Son yılların önemli tartışma konularından biri de, doğduğu şehri, akrabalarını, dostlarını ve işini bırakarak yurt dışına yaşamaya gidenler.
Gidenlerin bir bölümünü daha iyi bir eğitim almak isteyen gençler, kalan bölümünü ise daha iyi yaşam koşulları arayan aileler oluşturuyor.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine bakılacak olursa 2024 yılında Türkiye’den toplam 424 bin kişi ayrılmış. Bunun 273 binini yabancılar, 151 binini ise Türk vatandaşları oluşturuyor. 151 bin sadece 2024 yılına ait bir sayı; toplam sayının milyonu çoktan geçtiği varsayılıyor. BirGün gazetesinde Çarşamba günü çıkan habere göre, Türkiye’den göç edenlerin yüzde 26.6’sı 20-29 yaş grubunda yer alıyor.
Diğer yandan, sayıları gidenler kadar yüksek olmasa da Türkiye’ye göç eden bir grup da var: Yine TÜİK’e göre 2024 yılında 103 bin Türk vatandaşı yaşadıkları ülkelerden dönmüş.
Türkiye’den ayrılanların siyasi, ekonomik ve toplumsal gerekçelerini zaten herkes biliyor. Peki ama dönenler neden dönüyor?
Kanadalı gazeteci Nick Ashdown yeni yılın ilk günü X’te (eski Twitter) bu konuda bir paylaşım yaptı ve gözlemlerini aktardı. Brüksel ve İstanbul’da yaşayan Ashdown bir hayli ilgi çeken paylaşımında şunları yazdı:
“Avrupa’da yaşayan bir grup Türk arkadaşımla, beyaz yakalı Türklerin bir süre sonra burayı sevmedikleri için Türkiye’ye dönmeleri üzerine ilginç bir sohbet yaptım. Üzerinde uzlaştığımız temel neden şu oldu: Türkiye’de kendilerini bir tür ‘yönetici sınıfın’ parçası olarak görmeye alışkınlar; emekçi sınıflar tarafından adeta el üstünde tutuluyorlar ama aynı zamanda onlardan oldukça izole bir hayat sürüyorlar. Avrupa’da ise iyi işleri olsa ve konforlu bir yaşam sürdürseler bile öyle bir ‘hizmetkâr kültürü’ bulamıyorlar. Kendilerini toplumun geri kalanından aynı ölçüde izole etmeleri mümkün olmuyor.”
Ashdown, gözlemlerine dayanarak Türk vatandaşlarının dönmelerinin diğer gerekçelerini de şöyle sıraladı:
“Bir diğer konu da iş yerindeki ‘yapıcı eleştiri’ meselesi. Avrupa’da bu oldukça yaygınken, Türkiye’de pek var olan bir şey değil, alışmak zaman alabiliyor. Ayrıca yönetici pozisyonları için işin sunduğu ayrıcalıklar da daha az. Örneğin, kendi odasının olmaması, şirket arabası verilmemesi gibi.
Bir başka ilginç nokta da şu: Avrupa’da kişisel hayat ile profesyonel hayat arasında çok daha belirgin bir ayrım var. Türkiye’de ise iş arkadaşlarıyla arkadaş olma durumu çok daha yaygın. Hatta Türkçede ‘iş arkadaşı’ diye bir kavram var.
Elbette birçok Türk’ün Avrupa’da zorlanmasının ayrımcılık gibi başka nedenleri de olduğunu biliyorum.
Eşim de çok yerinde bir noktaya dikkat çekiyor: Çoğu Türk, Türkiye’ye kültürel ve iklimsel olarak güney Avrupa’dan çok daha uzak olan kuzey Avrupa ülkelerine gidiyor. Dolayısıyla Avrupa’ya dair izlenimleri de büyük ölçüde bu ülkeler üzerinden şekilleniyor.”
Ashdown’ın paylaşımı üzerine yurt dışında yaşayan bazı Türk vatandaşları ise şu yorumlarda bulundu:
“Bence asıl sorun ruh, lezzet ve sıcaklık eksikliği; kasvetli gri hava, tatsız yemekler ve aile kültürünün olmaması. Türkiye’de hayat çok canlı. Güneşimiz var, gerçekten lezzetli ve taze yiyeceklerimiz var. Güçlü bir arkadaş ve aile destek sistemimiz var.”
“Sonuçta, memleket özlemi sadece güneşle ilgili değil; sokaklarla paylaştığınız belirli kültürel kod, dil ve tarihle ilgili. Ama ben kesinlikle Berlin yerine Roma’yı tercih ederim.”
“Genel olarak Kuzey Avrupa kültürünü sevmiyorum. İnsanların hayatında güneş ışığı, güzel yemek ve neşe eksik. Rahatlamak, şakalaşmak ve eğlenmek için çok içki içmeleri gerekiyor. Oldukça kibirli bir kültür, herkes gereksiz yere tavsiye veriyor, hatta azarlıyor.”
“Avustralya’da, aynı/benzer demografik gruptan gelen bu tür sınıf temelli eleştirilere pek rastlamadım. Daha çok coğrafi izolasyon ve nitelikli oldukları sektörlerde fırsat eksikliğiyle ilgili bir durum var.”
“Türk sosyolojisinde çekirdek ailelerin birliği gibi bir teori var. Buna göre çalışan genç çiftler yemek pişirme, market alışverişi, çocuk bakımı gibi konularda kendi anne babalarına bağımlı oluyorlar. Bu avantajların hepsini yurt dışına taşıyamıyorsunuz.”
“Harika bir yazı Nick. Çocuk bakımı konusundaki farklılıklar hakkındaki düşüncelerini de duymak isterim. Bu iş çoğunlukla varlıklı Türkler tarafından dışarıdan yaptırılıyor. Kendi anne babası tarafından büyütülen son nesilden olduğumu hissediyorum.”
“Yeni göçmen dalgasında da aynı sorunu gözlemliyorum, ancak asıl sebep onların kendi izole dünyalarında kalmaları. O dünyada kaldıkları için de aynı hayatı bekliyorlar. Ben o sahte beyaz yakalı dünyasından çok nefret ediyordum, bu yüzden burada (yurt dışında) olmaktan çok mutluyum.”
“Türkiye’deki yönetici sınıf dinamiği ve bununla birlikte gelen izolasyon/kölelik konusunda haklısın. Birçok ‘Beyaz Türk’ inanılmaz derecede rahat bir baloncuk içinde yaşıyor; kültürlü, özgün, bilgili, modern hissediyorlar, etkili ve benzer düşüncelere sahip kişilerle çevrililer ve bunların hiçbirini gerçekten kanıtlamak zorunda değiller. Bu arada, ülkenin büyük bir bölümünü (muhafazakarlar, Kürtler, kırsal kesim insanları) aşağılıyor veya alay ediyorlar. Sıklıkla görmedikleri şey ise, Kuzeybatı Avrupa perspektifinden bakıldığında, saygınlık hiyerarşisinde benzer bir konumda olmaları. Kendilerini hayal ettikleri kadar rafine elit değiller, birçoğu Avrupa kurumlarında gerçekten başarılı olmak veya öne çıkmak için mücadele ediyor. Bahsettiğin iş yeri kültürü noktaları (yapıcı eleştiri, daha az ayrıcalık, daha katı kişisel/ profesyonel sınırlar) bu rahatsızlığı daha da derinleştiriyor.”
“Çoğu ‘beyaz yakalı’ Türk aslında mavi yakalı veya alt orta sınıf ailelerde büyümüş. Avrupa’ya taşındıklarında, genellikle özledikleri şey statü veya kölelik değil, büyük, sıcak bir aile gibi topluluk, tanıdık sosyal çevreler, simit-peynir, sosyal olarak kabul görme duygusu. Türkiye’de birçok kişi diğer Türklerden farklı bir elitin parçası olma yanılsamasını geliştirir, ancak gerçekte aynı kültürün derin bir parçasılar. Avrupa bu yanılsamayı ortadan kaldırır, ancak yerine alıştıkları duygusal yoğunluğu koymaz. Bu yüzden geri dönüyorlar. Eğer 2-3 nesildir yüksek eğitimli Türk ailelerinden geliyorsanız, durum farklı. Batı sosyal normları, yetiştirilme ve maruz kalma nedeniyle genellikle daha tanıdık gelir, bu nedenle geçiş daha sorunsuz olur.”
“Benim için mesele sınıf farklılıkları ya da kaybedilen ayrıcalıklar değil. Kendimi hiçbir zaman oraya ait hissetmedim. İnsanlar yeterince kibar ama gerçek bağlantılar yüzeysel kalıyor. Sohbetler nadiren daha derine iniyor ve bu sessiz yalnızlık zamanla birikiyor.”
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
