Salı, 3 Şub 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Serbest Kürsü

Sömürge şirketleri, “muz cumhuriyetleri” ve Venezuela

Alper Eliçin
Son güncelleme: 14 Ocak 2026 19:29
Alper Eliçin
Paylaş
Paylaş

Tarihte denizaşırı toprakları kontrolü altına alan ülkeler, ulaşımın ve iletişimin aylar sürdüğü bu bölgeleri yerinden yönetmek zorunda kalmışlardır.

Yerel halkı ve kaynakları etkin bir şekilde sömürebilmek için geliştirilen bu yönetim modelleri, zaman içerisinde ekonomide, teknolojide, bilimde ve dünya siyasetindeki gelişmelere göre evrim göstermiştir.

Denizaşırı toprakları ve halklarını sömürebilmek için büyük miktarda paraya gereksinim olduğu ilk olarak 16. yüzyılda fark edildi. Ayrıca bu işler son derece riskli olduğundan bu paranın bir nevi risk sermayesi olması da gerekmekteydi. Hindistan’dan veya Amerika’dan gelmekte olan emtia yüklü bir geminin batması ülke hazineleri için büyük bir ekonomik yıkıma neden oluyordu. Üstelik devletlerin bu girişimler için kaynak ayırması ve riski üstlenmesi diğer mali yükümlülükleri nedeniyle son derece büyük zorluklar yaratıyordu. Sonuçta, emperyal devletler bu riski özel girişimcilere yükledi. Aynı dönemlerde anonim şirket fikrinin ortaya çıkması, yani yatırımı yapanların tüm servetleriyle değil de sadece yapılacak girişim için ayırdıkları parayla sınırlı sorumluk alabilmeleri, özel sektör için bu girişimleri cazip kıldı. 14.-15. yüzyıllarda Cenova ve Venedik’te ortaya çıkan sigortacılık da 17. yüzyılda İngiltere ve Hollanda’da kurumsallaşınca, bu riskli girişimler mali açıdan daha da kontrol edilebilir hale geldi. Özetlersek, 1600’lerden itibaren kurulan kolonyal şirketler, uzak topraklarda iş yapmanın yüksek riski, yetersiz devlet maliyeleri ve güçlü tüccar sınıfının varlığına bağlı olarak ortaya çıkmıştır.

16.-18. yüzyıllarda Avrupa’da hakim olan bu ekonomik modele “merkantilizm” de denir. Burada amaç, iktisadi açıdan devleti güçlendirmek, devlet hazinesine altın ve gümüş çekmektir. O dönemde değerli metallere sahip olmak en önemli zenginlik ölçütüdür. Bu hedefe yönelik olarak gümrük vergileri konur, ticari tekeller oluşturulur, kolonyal şirketler kurulur. Merkantelizmde şirket araçtır, esas olan devletin zenginleşmesi ve güçlü olmasıdır. Merkentalizm 18. yüzyılda ise bugün anladığımız anlamda kapitalizme dönüşür. Zira sanayi üretimi artar, ulusal pazarlar oluşur ve sermaye mobil hale gelir. Yani sömürü için iş yapış şeklini geliştirmek gereksinimi ortaya çıkar. Adam Smith’in deyimiyle zenginlik altın biriktirmek değil, üretim yapmak yoluyla elde edilebilir hale gelir.

Merkantelizmde devlet doğrudan yönetici, şirketler devletin uzantısı, rekabet sınırlıdır. Ticaret sıfır toplamlı (biri kazanırken diğeri kaybeder) olarak görülür, tekeller teşvik edilir, koloniler ise ham madde deposu olarak görülür. Modern kapitalist anlayışta ise devlet sınırlı düzenleyicidir. Şirketler ise bağımsız aktörlerdir, ticaret pozitif toplamlıdır (rekabet eden birden fazla taraf kazanabilir). Rekabet temel ilke haline gelmiştir, dolayısıyla tekeller ilke olarak reddedilir. Koloniler ise artık hem üretim alanı, hem de pazar haline dönüşmüştür. Bu sistemde amaç bireysel kârdır. Devlet ise hukuk yoluyla kurallar koyar, serbest piyasanın çalışmasını, dolayısıyla rekabeti sağlar. Kapitalizmde devlet hakem, şirket aktördür.

Merkantelizme geri dönersek, o dönemde denizaşırı toprakları olan tüm önemli devletlerin kolonyal şirketler kurmuş olduğunu görürüz. Bunun tek istisnası İspanya’dır, zira Bolivya’daki Potosi ve Meksika’daki Zaracetas gümüş madenlerinden çıkarılan cevher muazzam bir servet üretmektedir. Dolayısıyla uzun yıllar boyunca İspanya devletine doğrudan akan bu değerli metal, ayrıca bir şirket kurmayı gerektirmemiştir.

Kolonyal şirketlerin en eskisi ve en görkemlisi Britanya Hindistanı için kurulmuş olan Britanya Doğu Hindistan Şirketi’dir (British East India Company). O dönemde Britanya’nın doğrudan veya dolaylı olarak kontrol ettiği topraklar bugünkü Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Myanmar, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Afganistan’ın bir bölümünü kapsıyordu. Ancak şirket sömürülmeye en uygun olan Bengal, Madras, Bombay ve bazı özerk prensliklerde faaliyet göstermiştir. 1600’den 1700’e kadar ticaret şirketi, 1700- 1757 arası askeri-ticari bir kurum olarak faaliyet göstermiş, 1757-1857 arası şirket-devlete dönüşmüş, ticaret yapmanın yanı sıra vergi toplama, ordu kurma, savaş ilan etme, antlaşmalar yapma yetkileriyle donatılmıştır. 1858’de ise tamamen kraliyete devredilmiş ve ardından da tasfiye edilmiştir.

Britanya’nın Hindistan Kolonisi-Kaynak: British Indian Empire 1909 Imperial Gazetteer of India

Britanya’nın ayrıca Afrika’da Royal African Company ve Kanada’da Hudson Bay Company (HBC) isimli kolonyal şirketleri de vardı. Benzer amaçlarla Hollanda’nın 1602’de Endonezya’da VOC, 1621’de Karayipler, Brezilya ve eski adıyla New Amsterdam, bugünkü adıyla New York’ta faaliyet göstermek için kurduğu WIC isimli kolonyal şirketleri vardı.

Danimarka Krallığı da iki kolonyal şirket kurmuştu. Grönland’daki şirket kürk ticaretine yoğunlaşırken, Karayip ve Gana’da faaliyet gösteren şirket ise köle ticareti yapıyordu. Bu listeye Alaska’da kürk avcılığı için Rusların kurmuş olduğu, ordu kurma yetkisi de olan, Russian- American Company, Prusya’nın (bugünkü Almanya’nın öncülü) Batı Afrika’da köle ticaretine yoğunlaşan Brandenburg African Company ve benzerleri de dahil edilebilir.

Bu yapıların en gaddarı ise, 1885’de Kongo’da kurulmuş olan ve Belçika kralı II. Leopold’un özel mülkü olan ‘Congo Free State’ şirket rejimidir. Özel ordusu da olan bu oluşum 1908’de Belçika devletine devredilmiştir. Kitlesel şiddet uygulayan bu rejimin en büyük gaddarlıkları arasında kauçuk kotasını dolduramayan köylülerin ellerinin kesilmesi, askerlerin mermilerini boşa harcamadıklarını kanıtlamak ve yeni mermi tedarik edebilmek için sakatladıkları veya öldürdükleri kişilerin kesik ellerini toplayıp teslim etmeleri gibi örnekler verilebilir. Bu sistemde plantasyonlarda çalışan erkeklerin aileleri rehin alınıyor, kotasını dolduramayanların aileleri öldürülüyor, köyleri yakılıyordu. O yıllarda tarım alanları da plantasyonlara dönüştürüldüğünden kıtlık ve açlık yaygınlaşmış, nüfus yüzde 30-50 oranında azalmış, 8-10 milyon insan ölmüştür. Bu yaşanan travma bugün Kongo’da yaşananların da tetikleyicisi olmuştur. Günümüzde insan hakları konusunu sık sık gündeme getiren Batılı devletlerin ve toplumların bundan 150 yıl öncesine kadar yaptıklarını günümüzde havsalamızın alması oldukça zor.

Kolonyal şirketlerin en uzun ömürlüsü ise 1670’de kurulan ve en nihayetinde Aralık 2025’te tasfiye edilen Kanada’daki Hudson Bay Company’dir. 350 yıl boyunca Kanada’nın ekonomik, siyasal ve coğrafi şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. 1670’te Kral II.Charles’ın kuzeni Prens Rupert ve bir grup aristokrata Hudson Körfezi çevresinde ticaret yapmaları için bir ferman yayınlamasıyla başlayan bu oluşum, kürk ticaretiyle gelişmiştir. Yerel kuzey halklarına iğne, bıçak gibi basit ürünler satan, karşılığında yiyecek, barınma ve rehberlik gibi ürün ve hizmetler satın alan şirket, yasalar koyma ve savaş açma gibi yetkilerle donatılmıştı. Kontrol ettiği topraklar 1869’da 300 bin sterlin karşılığında Kanada devletine satıldı ve 20. yüzyılın başında şirket büyük bir dönüşüm göstererek ülkenin en büyük perakendecisi haline geldi. Tabii ki bu gelişmelerden yerel halk hiçbir şekilde bilgilendirilmedi, elde edilen karlardan kendilerine bir ödeme de yapılmadı.

Zamanla, kırsal ticaret noktalarına ek olarak, büyük kentlerde modern mağazalar açıldı. 2003’te 7.3 milyar Kanada doları ciroya ulaşan şirketin 70 bin civarında çalışanı vardı. Ancak 2025’te sadece 3.3 milyon dolar nakdi kalmış ve borcu da 3 milyar dolara ulaşmıştı. (Kaynak: The Economist 3 Ocak 2026) Şirket artık modern çağın gereklerine uyum sağlayamıyordu. Aralık 2025’teki tasfiye ile hem Kanada hem de küresel iktisat tarihinde bir sayfa kapanmış oldu.

Ancak bu dönemin kapanması ile şirketler üzerinden sömürü tabii ki bitmedi. Kolonyal şirketlerin yerini, üretimini ve ihracatını tek bir ürüne yoğunlaştırmaya yönlendirilen ülkelerin ürünlerini alan şirketlerin kurduğu yeni düzenler ortaya çıkmaya başladı. Bu modelde sömürülen ülke genelde bir diktatör/kral/tek adam tarafından yönetiliyordu. Orta Amerika’daki ‘Muz Cumhuriyetleri’ ve Orta Doğu’da petrol çıkarılan ülkeler bu sisteme örnek olarak verilebilir. Kolonyal şirketler toprağı kendileri yönetirken, muz cumhuriyetleri ve benzerlerinde, şirketler ve arkalarındaki emperyalist ülkeler, söz konusu devletleri yönlendirmekteydiler.

Orta Amerika’da tarım kaynaklarını yerel diktatörler vasıtasıyla kontrolü altına alan ABD kökenli şirketlerden United Fruit Company (bugünkü adıyla Chiquita) bu yeni yapıya iyi bir örnek teşkil etmiştir. Guatemala örneğinden hareket edersek, ülkeyi yöneten diktatörden ülke topraklarının yüzde 60’ını 99 yıllığına kiralayan, buralarda yaşayan halkı da sömüren bu şirket, 1954’te de ülkeye komünizm gelecek iddiasıyla Amerika’nın müdahale etmesini bile sağlamıştır. Devlet görünüşte bağımsız ama aslında tek bir şirkete bağımlıdır. Ülkenin limanları, demiryolları, gümrük gelirleri ve hükümetler bu şirketin gereksinimlerine göre inşa edilmiş/oluşturulmuştur. Bu konuyu 28.04.2024 tarihli Guatemala’yı anlatan yazımda daha detaylı anlatmıştım.

Son yıllarda emperyalizm kadife eldivenler giymiş, sömürüyü küreselleşme sayesinde daha güler yüzlü hale getirmişti. Özellikle ABD’nin güçlü şirketleri bu sayede kârlarını artırıyor, ABD’de belli bir zümrenin refahı olağanüstü düzeyde yükseliyordu. (Bu arada ABD’de de çok ciddi oranda yoksulun yaşadığını da hiç aklımızdan çıkarmayalım). Ancak Çin’in son 35 yılda yaptığı olağanüstü hamlelerle milli gelir, eğitim, bilim, sanayi, teknoloji ve askeri güçte ABD’yi yakalaması, ABD’nin kadife eldivenlerini çıkarmasına neden oldu. İkinci Trump döneminde ABD, askeri, yani sert gücünün yanı sıra yumuşak gücünü kullanmaktan vazgeçti. Açık açık son derece saldırgan bir güç haline geldi. Orta Doğu’da İsrail’in ipini koparmasını teşvik ederken, 70 yıllık Avrupalı müttefiklerini aşağılayarak Rusya’nın saldırganlığı karşısında ortada bırakmaktan çekinmiyor.  Amerika kıtasında da hayasızca, 150 yıl önce gündeme gelen Monroe Doktrini’ni yeniden canlandırıp, “tüm Amerika kıtası benden sorulur” demekten de çekinmiyor. Tam bir megalomani söz konusu.

İşte bu kafa yapısıyla Batı dünyasındaki ülkeleri baskı altına almış durumda. Kendi ürünlerini ve hizmetlerini talep ettiği boyutta satın almayan, geliştirdikleri teknolojileri kendisine açmayan, ABD’de istenen düzeyde yatırım yapmayan ülkeleri gümrük vergileriyle baskı altına alıyor. Bununla da yetinmeyip, Kanada ve Danimarka gibi NATO müttefiklerinden toprak talep ediyor. Kendisine direnebilen bir tek Çin var, biraz da Hindistan ve Rusya.

Bu ortamda şirketlerin de rolü tekrar değişiyor. Artık ABD şirketlerine arzu edildiği düzeyde pazarını açmayan, ABD’ye ihracatı ithalatını aşan ülkeler gümrük vergileriyle terbiye ediliyor. ABD şirketlerinin gereksinim duyduğu girdilerin sağlanması, üretilen hizmetlerin/malların satın alınması zorlamayla isteniyor. ABD’ye baş eğmek istemeyen, kendileri için Çin, Rusya vb. ülkeler vasıtasıyla yeni ticari ve askeri kanallar açmaya çalışan, dolar temelli uluslararası finans sisteminden uzaklaşmaya çalışan ülkelere türlü bahaneyle askeri müdahaleler de yeniden gündemde.

ABD hegemonyasına karşı çıkan, petrol kaynaklarını Çin şirketleri vasıtasıyla değerlendirmenin yollarını arayan, ABD dolarına bağımlılığını iyice azaltmış olan Venezuela da bu nedenle ağır baskı altında. Uyuşturucu kaçakçılığı, insan hakları gibi konular gerekçe gösterilerek Cumhurbaşkanı Maduro ve eşi askeri bir operasyona maruz bırakılabiliyor.

Maduro’nun çok kötü bir diktatör olduğu, zamanında asgari ücretin ayda bir ABD dolarına kadar düştüğü, 20 bin kişinin öldürüldüğü, 8 milyon Venezuelalının ekonomik ve siyasi nedenlerle ülkeden kaçtığı herkesin malumu. Üstelik son seçimleri, muhalefetin en az yüzde 70’lik bir oy oranıyla kazanmasına rağmen, iktidarı bırakmadığı da biliniyor. Ancak ABD’nin derdi bu değil. Maduro’nun yönetiminden arta kalanlarla, tehdit altında pazarlık yaparak çalışmaya hazır. Bunun için de bazı talepleri var. Önceki Cumhurbaşkanı Chavez zamanında devletleştirilen ABD petrol şirketleri Exxon ve Chevron’un işlettiği petrol bölgelerinin yeniden kendilerine devrini, kamulaştırma nedeniyle uğradıkları zararın telafi edilmesi için kendilerine 50 milyon varil petrolün tazminat olarak ödenmesini (bugünkü rakamlarla 3 milyar ABD doları) talep ediyor. Ayrıca bu şirketler dünyadaki en büyük petrol rezervlerine sahip olan Venezuela’nın petrol yataklarını devralacak ve Çin, Küba gibi ülkelere petrol satmayacak. Bu talepler içerisinde uyuşturucu ticaretinin önlenmesi, insan hakları gibi konular yok.

ABD’nin empoze etmeye çalıştığı bu düzende, şirketler artık kendi çıkarlarının yanı sıra ABD’nin çıkarları için de çalışacaklar. Chevron veya Exxon devlet değildir; vergi toplayamaz, ordu kuramaz ama arkasına aldığı ABD desteğiyle her istediğini empoze edebilir. Yani bu şirketler artık neo-emperyalizmin unsurlarıdır. Bu durum sadece petrol şirketleri için de geçerli değil, yüksek teknoloji üreten, Meta (Facebook), Alphabet (Google), xAI (X) gibi günlük yaşamımıza nüfuz etmiş şirketlerle, bu şirketlerin ve yapay zekanın kullandığı yongaları üreten firmalar da artık kendi çıkarlarını ABD’nin kişisel çıkarlarıyla daha fazla uyumlaştırmak zorunda kalacaklar. Yani şirketler açısından da yeni bir dönem başlıyor. Önümüzdeki yıllarda dünyanın eskisinden daha kötü ve acımasız olacağı artık açık.

Manşet fotoğrafı: thecanadianencyclopedia.ca

Not: Bu yazım ilk olarak noktakibris.com sitesinde yayınlanmıştır.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

EtiketlendiJeopolitik
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanAlper Eliçin
Takip et:
1974 yılında Alman Lisesi’nden mezun oldu. Öğrenimine Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde devam etti. İngiltere’de Sussex Üniversitesi’nde Yöneylem Araştırması ve ABD’de Clemson Üniversitesi’nde İşletme alanlarında yüksek lisans yaptı Dünya Bankası'na değişik projelerde danışmanlık yaptı, Çukurova Metropolitan Bölgesi Kentsel Gelişim Projesi'nde ise proje direktör yardımcılığı görevini üstlendi. Gayrimenkul geliştirme projelerindeki deneyimini zaman içerisinde turizm yatırımlarına yönlendirmiştir. İş yaşamına 1990 yılından itibaren Pegasus Havayolları'nda kurucu ortak olarak devam etti, şirkette genel müdür yardımcısı ve yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı. İstanbul Havayolları'nda genel müdür yardımcılığı, Kavrakoğlu Management Institute’da başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu. Havayolu yönetimi, yeniden yapılandırılması, şirket birleştirme, ayırma ve satın almaları ve gayrimenkul yönetimi konuları uzmanlık alanlarından. Merkezi Paris'te olan Milletlerarası Ticaret Odası Havacılık Komitesi'nde uzun yıllar Türkiye'yi temsil etti, Türkiye Havacılık Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Türkiye Özel Sektör Havacılık İşletmeleri Derneği Başkan Yardımcılığı görevlerinde de bulundu. 2008 yılında BCD Eğitim ve Danışmanlık Ltd’nin kurucu ortağı oldu. Halen serbest danışman ve eğitmen olarak çalışmaktadır. Bugüne kadar Türkiye, KKTC, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan, Romanya, Mısır, Belçika, İsviçre ve Avusturya’da eğitimler vermiş, danışmanlık yapmıştır. Ayrıca, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde dijital yayın organlarında köşe yazarlığı yapmaktadır. Çok iyi düzeyde Almanca ve İngilizce biliyor. Dağ tırmanışları ve doğa yürüyüşlerine ilgi duyuyor, Ağrı ve Musa dağları tırmandığı dağlar arasındadır. Okumak ve seyahat etmekten büyük zevk alıyor.
Önceki Makale Bugünkü köşe yazıları
Sonraki Makale Mehmet Şüküroğlu çiziyor

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

ManşetSerbest Kürsü

Grönland’da tarih tekerrür mü edecek?

Alper Eliçin
3 Şubat 2026
EditörSerbest Kürsü

Bu bizim hikayemizdir ey insan!

Tijen Zeybek
2 Şubat 2026
Serbest Kürsü

Nüfusun gerilemesi kaygı verici

Gürsel Demirok
2 Şubat 2026
Serbest Kürsü

Devşirme kızlara niçin Arap adları verilmiş?

Metin Gülbay
31 Ocak 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?