Geçen 30 yıl, bireyciliğin yükselişe geçtiği bir dönem oldu.
Batı kültürü bireyi kutsallaştırdı. Özgür düşünen bireyi her şeyin önüne koydu.
Bu kültürde, herkesin dilediğini yapma ve ifade özgürlüğü tabulaştı.
Ve bir gün bu anlayış aşırı noktalara vardı.
Bireycilik zehirli bir bencillik haline geldi.
Tutarlı bir ilkeler kümesinden ve en temel sorumluluklardan uzaklaştık. Toplumu, engelleyici bir baskı unsuru olarak görmeye başladık.
Toplumların yarısı, sorunları için, kendisi dışında herkesi suçlama eğiliminde. Bireycilik, başarısız ya da mutsuz olanlara kurban rolü oynama fırsatı verdi.
Herkes mağdur.
Dahası da var. Mağdur ama hep haklı.
Haklı ve baskın.
Baskın ve saldırgan.
Her gelen yıl bir öncekini aratıyor.
Hangi birini sayalım?
Ulaşım araçlarında yaşlısına saygısızlık yapmayı doğal hak görenleri mi?
Trafik canavarlarını mı?
Tiyatroda ve hatta operada bile telefonlarını açık bırakan ve hatta konuşanları mı?
Zehirli bireycilik evde, işte, sokakta, metroda.. Her yerde.
En kibar bir uyarı bile öfke ile karşılaşıyor.
Beteri de var.
Güzelim parklar, sessiz, sakin birer alan olmaktan çıktı. Elinde bir müzik çalar olan gençler, koskoca parkı kişisel dans ve konser salonu sanıyor.
50 yıl önce güçlü bir düşünce olan bireycilik aşırıya kaçtı ve zıddını üretti. Bugün bütün dünya, toplumsal dayanışmayı aşındıran bir zehirli bireycilik ile sarsılıyor.
Zehirli bireycilik parantezine sıkışan insan kendisini toplumdan, doğadan ve diğer insanlardan tamamen bağımsız olarak görür.
Ve sloganları da şudur:
“Ben mutluyum, gerisi beni ilgilendirmez’
Bu noktaya gelmenin işaretleri:
“Benim hayatım, benim kararım” söylemini her durumda mutlaklaştırmak
Öncelik hep kişisel başarıdır.
Her ilişkide fayda- zarar denklemi kurulur.
Toplumsal sorumluluklardan kaçınılır.
Dayanışma bir zayıflık olarak kabul edilir.
Empati becerisi sıfırlanır.
Başkalarının sorunlarına karşı duyarsızlaşır.
En sık kullanılan kelime BEN olur.
Sosyal medya insanlığı unutturdu
Sosyal medya bireysel popülariteyi arttırır ama onu merkeze yerleştirir.
Birey kendi hayatının markası haline gelir.
Kişisel değer, takipçi sayılarından, beğenilerden, görüntülemelerden oluşur.
Toplum kavramı silinir, yerine izleyici kitlesi yerleşir.
Yurttaş kavramı aşınır, yerini kullanıcı kavramı alır.
Tüketim kültürü ile zehirlenen birey
Birey üretimden uzaklaşır, tüketim kültürüne esir olur.
Sistem devamlı olarak şu mesajları verir;
Kendini sev ve ödüllendir.
Her durumda kendini seç.
Sadece kendine yatırım yap.
Önce ve sonra ve hep sen.
Bu mesajlar tamamen yanlış değildir.
Ama;
Sorun, bunları yaşamın değişmez kuralları olarak kabul etmektir.
Toplumun gereksinimleri gözden kaybolursa, zamanla birey de yalnızlaşır.
Nitekim içinde yaşamakta olduğumuz bu günler, insanların en acı bir biçimde yalnız kaldıkları bir dönemdir.
Zehirli bireycilik insana özgürlük hayali kurdurur, ama aslında yalnızlık üretir.
Şurası muhakkak ki, insan sadece özgürlükle değil, aidiyetle anlam kazanır.
Zehirli bireycilik doğaya düşmandır
Zehirlenen insan kendisini ekosistemin parçası değil, efendisi olarak görmeye başlar. Her türlü zararı vermeye hakkı olduğunu düşünür.
Aşırı tüketimi..
Kaynak israfını..
Çevreyi tahrip etmeyi meşrulaştırır.
Yeni bir denge ihtiyacı
Sorunun bireycilik olduğunu iddia etmek abartı olur.
Bütün mesele, bireyin her şeyin merkezine yerleştirilmesidir.
Bir toplum denge ve gelecek için şu üçüne odaklanabilir:
Bireysel özgürlük-toplumsal sorumluluk-ortak gelecek bilinci
Gerçek özgürlük kendi hayatımızı seçebilmekle sınırlı değildir.
Bu kutsal kavramın tam karşılığı; birlikte yaşayabilme becerisini koruyabilmektir.
Düşündürücü cümleler
Hiçbir bebek bağımsız doğmaz. Ama ilişkiler çerçevesinde insan olur.
Yalnızca kendisi için yaşayan insan, sonunda yalnızca kendisiyle kalır.
Toplumun gevşemesi bireyi özgürleştirmez; savunmasız bırakır.
Geleceğin en büyük krizi kaynak kıtlığı değil, aidiyet kıtlığı olabilir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
