Son dönemde, bizzat Ankara merkezli üretilen ve iç siyasetin hararetiyle köpürtülen yeni bir dış politika söylemiyle karşı karşıyayız: “Türkiye-Rusya-Çin (TRÇ) İttifakı”.
Özellikle MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 2025 Eylül ayında ABD-İsrail koalisyonuna karşı gündeme getirdiği bu çağrı ve ardından MHP’li İlyas Topsakal’ın 2026 Mart ayındaki Moskova ziyareti, içeride büyük bir dalgalanma yarattı. Hatta mesele öyle bir noktaya evrildi ki, bu eksen inşasının 2028 seçimleri için bir “koşul” haline getirildiği, sonradan yalanlansa bile, konuşuldu.
Baştan beri söylüyorum ve altını çiziyorum: Ne Rusya ne de Çin böyle bir siyasi veya askeri ittifaka yanaşır. Ortada dönen bu “eksen” veya “blok” söylemleri, akademik veya sahadaki diplomatik bir karşılıktan ziyade, tamamen iç politikaya yönelik bir jeopolitik spekülasyondan ibarettir.
Moskova ile Pekin’in bu işe neden soğukkanlı yaklaştığını, bu iki devin dış politika genetiğini mercek altına alarak verilerle özetleyelim.
“Partnerliğe evet ittifaka hayır”
Çin dış politikasında ittifaklık (alliance) ilişkisini anlamak için öncelikle klasik “Soğuk Savaş” tarzı ittifaklarla (örneğin NATO gibi karşılıklı savunma yükümlülüğü içeren bloklar) Çin’in yaklaşımını birbirinden kesin çizgilerle ayırmak gerekiyor. Çin, 1980’lerden beri Deng Şiaoping dönemiyle pekişen “partnerlik ama ittifak değil” ilkesini temel dış politika doktrini olarak benimsemiştir. Şi Cinping döneminde de bu politika “ittifak yok, çatışma yok, üçüncü tarafı hedefleme yok” olarak en üst perdeden tekrarlanmaktadır.
Çin’in sadece Kuzey Kore ile 1961’den kalma eski bir karşılıklı savunma ittifakı vardır; bunun dışında resmi askeri ittifaklardan titizlikle kaçınır. Bunun yerine dünyanın dört bir yanıyla hiyerarşik ve esnek “stratejik ortaklık” ağları kurmuştur. En üst seviyedeki “Kapsamlı Stratejik Ortaklık” bile siyasi, ekonomik ve teknolojik işbirliğini içerir ama asla bağlayıcı bir askeri yükümlülük, NATO’daki gibi bir “5. Madde” barındırmaz. Çin diplomasisi bunu bir “Goldilocks mantığı” ile yürütür: Ne ekonomik çıkarları zedeleyecek kadar uzak, ne de “ittifak tuzağına” düşüp başkasının savaşına sürüklenecek kadar yakın.
Peki, böyle bir Çin, Türkiye ile kapalı bir bloğa neden girmez?
Ekonomik gerçekler: Çin ekonomisi devasa ölçekte Batı (ABD ve AB) pazarlarına ve küresel tedarik zincirlerine bağımlıdır. Batı’yı karşısına alacak kapalı bir bloklaşma, Pekin’in çıkarlarıyla taban tabana zıttır.
Esneklik ve maliyet minimizasyonu: Çin, hem ABD müttefikleriyle hem de Küresel Güney ile aynı anda ortaklık kurar. Askeri maliyetten kaçınır.
Türkiye faktörü: Çin’in Türkiye ile ilişkisi, Kuşak ve Yol inisiyatifi ve ticaret eksenli, oldukça temkinli bir ilişkidir. NATO üyesi olan veya Uygur meselesi gibi konularda hassasiyetleri bulunan bir Ankara ile bağlayıcı bir blok kurmak, Çin’in dış politika genetiğine aykırıdır. Nitekim TRÇ konusunda Pekin’den tek bir resmi destek veya açıklama gelmemesi asla tesadüf değildir.
Müttefik değil kullanışlı ortak
Rus dış politikasında ittifaklık ilişkisini anlamak Çin’den daha karmaşık bir tablo çizer. Rusya, kendi hegemonyasını koruduğu alanlarda klasik askeri ittifaklara (KGAÖ gibi) eğilimli olsa da, genel dış politikasında çok vektörlü diplomasi (multivectorism) uygular.
Ukrayna’daki savaş (2022-2026), Rusya’yı Batı’dan izole edince yüzünü Doğu’ya dönmeye itti. Kuzey Kore (2024) ve İran (2025) ile imzalanan Kapsamlı Stratejik Ortaklık Antlaşmaları, askeri yardım maddeleri içererek fiili birer ittifaka dönüştü. Ancak en çok güvendiği Çin ile olan “sınırsız ortaklığı” bile asimetrik bir düzeydedir ve Çin tarafının “ittifak değil, ortaklık” freniyle sınırlandırılmıştır.
Rus cephesinden TRÇ söylemlerine baktığımızda durum Çin’den farklı değil. Evet, Ankara’daki Rus Maslahatgüzarı gibi alt düzey diplomatik kanallardan bu fikrin “ilginç ve mantıklı” olduğuna dair nezaket dolu, taktiksel mesajlar geliyor. Ancak Putin, Lavrov veya Kremlin’in ağır toplarından tek bir resmi yorum duyduk mu?
Hayır.
Neden?
Sınırları çizilmiş ortaklık: Rusya ile Türkiye arasındaki ilişki bir “ittifak” değil; enerji, nükleer santral, karşılıklı yatırımlar ve turizm gibi konularda tamamen alan bazlı, “al-ver” dengesine dayalı pragmatik bir ilişkidir. Pardon, bir de sürekli Batı’ya karşı koz! olarak kullanılan S-400 ilişkisi var…
Rekabet ve güvensizlik: İki ülke Suriye’de, Kafkasya’da, Karadeniz’de ve Orta Asya’da aslında stratejik rakiptir. Ankara’nın Ukrayna’ya Bayraktar TB2 satışı ve üretimi gibi hamleleri, Moskova’nın Türkiye’ye tam müttefik olarak güvenmesinin önündeki yapısal engellerden sadece biridir.
NATO faktörü: Rusya, aslında Türkiye ile resmi bir blok kurmak istemiyor. Moskova’nın asıl istediği, Türkiye’nin NATO içinde kalıp Batı ile sorunlu bir profil çizmesi ve İttifak içinde sürekli bir “çatlak” yaratmasıdır.
Gerçekçi beklentiler neler olmalı?
Dışarıdan ve rasyonel bir gözle bakıldığında, Türkiye’nin son dönemdeki çok yönlü dış politikası bir eksen kayması veya yeni bir blok inşası değil, klasik bir “dengeleme stratejisi”dir. Çin’in uyguladığı “ittifaksızlık” ve Rusya’nın “network diplomasisi” pratikleriyle okuma yapıldığında, Ankara’nın “stratejik özerklik” arayışı anlamlıdır, ancak bunun adını “TRÇ İttifakı” koymak sahada karşılığı olmayan bir fantezidir.
Türkiye ile Rusya ve Çin arasındaki pragmatik iş birliği; enerji hatları, tedarik zincirleri veya ŞİÖ ve BRICS gibi platformlarda “ortaklık” statüsünde gelişmeye devam edecektir. Nitekim Türkiye’nin BRICS başvurusu da bu çok kutuplu dünyada nefes alma çabasının bir sonucudur. Ancak bu girişim tam üyelikle taçlandırılamamıştır. Şangay İş Birliği Örgütü (ŞİÖ) bağlamında da durum farklı değil. Sorarım size: Şangay İş Birliği Örgütü mü? Şu, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısında hiçbir varlık gösteremeyen, sahada test edilemeyen örgüt mü? Bunlar ittifak değil, ideolojiden ziyade pratik çıkarlara dayalı forum niteliğinde platformlardır.
İçerideki bazı siyasi çevreler bunu “yeni yüzyılın ittifakı” diye ambalajlayıp sunsa da, gerçek diplomasi masasında Moskova ve Pekin’in hesap makineleri çok daha soğukkanlı çalışır. Benim en başından beri savunduğum “yanaşmazlar” tezim, uluslararası sistemin mevcut doğasına dayanmaktadır. Türkiye, bu iki başkent için bir “tam müttefik” olmaktan ziyade, Batı’yı dengelemek adına çok kutuplulukta kullanılacak faydalı bir partner olarak görülmektedir. Küresel şartlar değiştikçe elbette taktikler de değişebilir; ama bugünün net gerçekliğinde, görünür gelecekte hatta ufukta stratejik bir “TRÇ İttifakı” yoktur.
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
