Trump karaya oturdu!-Mustafa Balbay (Cumhuriyet)
“ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı hava savaşının birinci ayında, kara savaşı konuşulmaya başlandı. Bu koşullarda kara harekâtı karaya oturmaktan başka bir işe yaramaz!
Amerikalıların da karşı olduğunu, on milyon kişilik yürüyüşle gösterdiği bir ortamda Trump’ın ayaklarının yere değmesi mümkün mü?
Görünüşe göre değil… Trump bu aşamadan sonra korkarız daha çılgın adımlar atmaya niyetlenebilir. Yalnızlaştıkça çılgına dönüyor, çılgına döndükçe daha da yalnızlaşıyor. Kralların tarih boyunca ikilemi bu.
Trump’ın ABD’deki destekçileri bile kara harekâtını duyunca ilk şu tepkiyi verdi:
– Önce oğlunu askere al, sonra biz de yazılırız!
Avrupa ilginç bir tavırsızlık içinde. Bunun iki nedeni olmalı:
1- ABD, İran’da kaybedebilir. Kaybeden tarafta olmamak.
2- Trump’ın iyi bir ders almasını istemek.
Trump’ın kara harekâtını dillendirerek karaya oturmasına gönderme yaptık ama bunu kara mizah unsuru olsun diye vurgulamadık. Trump birinci ayın sonunda aklıselimle hareket etmek yerine ne pahasına olursa olsun başarı elde etmek üzerine bir ruh hali içinde.
Her olasılığa evet demesinin nedeni bu. O olasılıklardan biri şuydu:
Suriye ve Irak’taki PKK-PYD unsurlarından “kara birliği” yapıp İran’a onlar aracılığıyla girmek. Bu güçleri İran içindeki PJAK’la birleştirmek.
Bu plan ilk haftanın sonunda konuşulmuş, akılcı bulunmamıştı. Ya da bölgede karşılık bulmamıştı. Birinci ayın sonunda yeniden ısıtıldığına ilişkin dikkat çekici kulisler var. Suriye’den Irak’a geçirilen gücün 2 bin 500’lük bölümünün ağır silahlarla dolatıldığı, her türlü operasyona hazır hale getirildiği konuşuluyor. Buna Kandil’in yanıtının ikircikli olduğu yönünde değerlendirmeler var.
Bu tablo ABD’nin bölgede terör örgütlerinden “kullanışlı birlikler” oluşturmak gibi bir yola girdiğini gösteriyor. Elbette şaşırtıcı bir durum değil. Bölgedeki aniden yükselip çöken, sonra başka bir adla yine fırlayan, her türlü silahı bulmakta güçlük çekmeyen terör örgütlerinin kimler tarafından kullanıldığını görmemek için emperyalizmin uşağı olmak gerekir!”
Böcek’e yoğun baskının amacı ne?-Deniz Zeyrek (Nefes)
“Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in bir zaman sonra itirafçı olacağına dair açıklamasının üzerinden 12 gün geçti.
Açıklamanın yapıldığı gün Böcek hakkındaki soruşturmanın Antalya’daki duruşmaları devam ediyordu. Bakan Gürlek’in açıklamasından sonra hem Böcek hem CHP lideri Özgür Özel, Böcek’e itirafçı olması yönünde çok fazla baskı yapıldığına dikkat çekti. Böcek kanadı ayrıca itirafçılık tekliflerini geri çevirdiğine dikkat çekerek itirafçı olacağı iddialarını yalanladı.
Mesele sadece Gürlek’in açıklamalarıyla sınırlı kalmadı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da eş zamanlı olarak düğmeye bastı.
Önce Böcek’in iki şoförü gözaltına alınıp İstanbul’a götürüldü. İki şoför dört günlük gözaltı sürecinin ardından tutuklandı.
Böcek’in bir danışmanıyla B.K. isimli bir belediye çalışanı kadın da dün gözaltına alındı.
Peki Böcek Antalya’da zaten yargılanırken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gözaltı, İstanbul Sulh Ceza Hakimlerinin tutuklama kararlarına neden ihtiyaç duyuldu?
Bu arada dört yeni gözaltı ve tutuklama kararlarının ardından “Muhittin Böcek itirafçı oldu” söylentileri yeniden piyasaya sürüldü.
Bütün bu gelişmeleri CHP’den önemli bir isme sordum.
O isim “neler oluyor” soruma şu yanıtı verdi:
“Böcek’in itirafçı olduğuna dair bende bir bilgi yok. Ancak Böcek’e çok fazla baskı yapıldığına dair çok fazla veri var. Böcek’i her açıdan sıkıştırmaya çalışıyorlar. Özel hayatına dahi girerlerse şaşırmayın. Zincirin en zayıf halkası o alan.”
CHP’li bir yöneticiye de aynı soruyu sordum. O daha da net bir yanıt verdi:
“Böcek ve Yalım üzerinden CHP’yi ve Sayın Genel Başkanı sıkıştırmak, susturmak istiyorlar.”
Ben Bakan Gürlek’in açıklaması sayesinde Özel’in Böcek üzerinden nasıl sıkıştırılmak isteneceğini biliyordum. Malumunuz, Bakan Bey “Böcek Manisa’da Özel’le buluşmuş ve aday olabilmek için rüşvet vermiş” iddiasını alenen söyledi.
Böcek, Özel’in ya da Ekrem İmamoğlu’nun aleyhine, Bakan Gürlek’in sözünü ettiği şekilde ifade verirse iş CHP hakkındaki kurultay davasına dönebilir. Yargımız bugüne kadar belediyelere ve belediyeler üzerinden yaptığı baskıyı, CHP’nin tüzel kişiliği üzerine yöneltebilir.
Peki Yalım üzerinden CHP ve Özel’e nasıl yüklenebilirler ki?
Konuştuğum CHP yöneticisi, Yalım soruşturmasının yolsuzluk içeriğiyle Genel Merkez arasında doğrudan bir bağlantı kurulamayacağını ama Yalım’ın Özgür Özel’in yakın çevresi içinde olduğu konusunun üzerinde yüklenebileceklerini ifade etti.”
Etiğine, etine, kemiğine, vicdanına tahammülsüz!-Umur Talu (T24)
“1996 sonlarıydı… Genel yayın yönetmenliğini bırakmıştım. Gazetede sadece makale yazıyordum. Ama “gazetecilik” adına farklı ve doğru bir şeyler de yapabilmek istiyordum.
Şunlar oldu:
-Birkaç dilde çok sayıda akademik ve mesleki “gazetecilik-medya” kitapları topladım. Yeni baştan öğrenmeye de anlatmaya da koyuldum.
-Öğrendiklerimi de kaç yılın deneyimini de aktarabilmek için üniversitelerde ders vermeye başladım. Birkaç ders birden. Habercilikten “medya etiği”ne kadar.
-Bunları bir örgüt çatısı altında da yapabilmek için, üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’yle yakın çalışmak istedim. Cemiyet Başkanı (rahmetli) Nail Güreli benden TGC için bir “etik-deontolojik” metin hazırlamamı istedi. Dünyadaki hemen hemen bütün mesleki deontolojik-etik metinlerini inceledim. Kimi ulusal, kimi uluslararası, kimi yerel, kimi örgütsel, kimi sadece bir medya kuruluşuna aitti.
-O çalışmadan “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” çıktı. Metnin “beyanname” olmasını istemiştim ve nitekim 1998’de ilk elde 3 bin gazeteci “bildirge”yi imzaladı; TGC’de madde madde oylanarak kabul edildikten sonra.
-Aynı anda “medya eleştirisi” üstüne hem kendi gazetemde, bazen onu da eleştirerek, yazıyordum; hem başta ders verdiğim Bilgi Üniversitesi”ndeki Medyakronik, medya eleştirisi mecralarında, dergilerde. Çok sayıda konferans, panel vb.’de de.
-Bu “yeni dönemim”in ilk yılı sonunda “Türkiye Basın Özgürlüğü Ödülü” verilmişti. Daha sonra TGC yönetimine de seçildim. Birkaç dönem sonra başkan yardımcılığı yaptım. Meslek örgütü bünyesinde çalıştım. (Ödül ve Bildirge, henüz yönetime girmediğim dönemdeydi.)
-“Bildirge” bir silsileye işaret ediyordu özellikle: Hak varsa, özgürlük var. Özgürlük varsa, sorumluluk var. Yani “etik” hak ve özgürlüğe dairdi. Elbette mekanik değil: Bireysel yahut bir gazetecilik mecrası olarak, hak ve özgürlüklerin kısıtlı olduğu bir ortamda (Türkiye, hemen her zaman) siz bireysel yahut topluca “sorumlu” gazetecilik yapabilirdiniz. Ama medyanın genelinde bu mümkün olmazdı.
-Mesele sadece, dıştan, devletten, o sıradaki kanunlardan, kimi güçlerden gelen kısıtlama ve baskılarla hak ve özgürlüklerin kısıtlı olması değildi. Bu kısıtlamalar gevşek olsa veya bulunmasa da, nasıl bir gazetecilik olmasıyla ilgiliydi. Yani gazeteciliğin kalbiyle, aklıyla, ruhuyla. Çünkü kendini özgür sananların birçoğu bu “sorumluluk”u idrak etmiyor, siyasi, ekonomik vb. muktedirlere yanaşma oluyordu.
-Bir süre sonra Milliyet’te “ombudsman” bulunması için de ısrar edecektim. Gazetenin koymadığı, sansürlediği, doğru bakmadığı haberler de haftada bir o sayfada “içeriden” eleştirilecekti.”
Sanatta da dolar devri-Uğur Ergan (halktv.com.tr)
“Türkiye’nin ve dünyanın iç karartıcı gündeminden biraz olsun kurtulabilmek için geçen haftanın bazı günlerini, bu yıl 12’incisi yapılan ArtAnkara Sanat Fuarı’nda geçirdim.
Fuar sadece Ankara’dan değil İstanbul ve ülkenin diğer şehirlerinden katılan ressam, heykeltıraş ve sanat galerisi sahibi dostları görüp, sohbet edip, birlikte vakit geçirme açısından iyi bir fırsat oldu.
2015’den bu yana düzenli yapılan fuarın geçmiş yıllara göre özellikle hafta sonu daha hareketli geçtiğini söyleyebilirim.
Fuarla ilgili en önemli gözlemim hem İran savaşının, hem de AKP iktidarının ülkeyi içine soktuğu ekonomik krizin, her alanda olduğu gibi kültür-sanat alanını da olumsuz etkilemesi.
Fuarı ziyaret edenlerin sayısında artış görülse de, galeri sahiplerinin bir arada olduğu ortamda yaptığım sohbetler ile yüz yüze yaptığım görüşmelerde farklı söylemlerin dile getirilmesi dikkat çekiciydi.
Satılan eserlerin çerçevelerinde “kırmızı nokta” vardı. Olmayanlar için ise, “Satılan kaldırılıp, yerine yenisi konuldu” deniliyordu. Bu gibi durumlarda en iyisi “İnanmış gibi yapmak” deyip, geçtik.
Küçük gruplar halinde yapılan sohbetlerde, sanırım ticari rekabet gereği kimse fazla açık vermek istemezken, ikili görüşmelerimde ise satılan eser sayısının kalabalığa rağmen beklenenin altında olduğu izlenimi edindim.
Bunun nedeni halkın karşı karşıya olduğu ekonomik sıkıntıların yanı sıra, hemen her sektörün dile getirdiği ülke ekonomisinin lokomotifi “Orta sınıf”ın ortadan kalkmış olması.
Bir başka neden, AKP iktidarının ideolojik nedenlerle özellikle resim, heykel gibi görsel sanatlara farklı yaklaşımı.
Bundan dolayı AKP iktidarında, bakanlıkların uzun süreden beri koleksiyonları için sanat eseri almadığını vurgulamak gerekir. Zaten devlet kurumlarının koleksiyonerlik anlayışı çoktan yok olmuş durumda.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e bakılırsa, güya hükümet dövizi baskılamıyormuş, uygulanan ekonomi programı sayesinde piyasada artık değer kazanan Türk lirasının sözü geçiyormuş.
Ancak sanat fuarındaki gözlemim ne yazık ki Şimşek’i doğrulamıyordu.
Ekonomik krize karşı kendisini korumaya çalışan sanat dünyasının (sanatçı ve galeri sahibi), bir süredir ABD doları üzerinden sürdürdüğü satış stratejisini, fuarda da devam ettirdiğini gördüm.
Türkiye’nin bilinen ve eserleri değer kazandığı için “Yatırım” olarak da görülen ünlü ressamların eserleri için kimse artık Türk lirası üzerinden fiyat vermiyor.
Gezdiğim tüm stantlarda tanınmış isimlerin eserleri için belirlenmiş fiyatlar çoğunlukla ABD doları, bazen de euro üzerindendi.”
Savaşın gölgesi Türkiye’ye düştü: Ekonomik güvende sert gerileme-Naki Bakır (Dünya)
“Tüm ekonomik aktörleri kapsayan Ekonomik Güven Endeksi, martta yüzde 2,8 düşerek 97,9’la eşik değer olan 100’ün altına indi. Güvende en sert düşüşler yüzde 3,9’la reel sektör ve inşaatta. Perakende ticarette yüzde 2, tüketicide yüzde 0,8 ve hizmet sektöründe de yüzde 0,5 düşüş var.
ABD ve İsrail ile İran arasında 28 Şubat’ta başlayan savaşın yarattığı jeopolitik gerilim, başta petrol arzı olmak üzere uluslararası ticarette ortaya çıkan aksama ve ileriye yönelik belirsizlikler, Türkiye’de tüm ekonomik aktörlerin beklentilerine olumsuz yansıdı ve genel güven düzeyinde sert düşüşe yol açtı.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre Ekonomik Güven Endeksi, martta önceki aya göre yüzde 2,8 düşerek 97,9 oldu. Böylece ülke ekonomisindeki genel güven düzeyini yansıtan endeksin değeri yeniden 100 eşiğinin altına indi. Endeksin bileşenlerini oluşturan ekonomideki tüketici ve üretici tüm kesimlerin güven düzeyi mart ayında aşağı geldi. Alt endekslerdeki düşüşler, savaşın yarattığı dış şokun özellikle üretim ve yatırım tarafında daha güçlü hissedildiğine işaret etti.
Tüketici Güven Endeksi, mevsim etkilerinden arındırılmış hizmet, perakende ticaret, inşaat sektörleri güven endeksleri ile Merkez Bankası tarafından yayımlanan reel kesim (imalat sanayii) güven endeksi alt endekslerinin ağırlıklandırılarak birleştirilmesinden oluşturuluyor. Ekonomik güven endeksi 0-200 aralığında değer alabiliyor. Endeksin 100’den büyük olması genel ekonomik duruma ilişkin iyimserliği, 100’den küçük olması ise kötümserliği gösteriyor.
Ekonomik Güven Endeksi verisi, savaşın ilk bir aylık dönemine denk gelen mart ayını temsil ediyor. Ancak, endeksin bileşenleri olan reel kesim, hizmet, perakende ticaret ve inşaat güven endeksleri TÜİK ve Merkez Bankası iş birliği ile her ayın 1-15’i arasında yürütülen İktisadi Eğilim Anketi; tüketici güveni de Tüketici Eğilim Anketi sonuçlarından hesaplanıyor. Buna göre tüketici, hizmet, perakende, inşaat güven düzeyleri, anketler ayın ilk yarısında yapıldığı için bu dönemdeki algıyı yansıtıyor. Reel kesim güven düzeyi de ilgili anket ayın 15’i civarında tamamlandığı için sanayicilerin ay ortasındaki algı durumunu gösteriyor. Bu durum dikkate alınırsa, sonuçlar aslında savaşla geçen mart ayının ilk yarısındaki şoku ifade ediyor. Martın ikinci yarısında savaş sürecinin aldığı boyuta bağlı olarak güven düzeyinde yaşanan değişim izleyen ay açıklanacak endekslerde görülecek.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
