İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler var oldukları ilk günden beri temel ihtiyaçlara sahiptir.
Bu ihtiyaçlar karşılandığı sürece canlılar hayatta kalabilir. Beslenme, su, uyku, barınma, sağlık ve güvenli bir çevre, bu ihtiyaçların başında gelir. Bu temel ihtiyaçlar karşılanmadan diğer ihtiyaçlara odaklanmak zordur.
Güvenlik ihtiyacı, insanın yalnızca yaşamakla yetinmeyip, tehlikelerden uzak ve güvende bir yaşam sürme isteğiyle ilgilidir. Aidiyet ve sevgi ihtiyacı ise hem insanın hem de hayvanın sosyal bir varlık olmasından kaynaklanır. Sevilmek, kabul edilmek, bir gruba, aileye ya da topluluğa ait olmak, dostluk ve yakın ilişkiler bu ihtiyacın temel unsurlarıdır. Bu noktada insan ve hayvan, bitkiden ayrılır.
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli ihtiyaçlardan biri şudur:
“Neden yaşıyorum?” sorusuna bir cevap bulmak, hayatın boşuna olmadığı duygusunu taşımak ve acının bile bir anlamı olduğuna inanmak.
Dinler, felsefe ve sanat, büyük ölçüde bu ihtiyacın ürünüdür. Bu, insanın olabileceği kişi olma isteğidir; potansiyelini kullanmak, kendine uygun bir yaşam sürmek, iç sesine sadık kalmak ve sürekli gelişmek. Bu ihtiyaç genellikle “hiçbir şey eksik değil ama bir şeyler eksik” hissiyle ortaya çıkar.
İnsan yalnızca konuşmak değil, anlaşılmak ister; duygularını ifade edebilmek, düşüncelerinin ciddiye alınması ve kendini gizlemeden var olabilmek ister. Anlaşılmamak, insanı yalnız hissettirir. Belki de en sessiz ama en hayati ihtiyaç, umuttur; yarının bugünden daha iyi olabileceğine inanmak ve çabanın boşa gitmediği hissi. Umut yoksa insan hayatta kalır ama yaşayamaz.
Abraham Maslow’un ihtiyaçlar modelinde en üst basamak olan “kendini gerçekleştirme”, çoğu insanın öncelikle fizyolojik ve temel ihtiyaçlarını karşılamaya odaklandığı bir dünyada nadiren ulaşılır. Maslow’a göre kendini gerçekleştirmek; sürekli gelişme, özgünlük, özerklik, yaratıcılık, sağlam bir kimlik, başkalarına katkı sağlama ve erdemli bir yaşam sürme gibi özellikleri içerir. Bu tanımlar, insanın doğal varoluşunu anlamada sınırlı kalır.
Bir aslan sabah uyanır, gerinir, avını düşünür ama “Acaba ceylan mı olmak istiyorum?” diye içsel bir kriz yaşamaz. Sarmaşık da sadece tutunur ve yükselir; kavak ise rüzgârla sallanır; hiçbiri kendini başkasıyla kıyaslamaz. İnsan ise farklıdır: Açlığın, güvenliğin, sevginin anlamını sorgular. İşte Maslow burada devreye girer ve der ki: “Önce karnını doyur, sonra güvende ol, sev ve sevil, saygı gör; en sonunda kendini gerçekleştir.” Bir aslan bunu okusa muhtemelen esnerdi; sarmaşık ise “Vay canına, ne kadar basamaklı bir hayat!” diye düşünürdü.
Dinler, insanın bu huzursuzluğunu çok erken fark etmiştir. İlkel dinlerden tek tanrılı dinlere kadar insan, “Ben neden buradayım?” sorusunu Tanrı’ya yöneltmiştir. Aslan böyle bir soru sormaz; çünkü onun için bir “neden” yoktur. İnsan ise dünyaya adeta fırlatılmış gibi hisseder. Bu yüzden dinler insana bir yön, bir amaç ve bir teselli sunar: “Yolcusun” der, “sorumlusun, imtihandasın.” Sarmaşık bu fikre pek ilgi göstermez; onun tek imtihanı tutunacak bir dal bulmaktır.
Felsefe sahneye çıktığında işler daha da karmaşıklaşır. Sokrates insana dönüp, “Kendini bil” der. İnsan o anda şunu fark eder: Aslan kendini bilmez ama kendisidir. İnsan ise kendini bilmeye çalıştıkça kendinden şüphe etmeye başlar. Platon ideaları anlatır, Aristoteles erdemden söz eder, Nietzsche “Kendini aş” der. Aslanın aşacağı şey bir kaya ya da rakip bir aslandır. İnsanın aşması gereken ise bizzat kendisidir. Bu da oldukça zahmetlidir.
Jung, insanın gölgesiyle barışması gerektiğini söyler; Adler, üstünlük çabasından bahseder; Fromm, insanın hem ait olmak hem de birey olmak istemesini anlatır. Hepsi ortak bir noktada buluşur: İnsan, ne olduğu ile ne olmak istediği arasında sıkışmış tek canlıdır. Kendini gerçekleştirme dediğimiz şey de bu sıkışıklığın kibar adıdır. Sonuçta aslan aslan gibi yaşar, sarmaşık sarmaşık gibi büyür, kavak kavak gibi rüzgârda eğilir. Hiçbiri, “Potansiyelimi yeterince kullandım mı?” diye geceleri uyanmaz. İnsan ise uyuyamaz; çünkü insan olmak, yetinmemek demektir. Belki de insanı diğer varlıklardan ayıran şey akıl ya da konuşma değil, bir türlü tamamlanamama hâlidir. Kendini gerçekleştirme, insanın bitmeyen iç huzursuzluğunun en entelektüel adıdır. Belki de aslanın bizden tek farkı şudur: Mutlu olmak için aslan olmanın yeterli olduğunu bilir. İnsan ise, insan olmanın yetmediğini düşünen tek varlıktır.
Orta Çağ’da insan anlayışı büyük ölçüde dinler etrafında şekillenmiştir. İslam, Hristiyanlık ve Yahudilikte insan, Tanrı tarafından yaratılmış ve sorumluluk sahibi bir varlık olarak görülür. Bu dönemde kendini gerçekleştirmek, Tanrı’ya yaklaşmak ve ahlaki bir yaşam sürmekle eşdeğer kabul edilmiştir. İnsan, akıl ve ruh dengesini sağlayarak olgunlaşır ve böylece kendini gerçekleştirmiş olur.
Rönesans ve Aydınlanma ile birlikte insan yeniden merkeze yerleşmiştir. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü, insanın varlığını akılla temellendirdiğini gösterir. Bu çağda birey önem kazanmış ve insanın kendi kaderini belirleyebileceği düşüncesi güçlenmiştir. Kendini gerçekleştirmek, bilgi üretmek, özgür düşünmek ve bireysel potansiyeli ortaya koymakla ilişkilendirilmiştir.
Modern Çağ’da Nietzsche, insanın kendini aşması gerektiğini savunarak “üstinsan” kavramını ortaya koyar. Ona göre insan, hazır değerleri sorgulamalı ve kendi değerlerini yaratmalıdır. Varoluşçu düşünürler Sartre ve Camus ise insanın özgür ama sorumluluk yüklü bir varlık olduğunu vurgular. Bu dönemde kendini gerçekleştirmek, anlamı dışarıda aramak yerine, insanın kendi seçimlerinde bulmasıyla mümkündür.
İlkel dinlerde hayatta kalmak, Klasik Çağ’da erdem, Orta Çağ’da iman, Modern Çağ’da akıl ve özgürlük ön plandaydı. Tüm bu yaklaşımlar, insanın bitmeyen kendini gerçekleştirme arayışının farklı yüzleridir. Değişen çağlara rağmen değişmeyen tek şey, insanın kendini bulma isteğidir. Kısacası insan, kendi varoluşunun sürekli yaratıcısıdır; yolculuğu, kendini gerçekleştirme ve sürekli kendini aşma serüvenidir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
