Gündeme uyuşturucu verdiler!-Mustafa Balbay (Cumhuriyet)
“Toplumda ciddi sarsıntı yaratan operasyonlar için sık kullanılan cümlelerden biri şudur:
Zamanlama manidar!
Türkiye’de ne zaman operasyon olsa, zamanlama manidar olur ama son aylarda “ünlülere” yönelik uyuşturucu operasyonlarında zaman, hedef ve kişiler gerçekten manidar!
Uyuşturucu kullanma yaşının 9’a kadar düştüğü farklı kurumların ortaya koyduğu bir gerçek.
Bununla mücadele şart!
Ama nasıl?
Ünlüleri toplayıp saç örneği alıp bırakmak mücadele mi?
Kimi yolsuzluk iddialarını uyuşturucu konulu mesajlarla birleştirip neyin neyle ilgili olduğu bilinmeyen, toplumu şaşkına çeviren operasyonlarla bunu durdurmak mümkün mü?
Yoksa bu karmaşa son derece bilinçli yaratılıp görünenin çok ötesinde mesajlar mı söz konusu?
Gündemi altüst eden uyuşturucu operasyonlarından biri 8 Ekim günü 19 sanatçıya yönelik şafak baskınıydı. Onlardan biri olan sanatçı Hadise test sonuçları negatif çıktıktan sonra Ankara’daki konseri öncesi aynen şöyle demişti:
“Sigara bile içmiyorum ya. Sigara içenlere lafım yok yanlış anlamayın ama bugünkü operasyonu biliyorsunuz, hangi konuda olduğunu.
Bu konuda tertemiz olduğumu bildiğim için bugün zoruma gitti diyebilirim. Ağrıma gitti. Şimdi karşınızda tabii ki gülerek de durabilirim ama insanın psikolojisi biraz bozulabiliyor. Çünkü biliyorsunuz nasıl bir insan olduğumuzu. Benim annemle babam beni öyle büyütmedi. Ben işine âşık olan bir kadınım. Bugüne kadar da kendi çabamla geldim buralara.”
Hadise’nin ses tonu, yüz hatları, beden dili nasıl bir hukuksuzlukla karşı karşıya kaldığını göstermeye yetiyordu.
Bugün içinde “uyuşturucu” geçen operasyonlar da “ünlüler” diye başlayan haberlere konu oluyor. Uyuşturucuyla ilgili neyin suç neyin suç olmadığı yasalarda açık. Ama bütün bunlardan öte en büyük “suç” şu:
Kullanma yaşının 9’a kadar inmesine karşın buna çare üretememek!”
“Seneyi kapatmayı hazırlanırken Suriye gündemimiz yine ziyadesiyle hareketli. YPG omurgası üzerine oturan Suriye Demokratik Güçleri’nin merkezi Suriye ordusuna entegrasyonuyla ilgili müzakerelerin Ankara’nın arzu ettiği istikamette ilerlemediğine yönelik kuvvetli sinyaller gelince, Ankara dün deyim yerindeyse Şam’a çıkartma yaptı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın birlikte Suriye’ye giderek Ahmed El Şara yönetimine tam saha pres yaptılar.
Son gelişmelerde Washington’ın nerede durduğunu anlamak için normalde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Thomas Barrack’ı izlemek yeterli olmalıydı. Ancak son aylarda o kadar karmaşık ve hatta birbiriyle çelişen mesajlar verdi ki ‘öngörülebilirlik’ çıtası adeta yerle bir oldu.
Son dönemlerde, şu anda ABD yönetiminde olmayan, hatta uzundur resmi bir sıfatı da olmayan ama Irak’ın işgalinden tanıdığımız eski ABD büyükelçilerinden Peter Galbraith’in Suriye konusunda söyledikleri, yazıp çizdikleri çok karşıma çıkar oldu. Galbraith’in 13 Aralık’ta Fransız Senatosu’nda Paris Kürt Enstitüsü ile birlikte düzenlenen ‘Kuzeydoğu Suriye’ panelinde de konuşmacı olduğunu görünce, kendisine ulaştım. Acaba perde gerisinde Galbraith’in Suriye dosyası konusunda bizim bilmediğimiz bir görevi mi vardı?
Suriye ile ilgili tüm çalışmalarını kendi iradesiyle, ‘bir sivil’ olarak yürüttüğünü söyleyen Galbraith, şu anda söylediği gibi ‘etkisiz ve yetkisiz’ ise bile her şeye son derece hâkim!
Benim en çok dikkatimi çeken, yıllardır Irak’ta ‘bağımsız bir Kürdistan’a destek verilmesi için çeşitli Amerikan yönetimlerini ikna etmeye çalışmış bir diplomat olarak Galbraith’in Suriye’de bu tür bir hattın gerçekçi olmadığına dönük yaptığı vurgular oldu. Bu önemli zira Galbraith, ABD’nin 2003’teki işgalinden sonra Irak’ın anayasasını adeta bizzat yazan adamlardan biriydi. Dolayısıyla da Irak’taki mevcut federal yapıyı Suriye için de bir model olarak görüp görmediğini anlamaya çalıştım. İki ülkeyi kıyaslamanın doğru olmadığını düşünmekle kalmıyor “Irak’taki aslında bir konfederasyon” diyor. Suriye’nin varması muhtemel noktanın ise ‘nispeten güçlü bir federalizm’ olduğunu düşünüyor.
–Öncelikle akut bir kriz olarak görünen Ankara’nın Suriye Demokratik Güçleri’nin Suriye ordusuna entegrasyonuyla ilgili çıkışlarıyla başlayalım. Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Savunma Bakanı Yaşar Güler, arka arkaya “Yıl sonuna kadar 10 Mart Anlaşması’na paralel tam bir entegrasyon olmazsa planımız hazır” şeklinde açıklamalar yaptılar. Bu mesajlar Türkiye’nin askeri müdahale seçeneğini ciddi bir biçimde gündemine aldığı şeklinde yorumlanıyor. Sizce mevcut koşullar altında Ankara’dan Fırat’ın doğusunu da kapsayacak biçimde büyük bir operasyon beklemek mümkün mü? Trump yönetimi bu konuda Ankara’ya yeşil ışık yakar mı?
-Umarım Türkiye’den askeri bir müdahale olmaz. Bence insanların aklında tutması gereken şey şu; askeri müdahaleler çoğu zaman istenmeyen sonuçlara neden olur. Mesela, Putin Ukrayna’da dört yıldır kazanamadığı bir savaşa gireceğini tahmin edebilir miydi? O gün sorsanız Ruslar birkaç günde Kiev’i ele geçireceklerine inanıyordu. Peki, bugün Türkiye Suriye’de böyle bir işe kalkışırsa sonuçları ne olur? Bilemiyorum. Belki de asıl sorulması gereken böyle bir müdahalenin Türkiye’nin içindeki çözüm sürecini nasıl etkileyeceğidir. Yine yakın tarihten başka bir örneğe bakalım; Saddam, Kuveyt’i işgal ettiğinde, bunun yanına kalacağını düşünmüştü. Yani savaşlar nadiren mimarlarının istediği gibi sonuçlanır.”
Çandar ve Ensarioğlu’na Öcalan’dan gelen mesaj-Aytunç Erkin (Nefes)
“DEM Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar ve AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun “SDG üzerinden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı hedef almasının” ardından dün Şam ziyaretinin gerçekleşmesi önemliydi. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Başkanı İbrahim Kalın Suriye’nin başkenti Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve üst düzey Suriyeli yetkililerle bir araya geldi.
Beş gün önce…
Devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı (AA)’da bir analiz yayımlandı. Gazeteci İbrahim Bozan imzalı analizin başlığı “10 Mart Mutabakatı’nda sona doğru: SDG ve Şam’ı bekleyen senaryolar”.
Spotu okuyalım:
“SDG’ye sunulan tüm uzlaşma tekliflerinden kaçınılmasının ardında yine İsrail var. Türkiye’nin bölgede kalıcı barışı tesis etme ve İsrail yayılmacılığının önüne geçme çabalarına, İslam ülkelerinin gerçek anlamda destek vermeleri gerekmektedir.”
Gazeteci Bozan, 10 Mart Mutabakatı’na uyulmadığı için SDG içinden “çatlak seslerin” çıktığını iddia etti: “Özellikle örgüt içerisindeki ayrışmaların temelini SDG içerisindeki Arapların tutumu oluşturuyor. SDG içerisindeki Arapların büyük bir kısmı artık yeni Suriye yönetimi ile entegrasyona sıcak bakıyor. Buna, SDG’ye bağlı Sanadid Kuvvetleri Komutanı ve aynı zamanda Şammar kabilesi Şeyhi Mane’e Dahham el-Carba Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile görüşmesi örnek verilebilir. Diğer taraftan SDG içerisinde doğrudan Kandil’in yani terör örgütü PKK’nın güdümünde olmayan kesim de 10 Mart anlaşmasının uygulanmasına çok da karşı değil. En azından ABD’nin yeni Suriye yönetimine olumlu yaklaşımını görerek, SDG’nin mevcut kazanımlarından çok da taviz vermeden bir orta yolu bulma peşinde. Bu durum ilerleyen süreçte SDG’nin devamlılığı açısından büyük bir meydan okuma olarak ortaya çıkabilir.”
Peki PKK’nın Suriye kolu SDG’nin İsrail’le bukadar açık ittifak yaptığı ortadayken DEM ve AKP içinde bazı kesimler neden İsrail karşıtı pozisyon alan isimlere yönelik sert eleştiriler yapıyor? Ya da Abdullah Öcalan’ın 21 Nisan 2025 tarihli görüşme notlarını da mı okumadılar? O zaman görüşme notlarına bir kez daha bakmakta fayda var.
Öcalan, 21 Nisan’da, İmralı’ya gelen heyete bakın neler diyor:
(…) Kendimi de ortaya koydum. 52 yıl 1 aydır, işte bugün 1 ay daha oldu, son Kürt ayaklanmasını ben yaptım. Son Kürt ayaklanması tabirini Demirel kullanmıştı. Ancak Özal döneminden itibaren çatışmanın taraflara hiçbir fayda getirmeyeceğini de anladık, Hakan Fidan’la da bunu konuşmuştuk. İşte bunlara ne gerek var, bitiriyoruz, bitirecektik diyenler ya vatan hainidir ya da gözünü kör edenlerdir. İsrail 30 yıldır uğraşıyor. İsrail el altından 30 yıldır bize devlet vaadinde bulunuyor.
(…) Ben tabi ki İsrail’i ciddiye alacağım, doğru ele alacağım. Almazsam hayatım gider. Durumu benden daha iyi analiz etmişler. Kürtlerin Ortadoğu’daki stratejik durumunu kim kendine bağlarsa Ortadoğu’da üstünlüğü o ele geçirir. Bunu benden önce tespit etmişler. Ben proto-İsrail diyordum. Türkiye ile ilk yüzyılı stratejik ilişki ile gerçekleştirdiler. O yüzyılda İsrail’in pozisyonunu netleştirene kadar. Ben buna proto-İsrail diyorum.
(…) Bana Şam’dan ayrıl, ne istiyorsan verelim diyorlardı. Sen İsrail’in güvenliği için büyük tehditsin diyorlardı. O zaman dışişleri bakanı mıydı, Şamir miydi, İzak Şamir’di. 82’de sen bizden ne istiyorsun, bu gençleri niye bize karşı kullanıyorsun diyorlardı. Karayılan da ‘devletler düzeyinde başka alternatiflerimiz var’ demiş, bugün arkadaşlar söyledi. İsrail bu kozu çok etkili kullanmak istiyor.”
Operasyonlar bana eskiden yaşananları hatırlatıyor-Fehmi Koru (Karar)
“Ülkeyi neredeyse çeyrek asırdır yöneten bir parti iş başında; bu, her ülke için istikrar alameti sayılır. Öyleyse siyasi hayat neden bu kadar karmaşık, neden dört bir yandan ‘operasyon’ sesleri yükseliyor?
İlki 16 Mart günü İBB operasyonuyla başladı, ama son birkaç haftadır yaşananlar ortalığı iyice karıştıracak türden…
Ne olup bittiğini anlayabilmek için gözlerimi ve kulaklarımı açık tutuyorum; kaynaklara benden daha yakın durduğumu bildiğim yazar ve yorumcuların yazıp anlattıklarını dinlediğim gibi, onlardan öğrendiklerimin gerçeği ne kadar yansıttığının sağlamasını, bilebilecek durumdaki kendi kaynaklarımla konuşarak elde etmeye çalışıyorum…
Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes siyaset alanında neler yaşandığını biliyormuş gibi davranıyor, ancak gerçek diye sunulanları yorumlamaya sıra geldiğinde, ortaya garip bir tablo çıkıyor…
İktidar cephesinden gelen haberler söz gelimi…
Birileri iktidarın iki ortağı arasına kara kedi girdiği iddiasında. Bazı bakanlıklardaki üst düzey atamaların, bazı şirket ve kurumlara karşı girişilen operasyonların küçük ortakta rahatsızlığa sebep olduğu ileri sürülüyor…
Doğru olabilir mi?
Olabilir olmasına ama, gelişmelerden rahatsızlık duyduğuna dair hiçbir işaret gelmiyor küçük ortaktan…
Büyük ortaktan alınan izlenimler de çelişkili…
Söylendiğine göre, AK Parti genel başkanı da olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan sonrasını dizayn faaliyeti sürdürülüyormuş ve bu alanda da birden fazla birbiriyle çatışan grup varmış…
İsimler de telaffuz ediliyor…
Geçenlerde katıldığı BBC’de yayımlanan bir programda, İngiliz yayın kurumunun Moskova temsilcisinin kendisine yönelttiği, “Siz tek başınıza bu ülkenin hakimisiniz” diye başlayan çetin soruya, Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’in verdiği cevabı izledim.
Putin, o takılmaya, hiç yüksünmeden “Evet, öyleyim, ülkenin tek hakimi benim” cevabını verdi; kendisini o duruma getirenin Rus Parlamentosu (Duma) olduğunu, yani meşruiyetini oradan aldığını sözlerine ekleyerek…
Bizde de, Tayyip Erdoğan’a, ‘tek adam’ yetkileri, 2017’de yapılan referandumla kabul edilen ‘Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi’ ile verilmiş oldu.
Gerçek bu iken, AK Parti liderliğinin bir yakınına devredileceği ciddi ciddi ileri sürülebiliyor…
Kendilerini bir dahaki seçimde cumhurbaşkanlığı adaylığı için hazırlayanlar olduğu da konuşuluyor…
Hatta, hayli renkli ayrıntılarla sürdürülen uyuşturucu odaklı ve medya kişilikleri ile bazı önemli isimleri içine alan son operasyonların da, potansiyel adayların birbirlerine karşı pozisyon almalarının ürünü olduğu söyleniyor…
Ben isim vermeden özet geçiyorum. Sebebi açık: ABD’de siyasete meraklı olmayanların bile merakını ayağa kaldırmış olan Jeffrey Epstein skandalı kadar, bizde de son operasyonla ilgili haberleri herkesler yakından izlediği için buna gerek görmüyorum.
Biraz da şaşırarak…
Daha düne kadar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden adaylığı için anayasada değişiklik yapılacağından, o başarılamazsa Meclis’in erken seçime götürüleceğinden söz ediliyordu.
Ne oldu da bu proje rafa kaldırıldı?”
Türkiye ekonomisinde 2025: Nasıl başladı, nasıl bitiyor?-Naki Bakır (Dünya)
“Ekonomide 2025’e, süren bölgesel savaşlar, jeopolitik riskler, küresel ekonomide ve iç siyasette şok gelişmeler damgasını vurdu. 2025, Türkiye ekonomisi için enflasyonla mücadelede önemli yol kat edilirken refahın da artmadığı; büyümenin görece yavaşladığı, haneler için “bekleme ve sıkışma” hâlinde geçen, ancak olumsuz göstergelerinin kontrolle adeta rölantiye alınıp yatay seyre bağlandığı görece “denge” yılı oldu.
Enflasyonu üç yılda tek haneye indirme hedefiyle Haziran 2023’te başlatılan parasal sıkılaşma programı iki buçuk yılı doldurdu. Enflasyonda düşüş hızlandı, hedef tutmasa da büyük oranda yakınsandı. Aralık 2024’ten bu yana kesintilerle devam eden faiz indirimine rağmen büyümede 2024’ün 2’nci çeyreğinde başlayan ivme kaybı 2025’te de sürdü.
Baskılanan kur ve yavaşlayan nüfus artışı ile dolar cinsinden kişi başı gelir ise hızla arttı. Altın ithalatı ile büyüyen, enerji faturasındaki küçülme ile dengelenen cari açık, Orta Vadeli Program (OVP) başlangıç hedefinin ise altında. Rekor tutarda vergi tahsilatına rağmen bütçe açığı ve kamu borçları hızla büyümeye devam etti, kamunun faiz yükü ağırlaştı.
Eylül 2024’te hazırlanan 2025-2027’ye ait OVP’de 2025 için yıllık enflasyon başlangıçta yüzde 17,5 hedeflenmişti. 2024 sonunda yüzde 44,38 olan TÜFE bazı yıllık enflasyon bu yıl aylar itibarıyla düzenli gerileyerek kasım sonunda yüzde 31,07’ye kadar geriledi. Böylece yıllık enflasyon Aralık 2024 düzeyinin13,31 puan altına indi.
Enflasyonu düşürmede önemli yol alınsa da OVP başlangıç hedefi saptı, Merkez Bankası’nın yüzde 25-29 aralığı şeklindeki son tahmini de aşıldı. Bu yıl eylül ayında hazırlanan 2026-2028 dönemine ait son OVP’de 2025 için yüzde 28,5’lik yıllık gerçekleşme tahmini yapılmıştı. Ancak 5 Ocak’ta belli olacak yıllık TÜFE enflasyonunda genel beklenti yüzde 31 civarına işaret ediyor.”
Bu yıl gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) büyüme oranı başlangıçta yüzde 4 olarak hedeflendi. İlk çeyrekte yüzde 2,5 olan büyüme, faiz indirimlerinin de etkisiyle ikinci çeyrekte yüzde 4,9’a yükseldi. Yeni OVP’de yıllık büyüme hedefi yüzde 3,3’e revize edildi. Aralık başında açıklanan üçüncü çeyrek büyümesi ise yüzde 3,7 geldi.
Böylece ilk dokuz ayda geçen yılın eş dönemine göre büyüme yüzde 3,7 oldu. Eylül sonu itibarıyla son dört çeyrek toplamında, önceki dört çeyreğe göre yıllık büyüme ise yüzde 3,6. Son çeyrekle birlikte büyümenin yüzde 3,5-3,6 dolayında gelmesi güçlü olasılık. Uluslararası kuruluşların Türkiye tahminleri de genelde bu civarda.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
