İlkel insanın dünyası küçüktü ama samimiydi. Tanımadığına “düşman” der miydi? Tanıyorsa, sevmediğini mertçe söyler miydi?
Bilmiyorum… Bugünün modern insanı ise tanımadığı her şeyi tehdit ilan ediyor. Üstelik bunu pijamalarıyla, terlikleriyle koltukta otururken, bir kahve yudumu eşliğinde yapıyor. Klavye başında yeni bir tip sahneye çıkıyor: Algoritma çocukları profil fotoğrafı süslü, biyografisi “insanlık sevdalısı”, paylaşımları ise baştan sona bir linç dosyası. Amaç ne aydınlatmak ne de dönüştürmek. Amaç çok daha basit ve banal: saldırmak.
Nefret, çoğu zaman bireyin kendini bir yere ait hissetme çabasından doğar. “Biz” diyebilmek için mutlaka bir “onlar” yaratılır. Antropolojik olarak bu bir kabile refleksidir. Sosyolojik olarak iktidarların işine yarar. Psikolojik olarak ise bireyin, içsel boşluğunu örtme yöntemidir. Kendisini eksik hisseden insan, başkasını eksik ilan ederek rahatlar.
Nefret nereden doğar? Korkudan mı, bilgisizlikten mi, yoksa insanın kendine bakmaya cesaret edememesinden mi? İlginçtir; “ilkel” diye küçümsediğimiz insan, nefreti bugünkü kadar örgütlü, sistemli ve ideolojik biçimde üretmezdi. Tanımadığından korkar, kaçardı ya da savaşırdı; ama onu tanımlamaz, etiketlemez, ahlaki olarak aşağılamazdı. Çünkü nefret yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda bir düşünce düzenidir. Dile, sembole, tekrar edilebilir bir anlatıya ihtiyaç duyar. Bu yüzden nefret doğadan değil, kültürden; yani insanın inşa ettiği dünyadan doğar.
Bilgi ve bilim çağında yaşayan modern insanın hâlâ nefretle beslenmesi ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Oysa bu çağda bilgi artmış, anlam azalmıştır. Modern insan çok şey bildiğini sanır ama çok az şey hisseder. Bugün kabile ateşi etrafında anlatılan korku hikâyelerinin yerini, ekran başında yazılan öfkeli yorumlar almıştır. İlkel insanın elinde mızrak vardı; modern insanın elinde klavye. Mızrak bedeni yaralardı, klavye ise anlamı. Kendini modern sanan klavye şövalyelerinin amacı düşünmek değil, ait olmaktır. Bir gruba, bir fikre, bir öfkeye… Nefret burada bir ideoloji değil, bir kimliktir. Sosyal medya akışları ise sakinliği değil öfkeyi ödüllendiriyor; çünkü öfke tıklanmayı artırıyor. Nefret hızla yayılan bir virüs hâline geliyor. Mizah kılığındaki içerikler de benzer bir rol oynuyor; ironi ve şaka adı altında yapılan aşağılamalar, nefretin güldürerek meşrulaştırılması anlamına geliyor. Milliyetçi veya cinsiyetçi dil kullanan yayınlar ise “biz”i yüceltirken “onlar”ı insanlıktan çıkararak düşmanlığı normalleştiriyor ve doğrudan nefret üretiyor.
Bu nefretin mecazi olarak “bulunduğu” yiyecekler de dikkat çekici: Hızlı tüketilen içerikler, tıpkı fast food gibi zihni doldurup düşünceyi bozarken, aşırı baharatlı söylemler sürekli sert ve yakıcı bir dil sunarak bağımlılık yaratıyor. Şekerli popülizm ise tatlı sözler ardında sert ayrımlar barındırıyor; çabuk tüketilen ama uzun vadede zehirli olan bu söylemler, insanları yanıltıyor. Bayat ezberler defalarca ısıtılan düşmanlık hikâyeleri olarak tanıdık gelse de besleyici değil, alışkanlıkla tüketiliyor. Küçük ama sürekli tekrar edilen aşağılayıcı ifadeler, yani zehirli atıştırmalıklar, az gibi görünse de birikerek nefretin kalıcı hâle gelmesini sağlıyor.
Çoğu insan konuşurken ya da yazarken nefret suçu işlediğinin farkında değildir. Çünkü ona dilin bir eylem olduğu öğretilmemiştir. Eğitim sistemi başarıyı öğretir ama vicdanı ölçmez. Aile doğruyu öğretir ama farklı olanla bir arada yaşamayı öğretmez. Bu yüzden farkındalık çoğu zaman geç gelir.
Avrupa’da da, Afrika’da da, Avustralya’da da, Amerika’da da dünyada her yerde mekanizma aynıdır. Coğrafya değişir, gerekçeler değişir ama nefretin dili benzer kalır. Azınlıklar, kadınlar, çocuklar, göçmenler ve engelliler her yerde nefretin en kolay hedefidir. Medya ise dünyanın her yerinde iktidarın inşasında önemli bir rol oynar. Yaratılan dil çoğu zaman milliyetçi, cinsiyetçi ve erkek egemendir. Bir kişiyi ya da grubu din, dil, ırk, etnik kimlik, cinsiyet, cinsel yönelim, engellilik ya da yaş üzerinden hedef alan her söz nefret söylemidir. Bu söylem her zaman doğrudan şiddet üretmez; ama şiddetin zeminini hazırlar, temel hakları sessizce aşındırır.
Charles Bukowski’nin dediği gibi oysa doğa bize bambaşka bir şey fısıldar: Hangi çiçek, diğerini “sarı açtı” diye ayıplar? Hangi kuş, farklı ötüyor diye ötekini susturur? Doğa bilir ki çeşitlilik kusur değil, yaşamın şartıdır. İnsan ise düşünmeyi öğrendiği anda ayırmayı da öğrenmiştir. Ayırmakla yetinmemiş, hükmetmiş; hükmetmekle yetinmemiş, nefreti kutsamıştır. Derisinden, dilinden, kimliğinden ötürü öldürülen insanlar, kendini merkeze koyan bu bilincin sonucudur.
İnsan, her şeyi bulup kendini bulamayan tek varlıktır. Ateşi, tekerleği, atomu, algoritmayı keşfetmiştir; ama kendi karanlığına bakmaktan kaçmıştır. Bu yüzden kalabalıkların içinde kaybolur, bazen de yalnızlığın en derin yerinde kendine yaklaşır. Kalabalığa karışmak kolaydır; sürü olmak emek istemez. Ama yalnız ve dik durmak ağır bir bedel ister. Çünkü yalnızlık çoğu zaman bir tercih değil, yalanla uzlaşmamanın sonucudur.
İnsan öyle yorulur ki, yüzüne bakıldığında bile kendinden nefret ettiği anlaşılır. Bu yorgunluk bedensel değil, ahlakidir. Sürekli açıklamak zorunda kalmanın, sürekli yanlış anlaşılmanın yorgunluğu… Nefret üretmek sevgiyi taşımaktan daha az emek ister. Hayvanlar bu yüzden daha masumdur; rol yapmazlar. İnsan ise maske takar. Maskeler çoğaldıkça nefret sıradanlaşır.
Düşünmek kutsaldır; ama düşünce empatiyle birleşmediğinde zekâ zalimliğe dönüşür. Nefret, cehaletten çok duygudan kopmuş aklın ürünüdür. Belki de en trajik gerçek şudur: İnsan, kendine benzemeyeni yok etmeye çalışırken, farkında olmadan kendi insanlığını eksiltir.
Ah insanlar…
Her şeyi bilen ama birbirini anlamayı hâlâ öğrenemeyenler.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
