“Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a başlattığı savaş ikinci haftasını tamamlarken enteresan bir şey oldu. ABD’nin Obama’nın başkanlığı döneminde, 2010 yılında başlattığı İran’a yönelik finansal yaptırımları delme suçuyla bir Amerikan federal mahkemesinde yargılanmakta olan Halkbank hakkındaki davanın siyasi talimatla “ertelenmiş kovuşturma” statüsüne alındığını öğrendik. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davayı düşürtme çabası dokuz yılın ardından nihayet sonuç vermişti. Amerikan yönetimi “ulusal çıkar” gerekçesini işlettiği açıktı ama buna gerekçe olarak Türkiye’nin Hamas’ın 7 Ekim 2023’te kaçırdığı İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasına yardım etmesini göstermesi biraz da tuhaftı. Ancak daha tuhafı, protokol kapsamında Ankara’nın 2017 yılında mahkemem aşamasında savcılık makamıyla iş birliği yaparak Türkiye aleyhine ifade veren Reza Zarrab’la ilgili tüm davaları düşüreceğini ve mal varlığını kendisine iade edeceğini taahhüt etmiş olmasıydı. Protokolde, bu davada hiç uğruna 28 ay hapis yatan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın durumuna dair ise tek kelime yoktu.
New York’taki mahkeme sürecinde tanıştığım ve o gün bugündür iletişimi koparmadığım Hakan Atilla’nın neler hissettiğini konuşmadan da tahmin edebiliyordum. Dost sohbetinde anlatırdı da bir mülakatta ne kadar açık konuşacağını bilemiyordum. Atladım İzmir yakınlarında inziva hayatı yaşadığı evinde ziyaretine gittim. Serbest kaldığından beri belki de ilk defa kırgınlığını, kızgınlığını bu kadar açıklıkla ifade etti.
Başına gelenler karşısında kendisini ateşe atanların kim olduğu konusunda net bir fikri var ama isimlerini vermiyor. “Onlar kendisini biliyor” demekle yetiniyor. Ülkeyi yönetenlerin ise onlardan gelen bilgilere itibar ederek yanlışa ortak olduklarını düşünüyor. Nihayetinde kurduğu “hakkımı hiç kimseye helal etmiyorum” cümlesinin aşağıdan yukarı herkesi kapsadığı duygusuyla ayrıldım yanından.
Ülkeyi ve devleti zan altında bırakmama kaygısıyla Amerikan hapishanelerinde yatan Hakan Atilla’yı zorunlu emekliliğe sevk etmiş bir sistem var. Ailede bu davanın profesyonel bedelini ödeyen tek kişi de kendisi değil. Hakan Atilla tutuklandığında Halkbank’ta çalışmakta olan eşi Burçin Atilla da bu süreç nedeniyle mesleğine veda etmişti. Köpekleri, kuzularıyla sarmalandıkları bir çiftlik hayatında yaşadıkları travmalardan azade yeni bir yaşam kurmaya çalışsalar da geçirdikleri şu dokuz seneyi silip atmaları kolay değil. Geçen haftanın gelişmeleri de doğaldır ki ateşi harlandırmış.
-Reza Zarrab 2016’da Miami’de tutuklandı. Siz 2017’de New York’ta tutuklandınız. Halkbank, New York Güney Bölge Federal Savcılığı tarafından, dolandırıcılık, kara para aklama ve komplo yoluyla İran petrol gelirlerini altın ve nakde çevirerek İran’ın çıkarına olacak şekilde yaklaşık 20 milyar dolarlık kısıtlı fonun gizli transferini kolaylaştırdığını iddia etti. Bütün bu süreçte Halkbank davası Türk-Amerikan ilişkilerinin ana başlıklarından biri oldu. Erdoğan, Trump ile her görüşmesinde bu konuda devreye girmesini talep etti. Nihayet geçen hafta öğrendik ki Trump davanın düşürülmesi için talimat vermiş. Zarrab zaten ABD’li makamlarla anlaştığı için serbest kalmış ve kendine yeni bir isimle yeni bir hayat kurmuştu. Şimdi Türkiye’deki mallarını ve parasını da kurtaracak. Tüm bu hikâyenin tek sorumlusu ve de tek kurbanı siz olarak siz çıktınız günün sonunda. Çok can yakıcı bir final olmalı…
-Öyle hissediyorum tabii. Halkbank da neticede bunun ceremesini çekti. Hem avukatlık masrafları açısından hem de ve daha çok yurt dışında kaybettiği ticaret imkanlar açısından dokuz yıl süren davanın maliyetlerine katlandı. Ama neticede orası kurumsal bir yapı, bir şahsiyeti, kişiliği, karakteri yok, dolayısıyla da çektiği bir acı da yok. Tamamen finansal kayıpları var. Benim özelimde kişi olarak çektiğim acılar çok hissedilir ölçüde oldu. Bir şirketin çektiğiyle kıyaslanabilecek şeyler değil yaşadıklarım. Ben bütün bu süreçte Halkbank’ın bir adım öne çıkarak savunma yapmasını isterdim. Madem banka ve ülke aleyhine bir şey yürütülecekti, Halkbank muhatap almalıydı ve savunma yapmalıydı ki benim önerim oydu en başta. Biz de ona yardımcı olmak, savunabilmek için çaba sarf ederdik ama öyle olmadı maalesef.”
Savaşta devrim-Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet)
“Dijital teknolojiler, siber ağlar daha 2000’lerin başında, “savaşta devrim” (Rumsfeld-Pentagon) kavramıyla savaş tarzını değiştirmeye başlamıştı. Algoritmaların devreye girmesiyle bu “devrim”, Ukrayna savaşında, Gazze soykırımında kendini gösterdi. En son olarak da ABD ve İsrail-İran savaşında yoğun olarak yapay zekâ kullanmaya başlayınca bu savaş tarzı çok daha karmaşık bir üst düzeye sıçrarken derin bir ahlaki uçuruma düştü.
Üretim araçlarının evrimi, üretim tarzlarının sergilediği biçimleri de etkiliyor. “Yıkma/öldürme araçlarının” evrimi (teknolojik-bilimsel gelişmeler), son olarak YZ, “savaş tarzını” sessizce ama köklü biçimde değiştiriyor.
Savaşın cephe hatları artık veri akışları, sinyal istihbaratı ve uydu görüntüleriyle örülmüş algoritmik katmanlardan oluşuyor. Bu dönüşümün merkezinde YZ’nin, insanın karar verme kapasitesini hem hızlandıran hem de giderek savaşın kinetik (yıkım ve öldürme) boyutunun dışına iten bir etkisi var.
Bu dönüşümün en somut örneklerini, sonuçlarını, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında, kullandıkları YZ sistemlerinin, savaşı fiilen şekillendirmeye başlamasında görüyoruz. Palantir’in Maven sistemi, günde binlerce potansiyel hedefi seçiyor, sınıflandırıyor, önceliklendiriyor (target generation); Anthropic’in “Claude” komutanlara seçenekler sunuyor, hasar değerlendirmesi yapıyor, bir sonraki hamleyi hesaplıyor. Siber operasyonlar ise kinetik saldırılardan önce İran’ın iletişim altyapısını, sensörlerini, komuta sistemlerini devre dışı bırakmaya çalışıyor. Savaş artık önce sahada değil, veri merkezlerinde başlıyor. YZ ile donatılmış insansız hava araçları ise iletişim kesildiğinde yerleşik özerklik protokollerine geçerek görevlerini insan müdahalesi olmaksızın tamamlayabiliyor. Bunlar artık teorik senaryolar değil, somut olgular.
İran’ın güneyinde bir ilçe olan Minap’ta bir kız ilkokulunu Amerikan füzeleri 45 dakika arayla iki kez vurdu, 175 kız öğrenci hayatını kaybetti. YZ destekli hedefleme veri tabanına ilişkin sistem güncellenmemiş ya da hedef yanlış sınıflandırılmış, bu feci fiyaskonun nedeni hâlâ tartışma konusu.
Bu felaketi bir hata olarak okumak olanaklı değil. Minap saldırısı, YZ’nin savaşa entegrasyonunun yapısal açmazının bir semptomu: Hedef doğrulama mekanizmaları zayıflatılmış, sivil zarar değerlendirme ekipleri küçültülmüş, onay süreçleri de bilgisayar hızına yaklaştığı için fiilen anlamsızlaştırılmış. İnsan denetimi teknik açıdan var olsa bile; bir komutan, YZ tarafından üretilmiş yüzlerce hedef seçeneğini dakikalar içinde değerlendirmek zorunda kaldığında, bu denetim artık hukuki bir formalite olmaktan öteye geçemiyor.”
Gerçekler üzerimize gelirken-Deniz Zeyrek-(Nefes)
“Fransız Yazar Emile Zola’nın “Suçlama” başlığını taşıyan mektubu 13 Ocak 1898’de yayınlanır.
Mektubun konusu Dreyfus Davasıdır ve Zola o mektubunda mahkemeyi lehinde delilleri hesaba katmadan, gizli belgeleri savunma makamına göstermeden Alfred Dreyfus’u mahkûm etmekle, ordu mensuplarını (generalleri) sahte belgeler üretmek ve gerçekleri ört bas etmekle, basının bir bölümünü ise Dreyfus’a karşı bir linç atmosferi yaratmakla suçlar.
Zola, mektubunu şu sözlerle bitirir:
“Suçladığım kişilere gelince: Onları tanımıyorum, hiç görmedim, kendilerine karşı ne kinim ne de nefretim var. Benim için onlar yalnızca toplumsal kötülüğün temsilcileridir. Burada yaptığım şey, gerçeğin ve adaletin patlayarak ortaya çıkmasını hızlandırmak için kullandığım devrimci bir araçtan ibarettir. Gerçek yürüyüşe geçmiştir ve artık hiçbir şey onu durduramaz.”
Zola’nın bu mektubu çok ses getirir. Siyasi kriz derinleşince hakkında iftira suçundan soruşturma açılır. Zola yargılanırken İngiltere’ye kaçmak zorunda kalır.
Ancak finalde Dreyfus’un suçsuzluğu kabul edilir.
Gerçek ve adalet gündemi sarsarak ortaya çıkar.
Zola aynı zamanda bir gazeteci olarak gerçeğin ortaya çıkması için çabalar. Zira gazeteciliğin temel görevi gerçeğin ortaya çıkmasıdır.
İktidarlar ve güç odakları da aksine gerçekleri saklamak için büyük çaba harcarlar.
Dünya tarihi, gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışanlarla örtbas etmeye çalışanlar arasındaki mücadelelerle doludur.
Gelin görün ki her yeni yıl bu mücadeleyi gerçekleri örtbas etmek isteyenlerin lehine imkanlar sağlıyor. 19. yüzyılın son birkaç yılında Fransa’da gerçekleri ortaya çıkarmak, Dreyfus’un suçsuz olduğunu er ya da geç kanıtlamak mümkün olmuştur.
Ancak günümüzde, yani Milattan Sonra 2026’da ne yazık ki teknolojinin de imkanlarıyla gerçekleri saklama imkanları sınırsız bir şekilde artmıştır.
Bu durumu Türkiye üzerinden de okumak mümkün. İsterseniz konu başlıklarıyla bakalım:
– ADALET: Türkiye’nin bir hukuk devletini ve yargının bağımsız olduğunu her fırsatta dile getiriyoruz ama…
– Cumhuriyet döneminin en fazla siyasi tutuklusunun olduğu dönemden geçiyoruz. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Merdan Yanardağ, Alican Uludağ gibi çok sayıda siyasetçi, aktivist ve gazeteci düşünce suçlusu olarak cezaevlerinde tutuluyor.
– İktidar, Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yargılandığı davayı bir “yolsuzluk davası” olarak kabullenmemizi istiyor/bekliyor. Ancak, gerek 4 bine yakın sayfadan oluşan iddianameden, gerek duruşmalarda geride kalan günlerden anlıyoruz ki gizli tanıkların, itirafçıların ifadeleri çelişkilerle dolu. Sanıkların lehine olan deliller ciddiye dahi alınmamış. Çok sayıda insan itirafçı olmaya zorlanmış. Uzun tutukluluk süreleri cezalandırmaya dönüşmüş.”
Trump’ın yanılgısı-Fikret Bila (halktv.com.tr)
“ABD Başkanı Donald Trump, İran konusunda yanıldı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile birlikte İran’da kısa sürede rejimi yıkacaklarını ve kendilerine hizmet edecek bir yönetim kuracaklarını düşünüyorlardı.
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.
ABD ve İsrail’in hava saldırılarına İran çok güçlü yanıt verdi.
Sadece İsrail’i değil, bölge ülkelerindeki ABD üslerinden İran’a yapılan füze saldırılarını da yanıtsız bırakmadı.
Bu ülkelerdeki ABD üslerini havadan vurdu.
İran’dan beklemediği bir karşılık gören ABD Başkanı Trump’ın çelişkili açıklamaları da bu yanılgının bir yansıması.
Trump, “İran’da bütün hedefleri vurduk, işimiz bitti, vuracak hedef kalmadı” diyerek amaçlarına ulaştıklarını söyledi.
Ancak hemen ardından “İran’a daha büyük vuracağız” dedi.
Hava saldırılarına devam etti.
“İran’da işimiz bitti” dediği günün akşamında “Orada daha çok işimiz var” dedi.
Devlet adamlığıyla bağdaşmayan “gemi batırmak eğlenceli işmiş, eğlence olsun diye bombalamaya devam edeceğiz” gibi ciddiyetten uzak açıklamalar yaptı.
“İran’a demokrasi getireceğiz” dedikten sonra “İran’ın nasıl yönetileceği umurumda değil” açıklamasını yaptı.
Trump’ın tutarsız açıklamaları devam ediyor.
Tahran’ı bombalayıp, dini lider Hamaney’i ve üst düzey komutanları öldürdükten sonra, İran’da yönetim krizi çıkacağını, halkın rejime karşı ayaklanacağını, iç çatışmaların başlayacağını, rejimin değişeceğini ve İran’ın başına ABD yanlısı bir yönetim geleceğini düşünen Trump yanıldığı anlaşıldı.
Hamaney ve komutanların öldürülmesi İran yönetiminde bir boşluk yaratmadı.”
Askeri mahkemelerde bile gazeteciler öndeydi-Faruk Bildirici (BirGün)
“Televizyon haberciliğinin ilgili ilgisiz, ne olursa olsun “mutlaka ekranda görüntü olsun hastalığı” Ekrem İmamoğlu/ İBB davasında da nüksetti.
NOW TV, Habertürk, NTV gibi kanallar, davanın başladığına ilişkin haberlerinde gözaltına alınan CHP’lilerin polis eşliğinde tek sıra yürütülürken çekilmiş görüntülerini yayımladılar yine. Bu “polis şovu”na alet olmanın anlamını, yanlışlığını daha önce de yazmıştım. O görüntülerin muhataplarında yarattığı etki, Aykut Erdoğdu’nun duruşmadaki savunmasında kendini gösterdi:
“Benim bir tane oğlum var ya; altı ay boyunca bütün televizyonlarda polisin yanında beni gösterdiler. Ya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yakışıyor mu Sayın Başkan? Ben kesin hükümlüymüşüm gibi davranılıyor. Elinizi vicdanınıza koyun.”
Kesinlikle haklı Aykut Erdoğdu. Muhalif medya onları hükümlü gibi gösteren bu görüntüleri özensizlikten kullanıyor olabilir, ama iktidar medyası bunların işlevinin farkında olsa gerek.
Gazetecilerin, hiç kimseyi daha yargılanmadan “suçlu” olarak damgalamaya hakkı olamaz. Tabii gazetecilerin görevleri arasında yargılanan insanları savunmak da yoktur. Önemli olan, suçlamalar kadar savunmaları da dengeli ve adil biçimde yansıtarak, toplumu bilgilendirmektir.
Kuşkusuz toplumu bilgilendirme işlevini yerine getirebilmek için davayla ilgili belge ve bilgilere erişebilmek, duruşmaları da sağlıklı biçimde izleyebilmek gerekir. Ancak anlaşılan İBB davasında gazeteci arkadaşlarımızın çalışma koşulları çok elverişsiz. İlk gün arka sıralara itilmişlerdi, sonradan not alabilecekleri masa düzeneği de olan ön tarafa geçtiler. Fakat hâkim, son gün yine gazetecileri arkaya göndermek istedi, onlar da haklı olarak itiraz ettiler bu tavra.
Arkalara geçmek, gazetecilerin “izleyici” kategorisine indirgenmeyi kabul etmeleri demek. Oysa gazeteci, herhangi bir izleyen değildir, kamu adına izleyip aktaran kişidir. Gazetecilerin engellenmesi, toplumun bilgi alma hakkına ve “yargılamanın aleniliği ilkesi”ne zarar verir.
İBB davasında olanları duyunca 12 Eylül darbe dönemindeki askeri mahkemeleri anımsadım. Gazeteciliğimin ilk yıllarıydı. MHP, MSP, Dev-Yol gibi çok sanıklı davalarda basına heyetin yanında yüksekçe platform hazırlanırdı. Küçük salonlarda da özel yerimiz vardı. Duruşmaları, hâkimlerin ve sanıkların hareketlerini görecek, konuşmaları rahatça duyacak şekilde izlerdik.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
