Son yıllarda kendime sık sık şu soruyu soruyorum: Neden bu güzel ülke hep “yarım kalmışlık” duygusuyla yaşıyor?
Aslında bu soru, bizi derinden etkileyen bir gerçeğe götürüyor: vasatlık.
Vasatlık, ortalamadan daha iyi olamama ya da sıradanlık içinde debelenme halidir. Peki, neden her seferinde “neredeyse” diyoruz da o vasatlık eşiğini aşamıyor, aynı yerde sıkışıp kalıyoruz?
Bu metni kaleme alırken, Türkiye’nin modernleşme deneyimine ve vasatlıkla ilişkisine dair bazı noktalarda İsmail Cem’in düşüncelerinden esinlendim. Yazdıklarımın önemli bir bölümü, onun açtığı tartışma hattıyla kesişiyor. Ancak bu çerçeve, siyaset kadar ekonomi, kurumlar ve eğitim boyutlarıyla birlikte ele almayı gerektiriyor. Bu nedenle söze önce ekonomik tablodan başlayalım.
Ekonomik açıdan bakıldığında, Türkiye, Malezya, Arjantin, Brezilya gibi ülkeler, dönemsel büyüme yakalasalar da, “orta gelir tuzağından” çıkamamış durumdalar. Bunun ardında yatan temel sorun, nitelikli eğitime, yenilikçiliğe ve kurumsal reformlara yeterince yatırım yapamamaları. Bu eksiklikler, onların sürekli olarak ekonomik vasatlık döngüsünde kalmasına neden oluyor.
Ancak vasatlık ekonominin yanı sıra siyasal alanda da kendini gösterir. Türkiye, otokratik eğilimlerin vasatlığı nasıl derinleştirdiğinin net örneklerinden biridir. Bu tür yönetimler, liyakat yerine sadakati esas alınca kurumsal kalite düşer ve hukukun üstünlüğü zayıflar. Özellikle basın özgürlüğünün kısıtlanmasıyla saydamlık yıpranır.
Bu durum, ekonomide öngörülebilirlik ve hesap verebilirlik gibi vasatlığı aşmak için kritik öneme sahip kurumları aşındır. Sonuçta, kaynakların verimsiz kullanılmasına, yatırım ortamının bozulmasına, yetenekli insanların sistem dışına itilmesine neden olarak vasatlığı kalıcı hale getirir.
Şimdi şuna bakalım: Tüm bu vasatlık türlerinin kökeninde modernleşme sürecinin yarattığı büyük bir kırılma yatar. Üretim ile tüketimde doğal dengenin korunması fikri ne yazık ki endüstrileşme sürecinde önemini yitirdi.
Üretim arttıkça, kurumlar ve yerel üretim pratikleri zayıfladı ama savurgan tüketim arttı. Bu köklü bozulma, toplumların vasatlığı aşmasını zorlaştırdı. Bugün, bu savurganlığın ve bunun bir çıktısı olan dengesizliğin sonuçlarını ağır biçimde yaşıyoruz.
Osmanlı’nın dönüşemeyen yapısı
Birçok denemeye rağmen Osmanlı’nın dönüşemeyen yapısı, aslında günümüzdeki vasatlığın kökenlerini barındırmakta diyebiliriz.
Osmanlı toprak düzeni, Batı’daki feodal sistemden farklı olarak, halkı toprağa bağlamak yerine, toprağın sürekli işlenmesini ve düzenli vergi toplanmasını temel alırdı. Bu yaklaşımda toprak, bir “emanet” olarak kabul edilirdi. Ancak, 16. yüzyılın sonlarından itibaren bu görece dengeli yapı sarsılmaya başladı.
Bu bozulmanın arka planını anlamak için, Osmanlı’daki toprak hukukuna bakmak gerekir. Osmanlı toprak anlayışı, İslam hukuku ve Kur’an’ın ilkeleri çerçevesinde şekillenen Müslüman toplumlardaki genel çizginin bir devamıydı. Sistemin temelinde, “toprak bireyin değil, Allah’ındır” düşüncesi yatıyordu.
Zamanla bu anlayış, fethedilen toprakların statüsüne dair mali ve idari bir ilkeye dönüştü. İslam toprak hukuku, yeni uygulamalarla zenginleştirilip geliştirilirken, Anadolu Selçukluları döneminde olgunlaşan bu sistem, Osmanlılar tarafından benimsendi ve uygulandı.
Batı’da sanayileşme ve ticaret hız kazanırken, Osmanlı pek çok nedenden ötürü bu dönüşüme adapte olamadı, sonunda da çöküşe uğradı. İşte bu miras, günümüzde Türkiye’nin ekonomik ve kurumsal vasatlık tuzağından çıkamayışının temel nedenlerinden biri olarak karşımızda durmaktadır
Cumhuriyet ile tıkanan kanallar
Genç Türkiye Cumhuriyeti, iyisiyle kötüsüyle eski düzenin mirasını devralmak zorunda kaldı. Yeni devlet yapılanmasında yönetici kadrolar büyük ölçüde askeri aydınlar, din adamları ve yerel eşrafın ittifakıyla şekillendi. Bu yapı içinde özellikle bazı toprak ağaları, kamusal çıkar yerine kendi çıkarını önceleyerek modernleşme kanallarını daralttı. Toplumun ilerlemesini, ekonomik olarak güçlenmesini çoğu zaman bir tehlike olarak gördüler.
Bu tablonun en çarpıcı örneklerinden biri eğitimde görüldü. 1940’ta kurulan ve ülkenin dört bir yanına yenileşme, bilim ve üretim ruhu taşıyan Köy Enstitüleri, 1954’te kapatıldı. Bu karar, ciddi bir toplumsal dönüşüm projesinin sonu oldu. Bu karar, dünyanın en iddialı toplumsal dönüşüm projesini çökertti, nitelikli insan açığı bu noktada kronikleşti ve vasatlık sarmalı derinleşti.
Bunun temel nedenini aslında hepimiz gayet iyi biliyoruz: Okuyan, bilgili ve sorgulayan bir toplum, ağalar düzeninin ve tutucu eşraf sultasının pek işine gelmiyordu.
Yine de Atatürk’ün attığı sağlam temeller, kurduğu laik ve ulusal devlet yapısı, bugün bile önümüzü aydınlatmayı sürdürüyor. Uygarlığın aydınlığını yeni kuşaklara kesintisizce taşıyacak tek araç nitelikli eğitimdir. Bazen düşünüyorum da, enstitüler kapanmasaydı bugün çok farklı bir ülke olabilirdik.
Şahsen, Türkiye’nin vasatlığın ötesine geçememesinin dip temelinde, hâlâ eğitim eksikliğinin yattığına inanıyorum.
Bugünden bakınca
Dünya hızla değişip yeni bir düzen kurulurken, biz ise hâlâ geçmiş hataların bedelini ödüyoruz.
Türkiye’nin özgün tarihsel süreci, toplumun büyük bir bölümünü vasatlığa tutsak etti. İktidar kadroları kendi çıkarlarını ön planda tutarken, halkın ülke yönetimine katılma hayalleri hep ertelendi. Bu alışkanlıklar, maalesef bugün de devam ediyor. Etrafıma baktığımda, zeki ve çalışkan gençler görüyorum; ama sistem onları bir şekilde eziyor, fırsatları adaletsizce paylaştırıyor.
Türkiye’nin vasatlığı aşması; nitelikli ve laik-demokratik eğitim, adil kaynak dağılımı, hukukun üstünlüğü, liyakat temelli kurumlar ve üretim bilincinin toplumsallaşmasına bağlı. Bu koşullar sağlanmadan mevcut vasat düzeyi aşmak olanaklı görünmüyor.
Yine de umudu tümden yitirmemek gerekir; bu toprakların insanı meraklı, çalışkan ve dayanıklıdır. Yeter ki önüne engel konmasın ve herkes gerçek anlamda eşit, nitelikli eğitim alabilsin; asıl farkı bu yaratır.
Kazım Ruhi Şahin
İlgili yazılar:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
