Modern yaşamın çarpıcı gerçeklerinden biri, sınır aşan insan hareketliliğindeki artışa paralel olarak kalıcı dış göç eğilimlerinin ivme kazanmasıdır.
Göç, sadece fiziksel bir konum değiştirme süreci değil, aynı zamanda bireyin iç dünyasındaki ciddi bir dönüşümün de başlangıcıdır.
Politik ve ekonomik faktörlerin son on yıllarda daha belirgin hale gelmesi, uluslararası göçün toplumsal yapıları dönüştürecek boyutlara ulaşmasına zemin hazırlamıştır.
Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi’nin (UN DESA) 2025 raporuna göre, uluslararası göçmen sayısı ABD’de 50 milyonu, Almanya’da 17 milyonu, Suudi Arabistan’da ise 13 milyonu aşmış durumda. Raporda, Türkiye’de bu sayının 2024 yılında 7 milyonu geçtiği vurgulanmakta.
Bu rakamlar elbette çarpıcı, ancak asıl çarpıcı olan, göçün başlattığı dönüşümle tetiklenen “kimlik sorunsalı”nın yeterince ve derinlemesine ele alınmamasıdır. Göç, genellikle dışarıdan gözlemlenen bir “dış hikâye” olarak görülür ve bu perspektiften okunur. Oysa asıl hikâye, göçü yaşayan bireylerin iç dünyasında yaşananlardır. Yeni hayatın gerçekten “yaşanabilir” olup olmayacağını belirleyen de tam olarak bu iç hikâyedir.
Her şey fiziksel bir yer değiştirmeyle başlar; kişi zamanla konumla birlikte dünyayı okuma biçiminin de kökten değiştiğini fark eder. Ardından, “ben kimim” sorusuna verilen eski yanıtların geçerliliğini yitirdiği, ancak yeni yanıtların henüz netleşmediği sancılı bir “ara bölgeye” girilir.
Bu noktada kimlik inşası, zamana yayılan beş aşamalı bir sürece dönüşür. Bu süreçleri hızlandırmaya çalışmak, sonu gelmeyen kıyaslar ve boşluk duygusu gibi ağır psikolojik yıpranmalara yol açabilir.
Çeyrek yüzyıldır Türkiye’de yaşayan bir Rus göçmen olarak deneyimlerim, göçün aslında yalnızca çevreye uyum sağlamak olmadığını öğretti. Bence göç demek; aynı zamanda değişen gerçeklikler içinde kimliğini yeniden tanımlama mücadelesi demektir.
Dolayısıyla, uyum sağlamak bu bağlamda, “yerli gibi” görünmeye veya hızla “onlara” benzemeye çalışmak değil, yeni sosyal kodlar arasında kendi özünü koruyarak var olabilme becerisini geliştirmektir. Bu beceri, göçmenlerin yeni hayatlarında dengeli ve saygın bireyler olarak yaşamaları için en önemli anahtarlardan biridir.
1) Birinci aşama: “Sosyal statü göç etmez”
İlk ve en zorlu aşama, göçün kendisidir. Geldiğiniz yerde insanlar sizi mesleğinizle, sosyal rolünüzle, itibarınızla ve ilişkilerinizle tanırken; yeni konumda sanki her şeye sıfırdan başlarsınız. Kendi alanınızda ne kadar yetkin olursanız olun, yeni toplum bunu otomatik olarak okumaz. Zaman ihtiyacınız vardır.
Bu evrede dışarıdan bakıldığında kişi çok aktif görünür: kurumdan kurumlara koşar, belgelerle uğraşır vb. Ancak bir süre içeride bir soru yankılanır: “Ben şimdi kim oluyorum”. Bu dönemin doğal bir uzantısı olarak geçmişe güçlü özlem, değersizlik duygusu ve açıklanamayan bir kaygı görülür.
En sık düşülen tuzak, memleketteki statüyü yeni yere taşımaya çalışmaktır. “Boş biri olmadığımı göstermeliyim”, “değerimi kanıtlamalıyım” gibi düşünceler yeni ortamlarda çoğu zaman işe yaramaz. Kimliğin dönüşmesi bir kayıp ya da trajedi değil, sürecin doğal akışıdır. Şu farkındalık önemli: ‘Ben yalnızca rollerden ve etiketlerden oluşmuyorum, çok daha derinde, çok daha fazlasıyım.
2) İkinci aşama: Asimilasyon yanılgısı
İkinci aşama, taklit ederek uyum sağlama evresidir. Kişi, “burada yaşayanlara benzemeliyim” diye düşünür. Yerel davranışları, konuşma tonunu, hatta bazen geleneksel değerleri bile kopyalar.
Dışarıdan bakıldığında uyum sürecinde ilerleme varmış gibi görünse de, içsel olarak bir yorgunluk birikir (kod değiştirme yorgunluğu). Yanlış yapmamak için sürekli kendini kontrol etmek, kişiyi aşırı yorar. Zamanla “uyum sağlıyorum ama sanki kendim olmaktan uzaklaşıyorum” duygusu belirir.
Bu aşamadaki temel yanılgı, entegrasyon ile asimilasyonu karıştırmaktır. Dili ve kültürü öğrenmek, sosyal normları tanımak kuşkusuz önemli, ancak bunlar asimilasyonun değil, sağlıklı bir entegrasyonun araçlarıdır. Bu ayrım netleşmezse, yanılgı sürer ve uyum süreci beklenen verimi sağlayamaz.
3) Üçüncü aşama: Kimliğin bölünmesi
Bu aşamada kişi kendini derin bir kimlik bölünmesi içinde bulabilir. Sanki içinde iki farklı ses taşır, biri dış dünyaya seslenir, diğeri ise iç dünyasına.
Bu ikilem, bireyin kendi toplumunda aidiyet duygusu doğal bir zemin bulurken, yeni toplumda aynı aidiyeti henüz kuramamış olmasının bir sonucudur. Kişi iki farklı mekânda birden yaşıyor ama hiçbirine tam ait değilmiş gibi duyumsar. Yalnızlık duygusu, aidiyet arayışı ve “kendim olma hakkım var” gibi düşünceler öne çıkar.
Bu süreçte, genellikle iki uç tepki görülür: Ya tamamen asimile olup erimek ya da içe kapanarak diaspora içinde güvenli bir liman bulmaya çalışmak. Bu tür bir bölünme, profesyonel destekle doğru yönetildiğinde uyum sürecinin sağlıklı bir adımına dönüşebilir.
Rol yapmak zorunda kalmadan kurulan içten ilişkiler, sanatsal yaratıcılık ve yazma pratikleri uyum sürecini destekleyen uğraşlardır. İki dünya arasında köprüler kurup, her ikisinden de beslenerek yeni bir denge yaratmak mümkündür.
4) Dördüncü aşama: Kimliğin yeniden kurulması
Bu aşama, zorlu bir sürecin ardından ilerleyen bir içsel dönüşümle gelir. Kimlik, artık dışarıdan tanınmak ya da kalıplara sığmak için değil, kişinin kendi değerleri ve anlamlı eylemleri üzerinden yeniden şekillenir. Böylesi bir farkındalık, kişi kendini dış aynalarda değil öz değerlerinde aramaya başladığında belirginleşir.
Böylece kimlik, ünvanlar, yargılar ve kalıplar yerine anlamlı eylemlerle tanımlanır hale gelir. Yavaş yavaş şöyle bir iç mantık belirir: “Buradayım, çünkü burada olmayı kendim seçtim.”
5) Beşinci aşama: Bütünleşmiş kimlik
Ve işte son ve en verimli aşama. Burada kişi artık ne yeni kültürün içinde erir ne de eski kimliğine hapsolur, aksine yaşamın gerçekleriyle sağlıklı bir diyalog kurmayı öğrenir. Farklılıkları kabullenir, iki kültürün arasında dik durabilme becerisini geliştirir.
Bu evrede gerçekleşen uyum, pasif bir “yeni yurt edinme” çabası olmaktan çıkıp, aktif bir “katkı sürecine” dönüşür. Kişi, kültürlerin kesişim alanında köprüler inşa eder, projeler üretir, kendi deneyimini yeni göçmenlerle paylaşır, başkaları için yeni alanlar açar. Artık geçici bir misafir gibi hissetmez, kaçakmış gibi yaşamaz.
Sonuç olarak, göçmenlikte kimlik arayışı karmaşık ve çok boyutlu bir süreçtir. Üstelik bu süreç, dili akıcı konuşmak, pasaport almak ya da toplumun onayını kazanmak gibi dış göstergelerle “tamamlanmış” sayılmaz. Çünkü göç edilen ülkedeki yeni yaşam, bir yandan kişisel gelişim ve yeniden başlama fırsatı sunarken, diğer yandan insanı kendisiyle yüzleştiren kaçınılmaz bir sınava dönüşür.
Bu yolculuğun herhangi bir aşamasında “takılıp” kalmak ise her zaman zayıflık ya da başaramama anlamına gelmez. Bazen süreç hız değil derinlik ister; taklit değil kendiyle temas, kendini kanıtlama telaşı değil yeniden kurulum ister. Günün sonunda insanın gerçekte aradığı olgu, nerede olursa olsun, “kendisi kalabilmektir”. Ve bunu başardığında, coğrafya değişse bile insan merkezde kalır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
