ABD, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun aile üyeleri ve yakın çevresini kapsayan yeni yaptırımlar açıkladı.
Washington, bu adımın Maduro hükümetini destekleyen mali ve siyasi ağları hedef aldığını belirtirken, aynı dönemde Karayipler’de küresel konumlama sistemlerinin (GPS) engellendiğine dair iddialar gündeme geldi. Ayrıca ABD güçlerinin Venezuela açıklarındaki uluslararası sularda içinde yüklü miktarda kokain bulunan ikinci bir ticari gemiyi durdurduğu öne sürüldü.
Bu gelişmeler, ABD ve Venezuela arasındaki uzun süredir devam eden siyasi ve ekonomik gerilimin yalnızca sert açıklamalar ve yaptırımlar düzeyinde kalmadığını, gittikçe askerileştiğini ve “rejim devirme” hedefine ilerlediğini gösteriyor.
Maduro’nun aile üyelerini ve yakın akrabalarının doğrudan hedef alınması, ABD’nin Venezuela politikasında daha sert ve kişiselleşmiş bir aşamaya geçtiğine işaret ediyor. Bu yaklaşım, devlet kurumlarını ya da sektörleri hedef alan klasik yaptırımlardan farklı olarak, rejimin sosyal ve mali unsurlarını baskı altına almayı amaçlıyor. Washington’ın vermek istediği mesaj net:
“Maduro yönetimiyle bağlantılı olmak, bireysel düzeyde de ağır sonuçlar doğuracak.”
Bu tür yaptırımların geçmişte panik ve çözülmeyi hızlandıran örnekleri bulunsa da, İran ve Rusya’da görüldüğü üzere, beklenen siyasi kırılmayı yaratmaktan ziyade rejimlerin iç dayanışmasını güçlendirebildiği biliniyor. Venezuela’da da bu adımların, Maduro yönetiminin iç kamuoyunda “dış saldırı altındaki ülke” söylemini pekiştirme ihtimali göz ardı edilemez. Ancak yüzyıllık devlet geleneklerinin yanı sıra Venezuela’yı İran ya da Rusya’dan ayıran birçok önemli fark var. Ekonomik kırılganlık, bölgesel yalnızlık ve müttefik çevresinin gittikçe daralması, Caracas’ın manevra alanını sınırlı hale getiriyor. Nitekim “solcu” Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’nun Maduro’ya “geçiş hükümeti” çağrısı yapması, rejimin bölgesel düzeyde artan sorgulamalarla da karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
“Gambot diplomasisi”
Bu siyasi kuşatmaya ek olarak ABD’nin Venezuela açıklarında bir süredir “gambot diplomasisi” yürüttüğü görülüyor. Venezuela’ya ait ticari gemileri “uyuşturucu ticareti” gerekçesiyle durdurması, petrol tankerlerine el koyması, ufak tekneleri hedef alıp “teröristleri” öldürmesi, yaptırımların artık yalnızca hukuki ve ekonomik bir araç olmaktan çıkıp fiilen askerileştiğini ortaya koyuyor.
Washington bu müdahaleleri yasa dışı sevkiyatların engellenmesi olarak tanımlarken Caracas açısından tablo çok daha farklı. Venezuela yönetimi bu adımları denizlerde fiili bir abluka girişimi ve açık bir “egemenlik ihlali” olarak değerlendiriyor.
Venezuela’ya sivil havacılığın ABD’nin tehdit niteliğindeki bildirisi sonrasında tamamen durmasıyla Karayipler’deki GPS sinyallerinin engellendiğine dair iddialar ise Venezuela üzerindeki baskının Washington tarafından -Rusya’nın da Doğu Avrupa’da İHA’larla sürdürdüğüne benzer- hibrit savaş taktikleriyle yürütüldüğünü gösteriyor. Uydu navigasyon sistemlerine yönelik bu tür müdahaleler, doğrudan askeri çatışmaya girmeden rakibin hareket kabiliyetini sınırlamayı amaçlayan “gri alan taktikleri” arasında yer alıyor.
Tüm bu tırmanışın arka planında, ABD Başkanı Donald Trump’ın Maduro’ya yönelik “takıntısının” yanı sıra Venezuela’nın petrolünden pay almak isteği var. Trump yönetimi, Maduro’yu yalnızca otoriter bir lider değil, aynı zamanda uyuşturucu kaçakçılığı ve bölgesel istikrarsızlığın merkezinde yer alan bir aktör olarak yaftalayarak itibarsızlaştırıyor ve çerçevesini tamamen kendisi çizeceği “kârlı” bir bir anlaşmaya yanaşmadığı takdirde ise kendisinin “illegal” bir rejim unsuru ortadan kaldırılacağını açıkça ilan ediyor.
Venezuela yönetimi şu ana kadar ABD’nin adımlarını uluslararası hukukun ihlali olarak uluslararası platformlara şikayet etmek dışında herhangi ciddi bir adım atabilmiş değil. Çin ve Rusya ise süreci izlemekle ve “itidal” çağrısı yapmakla yetiniyor. Nitekim Çin için adına “Güney Çin Denizi” denilen açık deniz ve Tayvan, Rusya için de Doğu Avrupa-Güney Kafkasya-Orta Asya hattı ne anlama geliyorsa ABD için de Latin Amerika o anlama geliyor ve uluslararası hukuku çiğneme hakkına sahip olan bu büyük güçlerin “etki/sorumluluk alanları” sorgulanacak olursa bundan her biri zararlı çıkabilir.
Bölgesel yansımalar
ABD-Venezuela hattındaki bu tırmanış, Latin Amerika genelinde de dikkatle izleniyor. Bölgedeki birçok ülke, ABD’nin denizlerde fiili güç kullanmasının tehlikeli bir emsal oluşturabileceği endişesini dile getiriyor çünkü bu devletlerin hiçbiri, dünyadaki hiçbir güç gibi denizlerde Amerikan Donanması’yla boy ölçüşebilecek durumda değil. Birçoğunun yalnızca bir-iki fırkateyni, birkaç da sahil güvenlik botu bulunuyor.
Ortaya çıkan tablo, ABD ve Venezuela arasındaki gerilimin Maduro, Trump’la anlaşmaya yanaşana kadar süreceğini gösteriyor. ABD şu an doğrudan askeri bir çatışmadan kaçınsa da bunu “isterse” yapabilir. Venezuela rejiminin ise elinde pek bir kart bulunmuyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
