Solculuk meselesi-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“13 yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nu, Erdoğan’la dincilikte ve sağcılıkta yarışmaya çalıştığı için eleştirdim. Türban ve laiklik açıklamalarından Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermesine kadar tüm hataları, Erdoğan’la Erdoğan’ın kulvarında yarışmaya çalışmasındandı.
Özel-İmamoğlu ikilisi de Erdoğan’la Atlantikçilikte yarışmaya çalışıyor. Halbuki orası da Erdoğan’ın kulvarı. Şimdi de ikiliyi “Erdoğan’la Atlantikçilikte yarışamazsınız” diye ve dahası “ABD’ye Erdoğan’dan daha yararlı Atlantikçilik yapamazsınız” diye eleştiriyorum.
Kimi CHP’liler, Özel-İmamoğlu’nun aslında “Biz AKP’den daha Atlantikçiyiz” mesajı vermediğini, benim ikilinin açıklamalarını bağlamından kopartarak yorumladığımı iddia ediyor. Bu köşeye açıklamaların bütününü sığdırmam elbette mümkün değil ama ikilinin CNN’den BBC’ye ve Foreign Affairs’e kadar tüm Batı mecralarına yaptığı açıklamaların toplamı, özetle “Biz AKP’den daha Atlantikçiyiz” mesajını içeriyor.
Özgür Özel’in CNN’ye “Batı ile entegrasyonu ve NATO ile güçlü bir ittifakı biz destekliyoruz ama iktidar bunun önünde bir engel” demesi ve BBC’ye “İngiltere ve İşçi Partisi nasıl sessiz kalır? Terk edilmişlik hissediyoruz” sözleri ile İmamoğlu’nun Foreign Affairs’a yazdığı “Türkiye’yi ABD’nin öngörülebilir ortağı yapma vaadi” birbirinin bütünleyenleridir. Bu açıklamalar yokmuş gibi davranmanın, bu açıklamaları “Aslında o anlama gelmiyor” diye bükmenin, CHP’ye bir yararı yok.
Kılıçdaroğlu Erdoğan’la dincilik-sağcılık kulvarında, Özel-İmamoğlu da Erdoğan’la Atlantikçilik kulvarında yarışamaz, kaybeder.
Peki hangi kulvarda kazanır? Aslında yanıtını dünkü pazar makalesinde, farklı bir amaçla da olsa Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum verdi. Oraya geleceğiz ama meramımı anlatabilmek için önce şu tarihsel gerçekleri anımsatmalıyım:
CHP, emperyalizme karşı mücadeleden doğan bir partidir ve kuruluş ana kodlarından ikisi, anti emperyalizm ve bağımsızlıkçılıktır. (Ki bu solculuktur.) CHP bu kodlarıyla seçim kazanan ama bu kodları aşındıkça seçim kaybeden bir partidir.”
MHP ve DEM’den komisyona zıt iki rapor-Aytunç Erkin (Nefes)
“DEM: İlk dört madde değişmeli.
MHP: Başlangıç ilkeleri değiştirilemez.
MHP: Lozan öncesini tartışarak süreç sabote edilemez.
DEM: Lozan’la birlikte rüzgar tersten esmeye başlamıştır.
DEM: Kürtçe anadilinde eğitim-öğretim sağlanmalıdır.
MHP: Ana dille eğitim federasyonlarda geçerli eğitim şeklidir.
Biri 120 sayfa
diğer 99.
İkisini de okudum, anlamaya çalıştım.
İki raporda da “temelde” farklılıklar var.
İki raporun “eksenleri” de çok farklı. Taban tabana zıt da diyebiliriz. Neden mi bahsediyorum? MHP ve DEM’in “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”na sunduğu iki rapordan.
Örneğin DEM diyor ki:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mevcut Anayasa’nın başlangıç bölümünde ifadesini bulan ve bütün anayasal sisteme yön veren bir resmî ideolojik çerçeveye sahiptir. Bu çerçeve, Türk etnisitesi dışındaki etnik kimlikleri görünmez kılmaktadır. Bu durum, Türkiye’de yapısal ve süreklileşmiş bir insan hakları ve demokrasi sorununa yol açmıştır.”
“Anayasa’nın başlangıç hükümleri ile Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklere ilişkin hükümleri ve Anayasa’nın 90.Maddesi uyarınca iç hukukun parçası haline gelmiş olan uluslararası insan hakları sözleşmeleri arasında açık çelişkiler bulunmaktadır.”
“Bu çelişkiler, özellikle Kürtlerin anayasal düzlemde tanınmamasının ve buna bağlı hak ihlallerinin artık sürdürülemez bir noktaya geldiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. (Sayfa 35)”
Baştan kanaatimi söyleyeyim: DEM’in raporu yeni bir “Türkiye”yi, “demokratik Cumhuriyet” adı altında 1923’le hesaplaşmayı savunuyor. Anayasa’nın ilk dört maddesinin değişmesi, Anayasa’ya “Kürt” kelimesinin konulması isteği yani “Türkiye Cumhuriyeti Türkler’in ve Kürtler’in ortak vatanıdır” çizgisi savunuluyor. Bu noktada MHP’nin sunduğu rapor üzerinden “DEM’e itirazı” anlatmakta fayda var.”
“Prof. Dr. Ahmet Özer’in Esenyurt’un seçilmiş Belediye Başkanı iken 30 Ekim 2024’te ‘Kent Uzlaşısı’ suçu istinat edilerek tutuklanmasının aslında sonradan olacak pek çok şeyin başlama vuruşu olduğunu pek çok sonra anladık. Kurgulanan akışın yeni bir çözüm sürecine paralel yürütülmesi ise kafaları en çok karıştıran şey oldu. Devlet PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan ile müzakere içinde bir çeşit ‘barış’ın altyapısını kurgulamaya çalışırken, CHP’ye ‘batıdaki Kürtlerle siyasi işbirliği’ suçlaması getiriliyordu. Nitekim bir senedir ‘Terörsüz Türkiye’ sürecinin niyetini, samimiyetini ve hakiki bir çözüm çabası olup olmadığını sorgulatan en önemli şey işte bu iki tezat hattın birlikte yürütülmesindeki ısrar oldu. Ahmet Özer de tıpkı adaşı diğer bir Kürt siyasetçi Ahmet Türk gibi bu dönemin sembol isimlerinden birine dönüştü.
Ahmet Özer’in serbest bırakılması için neredeyse mensubu olduğu Cumhuriyet Halk Partisi kadar ses çıkartan Milliyetçi Hareket Partisi oldu. Hem MHP lideri Devlet Bahçeli hem de Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız defalarca bastırdılar. Özer tam temmuz ayında ‘kent uzlaşısı’ davasından tahliye olacakken bu kez de hakkında bir ihaleye fesat karıştırma davası açılınca dört ay daha yattı. Henüz beraat etmiş değil ama hem haftaya yapılacak olan duruşmada beraat edeceğine hem de AYM kararıyla Esenyurt’taki makamına döneceğine kuvvetli biçimde inanıyor.
Tahliyesinden yaklaşık bir ay sonra Devlet Bahçeli’yi makamında ziyaret etmesi kimseyi şaşırtmadı. Bunun bir ‘teşekkür’ ziyareti olduğu açıktı. Ancak daha fazlası da vardı çünkü Özer, Bahçeli’ye gitmeden önce Genel Başkanı Özgür Özel ile de görüşmüş ve onun mesajlarını da cebine koymuştu. Ahmet Özer’in Bahçeli randevusunun epey detayını burada okuyacaksınız. Devlet Bahçeli’nin süreç konusunda hala pek çok aktörden çok daha iyimser olduğu anlaşılıyor. Yine bazı ‘radikal’ görünen adımları ondan beklemek mümkün görünüyor.
Ahmet Özer ise çözüm süreci konusunda partisi CHP’nin birkaç fersah ilerisinde ama CHP’nin genel performansından memnun. CHP’nin sürece katkısını derinleştirmek için aktif rol oynamak istiyor. Hatta kendisine bir misyon yüklenmesini beklediğini söylersem sanıyorum çok ileri bir yorum yapmış olmam. Devlet Bahçeli ile görüşmesini de biraz bu çerçevede okumak gerekiyor. Nihayetinde “Barış ve Kürt sorununun çözümü için herkes görüşür, müzakere ederim… Gerekirse Öcalan’la da” diyebilen bir CHP’li Ahmet Özer.”
Ucuz otellerde emekli yaşamı-Fikret Bila (halktv.com.tr)
“Ankara’nın Ulus semtindeki ucuz otellerde kalan emeklilerin hayatta kalma mücadelesine ilişkin haberler yürekleri dağladı.
Haberleri okuyan okurların birçoğu sosyal medyada yaptıkları paylaşımlarda gözyaşlarını tutamadıklarını ifade ettiler.
Eşlerini kaybetmiş, eşlerinden ayrılmış, kimsesiz kalmış veya kimsesiz bırakılmış, yaşları ilerlemiş erkek emekliler, maaşları bir ev kiralamaya yetmediği için, Ankara Ulus’ta geceliği 200 liraya, 400 liraya veya 600 liraya otel odalarında kalıyorlar.
Emekli maaşları 16 bin 800 lira.
Otele, kaldıkları odaya göre 6 bin lira ile 13 bin lira arasında para ödüyorlar.
Odalarda tuvalet ve banyo yok.
Yedikleri ekmek-peynirle öğünleri geçiştiriyorlar.
Sağlıklı beslenecek paraları yok.
Gündem sürekli siyasi tartışmalarla dolu olduğu için Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan emeklilerin geçim derdi kamuoyunda çoğu kez yer bulamıyor.
Genç meslektaşlarımız, Oksijen gazetesinden Mine Şenocaklı ve Halk TV’den Hazal Aktaş’ın söz konusu emeklilerle ilgili haberleri ve söyleşileri toplumda büyük ilgi gördü.
Güzel bir gazetecilik örneği vererek önemli bir sorunu gündeme taşıdıkları için iki meslektaşımızı da kutluyorum.
Oksijen’den Mine Şenocaklı’ya konuşan bir otel sorumlusu şu bilgiyi veriyor:
“Özellikle son birkaç yıldır emekli sayısında ciddi artış var. Bizim otelde bir aylık konaklama yaklaşık 13 bin lira… Odalarda banyo ve tuvalet yok ama 24 saat sıcak suyumuz akıyor. Banyolu odalarımız da var ama onların geceliği 600 lira. Yine de kiradan daha uyguna geliyor emeklilere…”
Çocuk yok, ev var araba var-İbrahim Kahveci (Karar)
“Çok ilginç bir ülkemiz var. Ülkemizin ekonomisi ve sosyal durumu herkesi memnun edecek bir yapı sergiliyor. Bir taraftan bakarsanız fakirlik-yoksulluk almış başını gidiyor ama diğer yandan bakarsanız acayip zenginlik içindeyiz.
Nasıl zengin olmayalım ki; mesela kasım ayında 75 bin 865 ithal otomobil satın almışız. Ekim ayı itibari ile son 12 ayda 743 bin 163 ithal otomobile 21 milyar 237 milyon dolar ödemiş ülkeyiz. Bu tutar daha 3 yıl önce 6 milyar doların altındaydı.
İthal otomobilde araba başına ödediğimiz fiyat, yani ithal her 1 otomobilin değeri ise 2022 yılında 18-19 bin dolar seviyesindeyken şimdi 29 bin dolar sınırına dayanmış. (Ekim ayı itibari ile son 1 yılda ithal ettiğimiz otomobilin fiyatı 28.577 dolar)
Bakın burada ne anlaşılıyor. Hem daha çok otomobil ithal ediyoruz hem de ithal ettiğimiz otomobiller daha pahalı yani daha lüks.
Neden ithal etmeyelim ki, şu anda kişi başına gelirimiz 18 bin dolar sınırına dayanmış durumda. Daha 3 yıl önce kişi başına gelirimiz 10 bin dolardı. (2022:10715 $ ve 2025-III.Ç: 17.924 $)
Sadece araba mı alıyoruz?
Haziran 2024’de 12 aylık konut satışı 1 milyon 205 binken şimdi (Ekim 2025) 1 milyon 659 bine çıkmış durumda. Konut satışı hızlandığı gibi peşin satışta hızlanmış. Eski yıllarda (2013-14’lerde) her 100 konutun 60-65’şi peşin satışken şimdi bu oran yüzde 85’lerde seyrediyor.
Kısaca parası olan konut alıyor ve parası olan araba alıyor.
Ev alıyoruz araba alıyoruz ama çocuk yapamıyoruz. TÜİK’in son verisine göre bu yıl doğan çocuk sayısı 863 binlere düşecek. Oysa daha 10 yıl önce ülkemizde doğan çocuk sayısı 1 milyon 351 bindi. Eski doğum sayısını yakalamak için doğumlarda %56 artış gerekiyor.
Sadece doğum sayısı mı düşüyor? Bakınız artan nüfusa rağmen doğum sayısı düşüyor… Çünkü doğum oranı daha sert ve hızlı geriliyor. 2014 yılında 2,19 olan doğum hızı şimdi 1,36 olacak. Bu oran 2023 AB ortalaması 1,38’in bile altına düşeceğimize işaret ediyor.
Türkiye 2018 yılında AB ülkelerinde ilk sıradayken şimdi AB ortalamasının bile altına düşme sınırına gelmiş durumda.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
