Kendi kimliğine ihanet etmeye başladığında bıraktım ama gençliğimde düzenli Cumhuriyet okurdum. Bu gazetenin iki yazarının ise fikrinden çok dilinden etkilenirdim.
Birincisi Mustafa Ekmekçi idi. “Satır arası okumak” lafına ve bu lafın hakkını vererek satır arası yazmasına bayılırdım. İkincisi ise Mustafa Balbay idi. Artık ağzıyla kuş tutsa ilgimi çekmiyorsa da, onun da kelime türetmesine bayılırdım; ya iki kelimeyi birleştirir ya ses benzerliği yakalar hakikaten çok güzel kelimeler türetirdi. Hâlâ yapıyor mu bilmem.
Şimdilerde sosyal medyada Yiğit Hadi İrde isimli biri “NerdenGeliyo” diye bir video serisiyle kelimelerin kökenlerini açıklıyor. Bilgim yetmediği için bazı açıklamalarına pek aklım yatmıyorsa da bence emek yoğun ve oldukça ilginç bir çalışma sürdürüyor. Etimoloji ilginizi çekiyorsa videolarını izlemelisiniz. Aynı adla yayınladığı kitabını da okuyabilirsiniz.
Onun bir videosunda “güzeltmek” diye bir kelime duyunca kelime türetme hikayesi aklıma düştü. Yiğit Hadi İrde’nin de dediği gibi düzeltmek ve güzelleştirmek kelimelerinin birleşimi olan güzeltmek kelimesi yaygınlaşsa ne güzel olur. Geri ve zekâ kelimelerinin birleşerek gerzek oluşu gibi yani. Düzeltmeyi güzelleştirme amacıyla yapmayı dile getiren bu kelimeyi ben gerçekten çok beğendim. Hayatımıza daha fazla güzellik katmaya katkısı olur umuduyla.
Amerikalılar bunu çok yapıyorlar. Mesela “vacation” tatile çıkmak, “stay” ise (buradaki bağlamıyla) evde kalmak, ikisini birleştirip “staycation” yapmışlar. Bir yere gitmeden tatil yapmak anlamında. Ancak “staycation” evde oturmak anlamına gelmiyor, o zaman yeni bir kelime gerekmezdi zaten. Sanki turist olarak gelmişsin gibi kendi mahalleni ya da şehrini merakla gezmek anlamına geliyor. Girmediğin sokaklarında dolaşmak, gitmediğin müzelerine gitmek falan. Hatta bazen ev yerine yakınlarındaki bir otelde kalıyorlar ki hem tatilde olduklarını hissetsinler hem de evin rutininde boğulmadan rahatça gezebilsinler. Başka yere gitmek için yolda harcanacak para ve zamandan tasarruf ederek tatil yapmaya “staycation” diyorlar yani. Yaşadığımız şehre ilk kez gelmişiz gibi yaklaşabilmek, kanıksadığımız için dönüp bakmadığımız bazı özelliklerini irdelemek hepimizin öğrenmesi ve yapması gereken bir şey olduğundan ben bu kelimeyi de çok beğendim. (Bu arada Türkiye’de müzeler öğrenciler ve emekliler için ücretsizmiş. E-Devlet’ten girip telefonunuza sanal müze kartı indirebiliyormuşsunuz. Duymadınızsa söylemiş olayım.) Amerikalılar bunun gibi uydurulan kelimeleri kısa sürede sözlüğe de alıyorlar ki daha çabuk yaygınlaşsın. Üstelik her yıl yeni kelimeleri yayınlayarak dillerini zenginleştiriyorlar hem de işi bu olan TDK gibi resmi bir kurumları yokken.
Böyle kelime uydurukçuluğunu aslında en çok çocuklar yapıyor, hem de yaptıklarını bile fark etmeden. Örneğin kırk sene önce minicikken Yağmur Başpınar’dan duymuştum şapkon kelimesini. Kapüşon yerine kullanıyordu. Bilmem hatırlıyor mudur kendisi. Şapka mı diye sorunca “Şapka değil şapkon” diye şiddetle itiraz etmişti. Haklıydı. Şapka ayrı bir parça, kapüşon gibi ceketin bir uzantısı değil ki. Bence şapkon da sözlüğe girmeyi hak ediyor. Kırk yıl önce kendi kızımın da bizi çok şaşırtan türetme kelimeleri oluyordu ama akıl edip kaydetmediğim için unutmuşum.
Mustafa Balbay’ınkilere özentiyle olmalı ben de eskiden kelime türetmeye çalışırdım. Susamaktan hareketle çaysamak kelimesini türettiğim gibi. Çaysız güne başlanmayan, çaysız misafir ağırlanmayan, çay saatim geldi diye hayatın durdurulduğu, dünyanın en çok çay içilen ülkesinde çaya susamak diye bir deyim olmasın mı yani? Bence olmalı diye uydurup bayağı kullanmaya da başlamıştım. Sonra çayla muhabbeti kesince kendim de kullanmaz oldum. Üstelik elle toplanması şart olan çay filizleri makasla yani çer çöple birlikte kesildiği için yerli çayın kalitesi düştü, ithalin fiyatı uçtu, üstüne üstlük yeni nesil şehirli gençler bulaşık suyu kahvelerin müdavimi oldu, böylece benim yeni üretim lafım çoktan eski moda oldu. Olsun ama, tiryakiler var oldukça çaysamaya da sözlüklerde yer var.
Bazı sözüm ona akademisyenlerin başkalarının bilgisini ya da deneyimini kendilerininmiş gibi sunmalarına da “alıntılamak” kelimesinden hareketle “çalıntılamak” demeye başlamıştım. (Bunu kendim uydurduğumdan emin değilim, belki Balbay ya da bir başkası uydurmuştur da duyup kullanmaya başlamışımdır, bilemedim) Ülkemin en has özelliklerinden biri de ne yazık ki akademik alanda yapılan kes yapıştır üçkağıtçılığıdır. Başkalarının emeğinin üstüne yatan, kitap ve makale çalıntılamakta ustalaşmış nice anlı şanlı profesör gördüm de biri bile cezalandırılmadı canım ülkemde. Eee, balık baştan kokarmış. Bilim adamları bile yapınca, ünlü şarkı müziklerinin bile çalıntı olabildiği memleketimizde çalıntılamak eylemini de adlandırmamak olmaz elbette.
Ben buna benzer kendi uydurduklarımı da kaydetmediğimden unuttum gitti. Ancak kaydetmek lazım. O yüzden açık artırmayı bu dört kelime ile başlatıyorum: Güzeltmek, şapkon, çaysamak, çalıntılamak. Hadi siz de arttırın lütfen. Çocuklardan duyduğunuz ya da kendi ürettiğiniz kelimelerden beğendiklerinizi yorumlara yazın, kayda geçsin. Kim bilir belki okuyanlar beğendiklerini alıp kullanır da yaygınlaşır ve zamanla sözlüğe falan da alınırlar, neden olmasın.
Ne de olsa dil yaşayan bir şey. İstemediğimiz doğrultuda uzanan filizlerine kafayı takacağımıza kendi yön vereceğimiz filizlere can suyu verebiliriz. Hangi filizin kalıcı hangisinin gidici olduğuna da zaten zaman karar verir. Yeter ki eli makaslılar yalan yanlış budamasınlar…
Not: Sonradan hatırladım. Kızım anneannesine “Anina” derdi. Buradan hareketle baba anneye de “Babina” denebilir. Gerçi kelimelerin aslının kısaltılmasından başka bir katkısı yok bu iki kelimenin ama oldukça pratikler. Zaten ninelerde değil dedelerde sorun var. Hangisinin hangi taraftan olduğunu belirtecek kelimelere ihtiyacımız var. Anadede babadede gibi birşey ama bulması zor görünüyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
