ABD’nin Venezuela operasyonuyla yeniden gündeme gelen “Monroe Doktrini”, Amerikan dış politikasının temel taşlarından biri olarak kabul edilen ve 2 Aralık 1823’te dönemin ABD Başkanı James Monroe tarafından Kongre’ye sunulan bildiriye verilen ad.
Doktrin, özünde Avrupa devletlerinin Amerika kıtasına yeniden müdahale etmesini kabul edilemez ilan ederken, ABD’nin de Avrupa’nın iç işlerine karışmayacağını ilan etmişti.
Bu yaklaşım, “Amerika Amerikalılarındır” ifadesiyle özetlenir; ancak zamanla bu söz, Latin Amerika’da ABD hegemonyasını meşrulaştıran bir çerçeve olarak da yorumlandı.
19. yüzyılın başında Latin Amerika’da İspanya ve Portekiz’e karşı yürütülen bağımsızlık mücadeleleri büyük ölçüde başarıya ulaşmıştı. Avrupa’daki monarşiler ise bu eski sömürgeleri yeniden kontrol altına alma ihtimalini gündeme getiriyordu. ABD, hem bu müdahalelerin kendi güvenliğini tehdit edeceğini düşünüyor hem de Batı Yarımküre’de yeni bir Avrupa güç dengesi kurulmasını istemiyordu. Monroe Doktrini bu endişeler doğrultusunda şekillendi.
Temel ilkeleri
Monroe’nun Kongre konuşmasında öne çıkan başlıca ilkeler şunlardı:
-Yeni sömürgeleştirmeye hayır: Avrupa devletlerinin Amerika kıtasında yeni koloniler kurması kabul edilemez.
-Müdahaleye karşı duruş: Avrupa’nın, bağımsız Amerikan devletlerinin iç işlerine karışması ABD tarafından düşmanca bir tutum olarak görülecektir.
-Karşılıklı uzak durma: ABD, Avrupa’nın mevcut sömürgelerine karışmayacak; Avrupa da ABD’nin bulunduğu yarımkürede siyasi müdahalelerde bulunmayacaktır.
-İki ayrı dünya anlayışı: Avrupa ve Amerika kıtaları, farklı siyasi sistemlere sahip iki ayrı alan olarak tanımlanır.
“Monroe Doktrini” açıklandığı dönemde ABD askeri olarak zayıftı ve doktrinin uygulanabilirliği büyük ölçüde Britanya donanmasının Avrupa müdahalelerini engelleme isteğine dayanıyordu. Bu nedenle ilk yıllarda doktrin daha çok sembolik bir siyasi duruş niteliği taşıdı.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında ABD’nin küresel gücü arttıkça “Monroe Doktrini” de yeniden yorumlandı.
Başkan Theodore Roosevelt, “Monroe Doktrini”ni genişleterek ABD’nin Latin Amerika ülkelerine “istikrar sağlama” gerekçesiyle müdahale edebileceğini savundu. Bu yaklaşım, Roosevelt Corollary (Roosevelt Eklemesi) olarak bilinir.
Bu dönemden itibaren ABD, Küba, Nikaragua, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti gibi birçok ülkede doğrudan ya da dolaylı müdahalelerde bulundu.
Latin Amerika’da “Monroe Doktrini” çoğu zaman, Avrupa emperyalizmine karşı bir kalkan olmaktan çok ABD emperyalizminin ideolojik zemini olarak algılandı. “Amerika Amerikalılarındır” söylemi, pratikte “Amerika ABD’nindir” eleştirilerine yol açtı.
“Soğuk Savaş” döneminde doktrin, bu kez Sovyet etkisini engelleme amacıyla kullanıldı. Küba Krizi, Orta Amerika’daki darbeler ve iç savaşlar bu çerçevede değerlendirildi. 21. yüzyılda “Monroe Doktrini” resmen yürürlükte olmasa da, ABD’li yetkililer zaman zaman doktrinin ruhuna atıf yaparak Latin Amerika’yı hâlâ kendi etki alanı olarak gördüklerini ima ediyor.
Özetle, “Monroe Doktrini” başlangıçta savunmacı bir dış politika bildirisi olarak ortaya çıkmış, ancak zamanla ABD’nin bölgesel ve küresel müdahalelerini meşrulaştıran bir çerçeveye dönüşmüştür.
Bugün hâlâ ABD–Latin Amerika ilişkilerini anlamak için başvurulan en önemli tarihsel referanslardan biri olmayı sürdürmektedir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
