyetini gizleyen tek varlık insandır ve bazen kendini bile kandıracak kadar ustaca gizler.
Başkalarının nasıl davranacağını kontrol edemeyiz, kontrol edebileceğimiz tek şey kendi karakterimizdir. Gerçek güven herkesin dürüst olacağına dair saf bir inanç değildir, asıl güven dünya ne kadar eğrilirse eğrilsin kendi doğrusunu eğmemektir. Karakter kimsenin görmediği yerde de aynı insan kalabilmektir. Tasavvuf ise meseleyi bir kat daha derinden ele alır ve en büyük düşmanın dışarıdaki insanlar değil, içerideki nefis olduğunu söyler. Nefis biriktirmek ister, kalp paylaşmak ister, nefis üstün gelmek ister, kalp huzur bulmak ister. Kendini tanımayan insan başkasını da doğru tanıyamaz, iç dünyasında sürekli savaş halinde olan biri dış dünyada da herkesten şüphe eder ve iç huzuru olmayanın dışarıya güven vermesi de zorlaşır.
“Bu devirde en çok Azrail’e güveneceksin; en azından niyeti belli” sözü bir övgü değil, bir aynadır. Mükemmel insanlarda değil, sözüyle özü bir olan insanlarda güvenin yaşadığını hatırlatır. İnsan hata yapabilir, düşebilir, yanılabilir, bunların hepsi insanidir. Dürüst olduğu sürece yeniden ayağa kalkabilir. Asıl tehlike hata yapmak değil, bir ömür boyu maskeyle yaşamaya alışmaktır. İnsanın öğrenmesi gereken ilk erdem, başkalarının güvenini nasıl kazanacağımız değil, nasıl güvenilir bir insan olabileceğimizdir. Bu dünyada bırakılabilecek en büyük servet para, makam ya da şöhret değildir. Ardında “O, niyeti belli olanlardandı, sözüne güvenilirdi” cümlesini bırakabilmektir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
