Geçen hafta İspanya’nın Bask bölgesindeydim. Hondarribia kasabasında Alarde bayramına denk geldim.
Aslında bu bayramın kökeni eski bir askeri kuşatmadan kurtulmuş olmaları. Meryem Ana’ya dua ederken verdikleri söz üzerine 1638 yılından bu yana askeri bir geçit alayı formunda şükranlarını sunuyorlar. Dört-beş gün süren bu bayramda benim denk geldiğim gün balıkçılara ayrılmış olan gündü. O gün herkes beyaz tişörtler giyiyor ve boyunlarına mavi beyaz kareli bir fular bağlıyor. Bu şekilde arkadaş ve aile çevreleri ile restoranlarda toplanıp balık yiyor içiyor ve dans ediyorlar.
İspanya’yı anlatmaya kalktığımızda aklımıza önce güneş, tapas, futbol, flamenko ve boğa güreşleri gelir. Bunların yanında İspanya’yı anlamanın diğer bir yolu da takvime bakmaktır. Çünkü İspanya’da takvimde yer alan özel günler yalnızca bayramları işaret etmez, toplumsal hafızayı da taşır. Yılın belirli günlerinde kasabalar birdenbire başka bir dünyaya dönüşür. İnsanlar kostümler giyer, birbirlerini domatesle, şarapla, unla ya da şalgamla bombardımana tutarlar, sahte hükümetler kurar, şeytan kılığına girer, dev heykeller yapıp sonra da yakarlar.
Dışarıdan bakınca bütün bunlar biraz tuhaf gelenekler ya da kutlama biçimleri olarak görünebilir. Fakat İspanyol fiesta kültürünün asıl ilginç tarafı, bu tuhaflıkların çoğunun rastgele ortaya çıkmamış olmasıdır. Arkalarında yerel tarih, din, topluluk hafızası, mevsim döngüleri, mizah ve bazen de toplumun kendi kurallarını geçici olarak tersine çevirme ihtiyacı vardır.
Örneğin, Burgos yakınlarındaki Castrillo de Murcia’da El Colacho sırasında şeytanı temsil eden bir karakter, yerde yatırılmış bebeklerin üzerinden atlar. Alicante’deki Ibi’de Els Enfarinats adı verilen festivalde şehir yönetimi devrilir ve sahte bir hükümet kurulurken un ve yumurtalar havada uçuşur. Aragón’daki Tarazona’da Cipotegato adlı renkli kostümlü karakter, 27 Ağustos günü saat 12’de belediye binasından çıktığında halkın hedefi olur; üzerine domates yağdırılır. Granada bölgesindeki Baza ile Guadix arasında düzenlenen Cascamorras ise iki kenti birbirine bağlayan tuhaf bir “savaş” gibidir. Guadix’ten gelen Cascamorras olarak adlandırılan kişi , Baza’daki kutsal heykeli almaya çalışır; Baza halkı onu baştan aşağı siyaha boyayarak karşılar. La Rioja’daki Haro’da ise 29 Haziran’da Batalla del Vino yapılır: İnsanlar beyazlar içinde San Felices de Bilibio tepesine çıkar ve birbirlerini şarapla baştan aşağıya ıslatmaya başlar.
Valensiya’daki Las Fallas başka bir mantıkla çalışır. İnsanlar aylar boyunca devasa heykeller yapar; bunların içinde siyasetçileri, ünlüleri ve toplumsal olayları hicveden figürler bulunur. Sonra bütün bu emek, La Cremà gecesinde ateşe verilir. Buñol’daki La Tomatina ise birkaç saatliğine kasabayı dünyanın en büyük domates savaş alanlarından birine çevirir. Cáceres’teki Piornal’da Jarramplas, yüzlerce kişinin şalgam yağmuruna tuttuğu maskeli bir karakterdir.
Bütün bunlara bakıp “İspanyollar eğlenmeyi seviyor” demek kolaydır. Ama biraz daha yakından bakınca başka bir soru ortaya çıkar: Bir toplum neden belirli bir gün, belirli bir yerde ve belirli kurallar içinde normal hayatta asla yapmayacağı şeyleri yapar?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur, bu konuda yapılmış çalışmalar ve sosyal psikolojik teoriler farklı ama belirli bir ortak noktası olan açıklamalar getirir. Mesela fiestanın “kontrollü kaos” yarattığı düşünülür. Gündelik hayatta bir belediye başkanına saygı göstermek, yabancı birine domates atmamak, insanların üzerine şarap dökmemek, sokakta yumurta fırlatmamak ve bebeklerin üzerinden atlamamak gerekir. Fiesta ise bütün bu davranışları geçici olarak başka bir bağlama taşır. Ama bu gündelik hayatta yapılmayan şeyler belirli bir gün ve mekânda kontrollü ve herkesin onayı ile yapıldığı için, koatik görülen ortam esasında kontrollü bir kurgudur.
Düzenin tersi
Burada önemli olan nüans toplumun kuralsızlaşması değil tam tersine, yeni ve geçici kurallara hep beraber uymasıdır. Birine domates atmak normal hayatta saldırıdır. Festival sırasında ise ritüelin kendisidir. Herkesin uyduğu yeni norm budur. Els Enfarinats’ta belediye otoritesi sembolik olarak tersine çevrilir fakat herkes bunun oyunun parçası olduğunu bilir. Fallas’ta aylarca emek verilen eser yakılır; fakat yakma eylemi vandalizm değil sosyal kabulü olan bir ritüelin sonucudur. Farklı farklı bireylerden oluşan toplum burada bence çok ilginç bir davranış modeli ortaya çıkarıyor. Sanırım toplum kendi mevcut düzenini koruyabilmek için düzenin tersini sembolik olarak oynama ihtiyacı hissediyor.
İspanyol fiestasının bir başka işlevi de topluluk kimliği yaratmasıdır diye düşünüyorum. Bir kasaba, “Bizim festivalimiz” dediği anda yalnızca bir eğlence düzenlemiş olmuyor, kendi geçmişini kendine yeniden anlatır, hatırlatır hale geliyor. Her yıl aynı karakterler, aynı kostümler, aynı rotalar ve aynı ritüeller tekrarlandıkça geçmiş yalnızca hatırlanan bir şey olmaktan çıkıp yeniden yaşanan bir şeye dönüşüyor.
Cascamorras’da fiestaların başka bir yönünü görüyoruz. Baza ve Guadix kasabaları arasındaki ritüelik rekabet, iki yerel topluluğun da kimliğini güçlendiriyor. “Biz” duygusunun oluşmasında “onlar”ın varlığının da ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor bence. İnsanlar kendilerini yalnızca birey olarak değil, ait oldukları grubun üyesi olarak da tanımlar. Ait oldukları grubun kimliği ve farkı karşıda başka bir grup ve kimlik olduğunda daha da belirginleşiyor.
Çağımızda yoğunlaşmış olan turizm hareketleri ve modern turizm anlayışı bütün bu süreci daha da karmaşıklaştırıyor galiba. Eskiden bir kasabanın festivali öncelikle o kasabanın insanlarına aitken bugün dünyanın dört bir yanından insanlar Tomatina’yı veya Fallas’ı görmek için geliyor. Böylece yerel gelenek aynı anda hem yaşanan bir kültür hem de izlenen bir gösteri haline geliyor. Bu noktada fiesta bir ürün haline geliyor ki ona da “kültürün metalaşması” dersek çok yanlış olmaz sanırım. Bir gelenek yalnızca toplumsal hafıza değil, aynı zamanda turistik bir ürün haline gelebiliyor. Bu durum festivale ekonomik canlılık ve uluslararası görünürlük kazandırırken, yerel anlamının değişmesi riskini de taşıyor.
Sosyal psikolojik bağlamda baktığımızda farklı teoriler değişik yönlerden bu fiesta konusuna açıklamalar getiriyor. Örneğin; Émile Durkheim’ın kolektif coşku kavramı, binlerce insanın aynı anda aynı ritüele katılmasının yarattığı güçlü topluluk duygusunu açıklamaya yardımcı olabilir. İnsanlar birkaç saatliğine gündelik bireyselliklerinden sıyrılıp daha büyük bir bütünün parçası olduklarını hissederler.
Victor Turner’ın communitas kavramı ise özellikle ritüelin olağan toplumsal hiyerarşileri geçici olarak yumuşattığı anları anlamamıza yardımcı olur. Fiesta sırasında farklı sosyal konumlardan insanlar aynı oyunun parçası olabilirler. Turner bu kavramı geliştirirken, toplumların kriz, ritüel veya geçiş dönemlerinde sıradan toplumsal kuralların dışına nasıl çıktığını incelemiştir. Mihail Bahtin’in carnivalesque kavramı daha da eğlenceli bir pencere açar. Karnaval dünyasında otoriteyle dalga geçilebilir, ciddi olan gülünç hale getirilebilir ve toplum kendi kurumlarını tersyüz edebilir. Alicante’deki Els Enfarinats bu açıdan neredeyse kavramın canlı bir örneğidir.
Jan Assmann’ın kültürel bellek yaklaşımı da festivallerin geçmişi nasıl bugüne taşıdığını gösterir. İnsanlar tarihlerini yalnızca kitaplarda okumaz; onu kostümle, müzikle, yemekle, yürüyüşle ve ritüelle tekrar ederler. Fallas’ın ateşi ise bize daha felsefi bir şey söyler. İnsanlar aylarca bir eser yaratır ve sonunda onu yakar. Belki de fiesta burada toplumun kendi kendisine verdiği küçük bir derstir. Belki de hiçbir şey kalıcı olmak zorunda değildir.
Sonuç olarak İspanya’nın fiestaları tüm bunlardan dolayı sadece yerel bir eğlence değildir. Bir kısmı dini ritüel, bir kısmı yerel tarih, bir kısmı toplumsal hafıza, bir kısmı da turistik gösteri iken bir çoğu da bunların birkaçını aynı anda barındırır.
Bir günlüğüne belediye başkanına meydan okumak, birbirine domates atmak, şeytanın bebeklerin üzerinden atlamasına izin vermek, dev bir heykeli yakmak ya da bütün bir kasabayı un içinde bırakmak gibi şekillerle “toplum mevcut düzenini sürdürebilmek için zaman zaman düzenin tersini oynamaya ihtiyaç duyabilir”.
Ertesi gün herkes yine işine döner. Ama o birkaç saat boyunca toplum kendisini yeniden görür. Kimi zaman güler. Kimi zaman geçmişini hatırlar. Kimi zaman otorite ile dalga geçer.
Ve belki de en önemlisi, “biz” dediği şeyin ne olduğunu bir kez daha hatırlar…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
