Pazar, 11 Eki 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
ManşetSerbest Kürsü

16. yüzyıl tekrar mı ediyor?

Metin Gülbay
Son güncelleme: 11 Ekim 2026 05:20
Metin Gülbay
Paylaş
Paylaş

Türkiye galiba dönem dönem aynı olayları neredeyse aynen yaşıyor, buna “tarih tekerrür mü ediyor” derler bilmiyorum ama eğer böyleyse tarihin aynen tekerrür ettiği dünyadaki ender ülkelerden biri de bizimki olmalı.

Çökünce iyi çöküyoruz, buna hiç şüphe yok. Ya her şey çok iyi gidiyor, haydi göreli olarak iyi gidiyor diyeyim, ya da çok kötü gidiyor. 

Kendi plansızlığımızın, programsızlığımızın, öngörü eksikliğimizin, kısaca cehaletimizin esiri oluyoruz. Başımıza onca bela gelmesine rağmen bunların başımıza niçin geldiğini araştırmak yerine birbirimizi yiyor, sonuçta mahkum etmek üzere bir sorumlu buluyoruz. Bulduğumuz sorumlu, bu bir kişi, bir topluluk, bir kurum olabiliyor, çoğu zaman da masum çıkıyor. Ama onun masum olduğu anlaşıldığında ki çoğu zaman bunun anlaşılması bile fayda etmiyor, masumiyetini reddediyoruz onca kanıta rağmen, iş işten geçmiş oluyor.

Hiç olmadık yerde ve zamanda temelsiz başarılar kazanıyoruz. Çünkü zaman ve zemin öyle bir denk geliyor ki bizim çok da çaba harcamamıza gerek kalmadan bir başarı kazanıyoruz. Ama planlı, programlı yani büyük çaba ve zaman gerektiren bir süreç sonunda bu başarıyı kazanmadığımız için başarı bir kerelik oluyor. Futbol milli takımımızın hali buna çok güzel bir örnek oluşturuyor.

Otmanlı (*) kuruluşundan itibaren kendi çapında bir planı programı olan minik bir beylikti. Ne olduğunu, çapını biliyordu. Bunun için de 2. Murad’a gelene kadar güçlüye boyun eğdi veya öyle göründü çünkü güçsüzlüğünün farkındaydı. Bu farkındalık Türklerin tarihleri boyunca başarılarının temelini oluşturmuştur. Tabii her Türk beyliğinde durum böyle değildi, beylikten beyliğe durum değişiklik gösteriyordu. Başlangıçta kimsenin önem vermediği Otmanlı Beyliği orta bir yol tutturarak diğer beylikleri yutacak noktaya gelince tereddütsüz bir biçimde onları yuttu. Artık gücünün farkındaydı ve tevazuya (alçak gönüllülüğe) yer yoktu. Ondan sonrası da çorap söküğü gibi geldi. Arada çapını bilmeyen Yıldırım Bayezid gibi padişahlar çıktı ve bunun da felaketi yaşandı ama ondan da ders çıkardı Otmanlı beyleri.

Sizlerle birazdan paylaşacağım satırları ilk kez okurken çok şaşırdım, acaba doğru mu anladım diye dönüp birkaç kez daha aynı sayfayı okudum, hayır hepsini doğru anlamıştım. Okuduğum satırlar neredeyse bugünleri yani 21. yüzyıldaki Otmanlı’yı anlatıyordu. Adı Türkiye Cumhuriyeti olarak değişmiş ama toplum aynı toplum olduğu için olaylar aynı biçimde yaşanıyordu. Kurumların adı değişmiş, yöneticilerin konumları değişmiş ama yaşananlar değişmemişti.

Bu kısa alıntıyı düz yazıya çevirmeyi de düşündüm ama ne olur ne olmaz başıma bela gelmesi olasılığını yok etmek için yazarın satırlarını aynen aktarmak bana daha güvenli geldi. Belki bazıları yine de tüm benzerlikleri reddedecek ve dediğim dedik tavrını sürdürecek ama bir kısmımızın benzerliklerin farkına varacağını düşünüyorum.Tabii aradan geçen beş asır, az da olsa toplumun bir kesimince iyi değerlendirildi ve olayları okuma ve doğruları araştırma, bulma, onlarla yüzleşme çabaları iyice belirgin hale geldi. Bu kesim hâlâ niceliksel zaafını koruyor ama tüm umudum onların çoğunluk haline geleceği günler ve ülkemizin yaşanabilir bir ülke olacağına olan inancımdır.

Haydi alıntıya geçelim.

“2. Süleyman tahta geçirildiğinde, cülus bahşişi isteğiyle ayaklanan kapıkulu askerlerinin taleplerini karşılamakta iç hazine kaynakları yetmeyince sarayın eşyaları eritilmişti. Sınır kalelerine yiyecek gitmediği için aç kalan askerler teslim olmaya başlamıştı. Asiler İstanbul’dan ancak büyük görevler verilmek suretiyle uzaklaştırılabiliyordu. Esnaf parayı kabul etmez olmuştu. Avrupa’ya yerleşmiş Türkler ilk kez kitle halinde ricat etmeye başlamıştı. 2. Viyana Seferi işte bu ölçüde büyük bir bozgunla sonuçlanmıştı.

Sıkıntılarla bitecek yüzyıl başlarken, 2. Osman’ın ve 4. Murad’ın trajik hayatları da toplumdaki çürüme ve yozlaşmayı yansıtıyordu. Devlet otoritesi hemen her bölgede sarsılmış ve işler iyice kontrolden çıkmaya başlamıştı. Örneğin, 1607 yılında Bursa’yı yağmaladıktan sonra İstanbul kapılarına ilerleyecek kadar güçlenen asi Karayazıcı karşısında çaresiz kalan devlet, onun kardeşi Deli Hasan’ı Bosna beylerbeyi yaparak isyanı yatıştırmaya çalışmıştı. Bu acizlik çözülmeyi hızlandırıyordu. Osmanlıların bu koşullarda bile sürekli ordu kurmaları ve cepheye sevk etmeleri mucize sayılmalıdır. Ancak orduların kalitesi giderek bozuluyor ve daha disiplinli ordular kurmayı öğrenen rakipleri karşısındaki nispi güçleri sürekli azalıyordu. 2. Selim 1568 yılında yeniçerilerin taleplerine karşı duramayıp, oğullarının da acemi erat olarak ocağa yazılmalarına rıza gösterdikten sadece 25 yıl sonra, bunlar çoğunluğa geçmişlerdi. Titiz bir aday seçimine dayanan sistem çökmüş, bütün askeri birlikler rüşvetle bordroya geçmiş niteliksiz ve disipline gelmeyen her çeşit insanla dolmuştu.

Bernard Lewis, Osmanlı tarihçisi Selaniki Mustafa’nın, her türlü rezil döküntünün safları şişirmesinden sonra gelenek ve saygının tümüyle ortadan kalktığını söyleyerek yakınmasını aktarır. Bu çürümeyi Koçi Bey’in benzer şikayetleriyle destekler: ‘Dini, inancı belirsiz adamlar, kasabalılar, Türkmenler, Çingeneler, Kürtler, yabancılar, Lazlar, göçebeler, katırcılar, deve sürücüleri, şerbetçiler, eşkıyalar ve yankesiciler ve her çeşit döküntü doldu, düzen ve disiplin çöktü, kanun ve gelenek kalmadı.’

Kanunsuzluk ve düzensizlik sadece orduyu değil bütün ülkeyi sarmış, binlerce köy boşalmış, ahali kentlere veya dağlara kaçmış (büyük kaçgun), devlet otoritesi birçok bölgede fazlasıyla yıpranmıştı. Celali ayaklanmaları birbirini izliyor, paranın değeri sürekli düşüyordu, Amerikan altın ve gümüşünün yarattığı enflasyon, Osmanlı ülkesine de yansıyor, diğer yandan masrafları olağanüstü artan devlet, sikkeye koyduğu gümüşü azalttıkça azaltıyordu. Alım gücü düşen kapıkulu askerleri ise başkentte gerçek iktidarı ellerinde tutuyor ve devleti haraca kesiyordu…

***

Osmanlı yöneticileri bir dizi büyük hata yapmasalardı, Viyana’yı almasalar bile her şeye rağmen seferi avantajlı müzakere koşullarıyla sonuçlandırabilirlerdi. Habsburglar gerek mezhep savaşları, gerekse Fransa ile mücadele etmekten iyice yorgun düşmüşlerdi. Nitekim seferin hemen öncesindeki dönem boyunca, Avusturyalılar Osmanlılar açısından hiç de dezavantajlı olmayan 1664 Vasvar Barış Anlaşması’nı yenilemek için gerçekten istekliydiler; ama Osmanlılar muhtemelen bunu zaaf belirtisi olarak görüp savaşa karar verdi. Barış koşulu olarak Avusturya’nın asla vazgeçmeyeceği bir kale olan Viyana’nın yakın savunma hattında bulunan Raab/Yanıkkale’yi istemeleri zaten bunu açıkça gösterir.

Diğer yandan, Osmanlıların Viyana’nın askeri savunma tedbirleri konusundaki istihbaratları eksikti. Kentin kısa sürede teslim olabileceğini düşündüler ama beklediklerinden çok daha güçlü bir savunma ile karşılaştılar. Elverişli bir barış olanağı varken, sadrazamın koşulları o kadar zorlayarak savaşa yönelmesi, Viyana’yı kişisel bir hedef haline getirdiğini düşündürmektedir.” (1)

Herkese keyifli günler.

KAYNAKLAR

1-M.Tanju Akad, Bir Savaş Nasıl Kaybedilir, Selçuklu Osmanlı Tarihinde Askeri Hatalar, s.83-85, Kitap Yayınevi.

İlgili yazı:

Adı Osman değil Otman’mış

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanMetin Gülbay
Takip et:
İlk haberi 1982'de staj yaptığı Nokta İnsanlar dergisinde yayınlandı. Özgür Gündem, Evrensel, Radikal gazeteleriyle, CNN Türk ve Skytürk televizyonlarının kuruluş ekibinde yer aldı. Kırk yılda birçok yayında çalıştı. Gazeteci meslektaşlarıyla birlikte hazırladıkları üç kitap çalışması bulunuyor, dördüncüyü kendi başına yaptı. 2003 sonu ile 2012 başı arasında Dünya Yayın Grubu'nda Ajans Dünya'nın genel yönetmenliğini yürüttü. 2014'te meslektaşı Adnan Genç ile ortakhaber.com haber sitesinin yayınına başladı. 2,5 yıl süren yayını açılan davalar nedeniyle bitirmek zorunda kaldılar. Çeşitli internet sitelerine tarih ve bilim yazıları yazarak emeklilik hayatını sürdürüyor.
Önceki Makale Psikolojik “bubi tuzakları”
Sonraki Makale Betelerin öz evladı Bouabre

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

GünlükManşet

Ruslardan Türk futboluna “fantastik” yorum

Medya Günlüğü
11 Ekim 2026
Köşe YazılarıManşet

Betelerin öz evladı Bouabre

Dr. Nevin Sütlaş
11 Ekim 2026
ManşetSerbest Kürsü

Psikolojik “bubi tuzakları”

İrfan Muhtar
11 Ekim 2026
ManşetSerbest Kürsü

Ortak belleğin bilimi

Aleks Saro Bağdikyan
11 Ekim 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?