“Şubat 1843’te Belçika Maslahatgüzarı Bay (Henri) Solvyns’le Esir Pazarı’na gittiğimizde gördüğümüz güzel bir zenci kadın iyi bir aşçı ve terzi olarak tavsiye edilmiş ama huysuz biri olduğundan 13 kere satıldığı söylenmişti. Yavaş ilerleyen bir artırmadan sonra kız sonunda epey ucuza 1870 kuruşa (17 sterlin) yaşlı bir mollaya satıldı. Bir başka mutsuz kızın da ucuza satıldığına tanık olduk. Ona revakta tellalın peşinden gitmesi söylenmişti ama ama o ya utandığından ya da inadından tam ters yönde gitmeye başladı. Bunu gören eski bir zorba esirci hemen ardından seyirterek onu yakaladı ve suratına öyle bir tokat attı ki kızın ağzından burnundan kan gelmeye başladı. Bu bizi çok öfkelendirdi ama kıza ne yardım edebildik ne de acısını hafifletebildik. Bu vahşi esircinin suratına bir tane indirebilmek için bir elimizi seve seve feda edebileceğimiz bir andı bu. Ama en ufak bir sempati göstermek bile ikimizin de hakaretlere maruz kalmasına ve kovulmasına neden olabilirdi. Ancak şunu da eklemeliyim ki, defalarca köle pazarına gitmeme karşın bir daha bir köleye böyle kötü davranıldığını görmedim.”1
Eton Koleji’nden 1805’te mezun olduktan sonra orduya katılan Charles White, 1830-31 arasında sekreterliğini yaptığı Lord Ponsoby’nin Otmanlı (*) İmparatorluğu elçiliğine atanmasıyla 1841’de İstanbul’a geldi ve Telegraph gazetesi muhabiri olarak üç yıl bu kentte kaldı. Bu süre içinde “Three Years in Constantinople; or, Domestic Manners of the Turks in 1844” adlı kitabı yazdı.. Bu alıntı o yapıtın Türkçeye çevrilen 2. cildinden yapıldı.
Olağanüstü bir insanî duyarlılığa sahip olduğu anlaşılan White’ın İstanbul’daki Köle Pazarı izlenimlerini okurken acaba dedim kendisi İngilizler’in kölelerine yaptıkları vahşet karşısında da aynı duyarlılığı göstermiş midir? White’ın başka bir yapıtını okumadığım için bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim. Dilerim kendi aristokratlarının Afrikalı kölelere yaptıklarına karşı da sesini yükseltmiştir.
İstanbul’daki Köle Pazarı’nda kim bilir böyle daha ne rezaletler yaşanıyordu. Tümü de utanç verici olaylar tabii. Bugünden bakınca 150 yıl önce gerçekleşen bu olayları dehşetle karşılıyoruz. İngiliz, Fransız, İspanyol, Portekiz sömürgelerinde bir zamanlar yaşananlar günümüzde artık bizzat bu ülkelerin halkları tarafından lanetleniyor ve özür dileniyor.
Irkçılık çok kötü bir şey.
İnsanları ayrıştırıp kendilerini üstün görenlerin diğer herkes üstünde hak ve yetki sahibi olduğunu iddia etmeleri birçok çatışmaya, savaşa, ölümlere neden oluyor.
Her ülkede kendilerine türlü adlar takan milliyetçi seçmenler var. Kendi toplumlarındaki başka etnisiteden olan vatandaşlarına saldırıp onları aşağılıyorlar. Onları her türlü haktan yoksun bırakmak gerektiğini söylüyorlar. Bazı ülkelerde bunu söylemek bizzat anayasayla yasaklanmış, Brezilya gibi. Ama her devlet Brezilya değil, üstelik orada bile milliyetçi partiler anayasanın açık hükmüne rağmen ırkçı görüşlerini dillendirebiliyor.
Bugün biraz sonra aktaracağım şeyleri herhangi bir ülkede yapmak mümkün mü bilmiyorum. Kadın düşmanı Taliban rejiminde bile bu kadarının olacağını sanmıyorum. Okurken dikkat ederseniz White’ın zihninin derinliklerine sinmiş köleci düşüncelerinin birden yüzeye çıktığını da göreceksiniz. Ne de olsa o bir İngiliz.
“Yukarıda bahsettiğim revakların altında da bir dizi aşırı pis ve karanlık hücre, daha doğrusu mahzen var. Sağdakiler ikinci kez satışa çıkarılan erkeklere, en uçtaki en berbat görünümlü in gibi yerler de kötü davranışlarda bulundukları için kâhya tarafından zincire vurulan kölelere ayrılmış. Hırsızlık. rezalet çıkarma, edepsizlik etme, diğer tutsaklara kötü davranma, binayı ateşe verme gibi ve benzeri başka ağır suçlar işleyen kadınlar da erkekler gibi zincire vurulabiliyor. Orta bölümdeki hücreler ile doğu yandakiler de yeni getirilen erkek kölelere ait.
Hava iyi olduğunda yeni getirilen siyah kadınlar dışarı çıkarılıyor, yüzler açık olarak ortadaki binanın önüne serilen hasırlara oturtulup müşteri bekleniyor. Çoğu 10-15 yaşlarında genç kızlardan oluşan zavallıların başlarına kırmızı çizgili bir çevre bağlanmış, üstlerinde de kaba keten bir çakşır ile elbise niyetine giydikleri ve yüzlerini örttükleri sıradan bir Arap ya da Mısır keteninden yapılmış ‘aba’dan başka bir şey yok. Bazılarının ayak bileklerinde ya da kollarında prinç bileklikler ve bilezikler var.”
Herkese keyifli günler…
Görsel: Ressam William Allan’ın tablosu
1-İstanbul’da Üç Yıl, Türklerin Örf ve Adetleri, 1841-1844, Kitap Yayınları sf.198.
(*)
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
