Dış politika ve iç siyasetin iç içe geçtiği, kimin elinin kimin cebinde belli olmayan tuhaf bir haftayı geride bıraktık. Pazar sabahı, henüz gazetelerde okunası bir şeyler ararken karşımıza yine Mehmet Uçum’un yazısı, İmralı dedikoduları ve Ankara’nın yönetemediği bir süreç çıkıyor.
Geçen hafta, “Hüseyin Yayman heyette miydi, değil miydi?” tartışmalarıyla vakit kaybettik. Yayman’ın “Röntgene gidiyorum” diyerek konuyu geçiştirmeye çalışması, aslında sürecin ne kadar amatörce ve dağınık yönetildiğinin bir ispatıydı. Ortaya çıkan tablo şu: Cumhur İttifakı ve komisyonun başındaki isimler, İmralı ziyaretini sanki utanılacak, mahcup olunacak bir işmiş gibi gizleme gayretine girdiler. Oysa bu ziyaret oylanmış, kamuoyuna duyurulmuştu. Peki, bu gizem neden?
İmralı’da ne konuşulduğunu kimden öğrendik?
Burada bir hakkı teslim etmek gerekir. Mezopotamya Haber Ajansı’na ve DEM Parti Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’e, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak teşekkür ediyorum. Neden mi? Çünkü devletin ve iktidar vekillerinin “devlet sırrı” gibi saklamaya çalıştığı, iki çift laf etmekten imtina ettiği görüşmenin detaylarını, oturma düzeninden Öcalan’ın jestlerine kadar onlardan öğrendik.
Ancak Gülistan Hanım’ın aktardıkları madalyonun öteki yüzünü, yani devletin bu işe ne kadar hazırlıksız olduğunu da gözler önüne serdi. Heyetteki diğer iki ismin; biri akademisyen kimliğiyle Kürt sorunu çalışmış Hüseyin Yayman, diğeri MHP’li üye… Acaba Öcalan’ın anlattıklarını ne kadar anladılar?
Öcalan içeride 2000 yılından beri geliştirdiği “Demokratik Konfederalizm”, “Üçüncü Yol”, “Eşbaşkanlık” gibi teorik çözümlemelerden, Hamidiye Alayları’ndan, ümmet kavramından bahsederken; bizim heyetin aklındaki soru şuydu: “Suriye’deki petrol gelirleri ne olacak?”
Açıkça ifade edeyim; bu tam anlamıyla bir komedidir. Suriye’de silahlar bırakılmış, entegrasyon sağlanmış, her şey bitmiş de sıra petrol gelirinin paylaşımına mı gelmiş? Bu soru, heyetin Öcalan’ın literatürüne, bölgedeki sosyolojik gerçekliğe ve Öcalan’ın kafasındaki “çözüm” modeline ne kadar yabancı olduğunu gösteriyor.
Büyük bir yanılgı ve hayal kırıklığı
İtiraf etmeliyim ki, ben de yanıldım. Bahçeli’nin o sert çıkışları ve ısrarlı İmralı çağrılarından sonra, devletin elinde somut bir plan olduğunu, Suriye’de silah bıraktırmaya yönelik bir altyapının hazırlandığını düşünmüştüm. “Herhalde bir bildikleri var, bir aşamaya gelindi” demiştim. Fakat görünen o ki, süreç “boş bir hayal” üzerinden yürüyormuş. Devlet, Öcalan’a gidip “Talimat ver, Suriye’de silah bıraksınlar” demeyi planlarken; Öcalan onlara tarihsel bir perspektiften, Malazgirt’ten, ümmetten ve demokratikleşmeden bahsetmiş. Yani frekanslar tutmamış. Devletin “pratik sonuç” beklentisi ile Öcalan’ın “teorik inşa” süreci çarpışmış.
Hangi devlet hangi akıl?
Sürekli bir “Devlet Aklı”ndan bahsediliyor. Peki, bu devlet kim? CHP bu sürecin tam olarak neresinde? MHP süreci ittiriyor ama tabanı rahatsız. AKP ise işin “mahcubiyet” kısmında, sessizliğe bürünmüş.
Öcalan’ın “Darbe mekaniği devreye girebilir” uyarısı ile Erdoğan ve Bahçeli’nin “İç cepheyi sağlam tutalım” söylemleri arasında tuhaf bir paralellik var. Hatta Öcalan’ın “ümmet” vurgusu, iktidarın tabanına selam çakan bir nitelikte. 1 Mayıs 1978’de duvarlara Kürkçe “Kürdistan” yazdığımız için bizi “Siz ne yazdığınızı bilmiyorsunuz” diye bırakan savcılardan, bugün “ümmet birliği” üzerinden çözüm arayan bir Öcalan profiline geldik. Bu, seküler Kürt siyaseti ve sol gelenek için de yutulması zor bir lokma.
Sonuç: Beklenen olmadı
İmralı ziyareti kritik bir eşikti. Ancak bu eşikten, iktidarın beklediği o “sihirli değnek” çıkmadı. İktidar, SDG’nin kulağının çekilmesini ve meselenin kapanmasını bekliyordu. Öcalan ise “Şartlar oluşursa, demokratikleşme sağlanırsa konuşurum, beni dinlerler” diyerek topu taca değilse bile, çok daha ileri bir tarihe ve zorlu bir sahaya attı.
Gelinen noktada, ne petrol gelirlerini paylaşacak bir zemin var ne de silahları susturacak bir mutabakat. Elimizde kalan tek şey; ne yaptığını tam olarak bilmeyen, yaptığı işten utanıyormuş gibi davranan bir iktidar bloku ve “süreç bitmesin” diye çabalayan ama neyi müzakere ettiğini tam anlatamayan bir siyaset sahnesi.
Görünen köy kılavuz istemiyor: Bu süreç, bizim dışarıdan atfettiğimiz ciddiyeti ve derinliği de maalesef taşımıyor. Bakın, işlerin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Hafta içinde DEM heyetinin apar topar, adeta bir ‘acil servis’ müdahalesi gibi İmralı’ya gitmesi ve şu meşhur ‘darbe dinamiği’ tartışmasına alelacele bir açıklık getirme ihtiyacı hissetmesi neyi gösteriyor biliyor musunuz? Bu işin öyle ‘kervan yolda düzülür’ mantığıyla yürütülemeyeceğini. Ortada bir strateji değil, anlık kriz yönetimi var. Görünen o ki; bu kervan yolda düzülmüyor, aksine yolda dökülüyor.”
Aslında meseleye bir de tersten, AKP penceresinden bakarsak; sürecin görevini gayet başarıyla yerine getirdiğini bile söyleyebiliriz. Neden mi? Çünkü bir yıldır elimize harika bir gündem verdiler, şimdi oturmuş hep birlikte fal bakıyoruz. “Acaba Anayasa nasıl değişecek?” “Erdoğan’ın adaylık yolu açılacak mı, açılmayacak mı?” diye papatya falı açıyoruz. Baktılar ki o kapı açılmıyor, sandık ufukta görünmüyor; o zaman da ‘Suriye gerçekleri’ bahanesiyle önümüze bir “seçim erteleme” kartı koyabilirler. Biz de o saatten sonra hep birlikte oturur, çekirdek çitleyerek bu sözde “siyasi” gelişmeleri izlemeye devam ederiz. Yani anlayacağınız, iktidar için önemli olan üzüm yemek değil, bağcıyı oyalamak.
CHP mi?
Bildiğiniz gibi…
Fotoğraf: gazeteemek.net
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
