Cumartesi, 3 Eki 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
*Serbest Kürsü

PKK militanları yurt dışına mı gönderilecek?

Gürsel Demirok
Son güncelleme: 18 Ağustos 2026 21:47
Gürsel Demirok
Paylaş
Paylaş

“Çerçeve Yasa” olarak da anılan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” başlıklı düzenleme TBMM’nin gündeminde. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre düzenleme, silah bırakan örgüt mensuplarının durumlarının işledikleri suçların niteliğine göre ayrı ayrı değerlendirilmesini ve özellikle doğrudan şiddet eylemlerine karışmamış kişiler bakımından topluma yeniden kazandırılmaya yönelik bazı hukuki mekanizmaların oluşturulmasını öngörüyor.

Kuşkusuz böylesine önemli ve hassas bir mesele yalnızca hukuki boyutuyla ele alınamaz. Konunun güvenlik, toplumsal barış, dış politika ve Türkiye’nin geleceği bakımından sonuçları bulunuyor.

Nitekim Millî Güvenlik Kurulu’nun geçen haftaki toplantısında da “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge” hedeflerine ulaşılması yolunda kaydedilen ilerlemelerin ele alındığı, ülkemizin ve bölgemizin güvenlik, istikrar ve refahının teminat altına alınması bakımından tarihî bir merhale olarak nitelendirilen çalışmaların bundan sonraki aşamalarının değerlendirildiği açıklandı.

Konu doğal olarak kamuoyunda çeşitli yönleriyle tartışılıyor ve yoğun eleştiriler de dile getiriliyor.

Bir tarihte bir siyasetçinin, “Terör sorununu çözerse Erdoğan çözer” yolundaki değerlendirmesini hatırlıyorum. Bugün gelinen noktada, bütün eleştirilere rağmen Cumhur İttifakı’nın bu süreci ilerletmek ve gerekli yasal düzenlemeleri Meclis’ten geçirmek konusunda ortaya koyduğu kararlılık, o sözleri yeniden hatırlatıyor.

Ancak son günlerde sosyal medyada karşılaştığım başka bir iddia özellikle dikkatimi çekti:

“Silah bırakan militanların Türkiye dışına çıkmaları istenecek; ülke dışında ne yaptıkları ise Türkiye’yi ilgilendirmeyecek.”

Bu iddianın Ankara’da gerçekten üzerinde çalışılan bir formül olup olmadığını bilmiyorum. Dolayısıyla doğruluğu teyit edilmemiş bir değerlendirmeyi gerçekmiş gibi aktarmak istemem.

Ancak böyle bir seçeneğin düşünülmesi dahi, geçmişte Avrupa’da görev yapmış bir diplomat olarak bende bazı soru işaretleri uyandırıyor.

Başkonsolos olarak Almanya ve İsviçre’de görev yaptığım yıllarda, PKK’ya yakın çevrelerin Avrupa’daki faaliyetlerine ve eylemlerine yakından tanık oldum.

İçinde yaşadıkları demokratik ülkelerin kendilerine sağladığı özgürlüklerden yararlanan gruplar, terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın posterleriyle sokaklara çıkar, Ankara’nın politikalarını ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terörle mücadelesini protesto ederlerdi. Kimi zaman bu gösteriler şiddet olaylarına dönüşür, diplomatik ve konsüler temsilciliklerimize yönelik fiziki saldırılara kadar varırdı.

Ankara da bu tür olayların ardından yaptığı açıklamalarda ilgili Avrupa ülkelerini PKK’nın faaliyetlerine yeterince engel olmamakla, hatta zaman zaman bunlara göz yummakla suçlardı.

O yıllarda bir gün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önüne bugün tartıştığımız kapsam ve boyutta bir konunun geleceğini herhalde pek az kişi düşünebilirdi.

Bizler ise Türkiye’deki sorunların Avrupa sokaklarına taşınmasından rahatsızlık duyardık. Ülkemizin imajının bu eylemler nedeniyle zarar görmesinden yakınır, sorunun nasıl çözülebileceği üzerinde kafa yorardık.

Burada önemli gördüğüm bir ayrımı da yapmak isterim.

Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız arasında Türkiye’deki siyasi gelişmelerden hoşnut olmayan ve zaman zaman protesto gösterileri düzenleyen başka kesimler de vardı. Çeşitli sol görüşlere mensup yurttaşlarımız ve Alevi vatandaşlarımız bunlar arasındaydı. Demokratik sınırlar içinde yapılan eleştiri ve protestolarla terör örgütlerinin faaliyetlerini birbirinden ayırmak gerektiğine her zaman inandım.

Bu konuda görev yıllarımdan unutamadığım bir anımı paylaşmak isterim…

1995 yılının Mart ayında İstanbul Gazi Mahallesi’nde yaşanan şiddet olaylarının ardından, görev bölgemizde yaşayan Alevi yurttaşlarımızın Mainz Başkonsolosluğumuza siyah çelenk bırakmak amacıyla bir protesto gösterisi düzenleyecekleri bilgisini almıştık.

Büyükelçiliğimizle istişare ettikten sonra Başkonsolosluğun önüne gelen grubun yanına indim. Kendilerine, sorunlarını dinlemek üzere temsilcileriyle içeride görüşebileceğimizi söyledim. Kabul ettiler.

Daha önceden tanıdığım bir Alevi dedesi ve beraberindeki birkaç yurttaşımızla Başkonsolosluk binasında görüştük. Kendilerini dinledik, düşüncelerini ve tepkilerini anlamaya çalıştık. Görüşmenin ardından Başkonsolosluğun önünde bulunan vatandaşlarımız sakin bir şekilde dağıldılar. Ben de görüşmenin içeriğini Büyükelçiliğimize ve Bakanlığımıza bildirdim.

Aradan birkaç ay geçmişti.

Bir gün Alman polisinden Başkonsolosluğumuza telefon geldi. Alevi yurttaşlarımızın görev bölgemizin dışında, Mainz’a komşu bir şehirde protesto yürüyüşü düzenleyeceklerini; ancak PKK mensuplarının göstericilerin arasına sızarak olay çıkarmaya çalışabilecekleri yönünde duyum aldıklarını söylediler.

Gösteriyi yasaklamalarının mümkün olmadığını belirttikten sonra, daha önce Başkonsolosluğumuz önünde gerçekleştirilen gösteri sırasında kurduğumuz olumlu diyaloğu gözlemlediklerini ifade ederek, Alevi yurttaşlarımıza yürüyüşü iptal etmeleri yönünde telkinde bulunup bulunamayacağımızı sordular.

Konuyu ilgili Alevi derneğine ileteceğimizi söyledik.

Görüştüğüm Alevi dedesi, yürüyüş için bütün hazırlıkların tamamlandığını ve gösteriyi iptal etmelerinin mümkün olmadığını belirtti. Bir süre sonra yeniden konuştuğumuzda, PKK’nın gösteriyi istismar etmeye çalışabileceği yönündeki duyumların kendilerine de ulaştığını ve bu nedenle güç durumda kaldıklarını söyledi.

Neticede gerekli güvenlik önlemleri alınarak yürüyüş gerçekleştirildi. Herhangi ciddi bir olay yaşanmadan gösterinin sona ermesi üzerine Alevi yurttaşlarımız da, bizler de rahat bir nefes aldık.

Bu olay benim hafızamda önemli bir yer tutar.

Çünkü o yıllarda PKK’nın yalnızca Türk devletine karşı yürüttüğü faaliyetler değil, Avrupa’daki diğer Türk vatandaşlarının demokratik gösterilerini istismar etme veya yönlendirme girişimleri de yurttaşlarımız arasında ciddi rahatsızlık ve öfkeye yol açıyordu.

Durumun bugün bütünüyle farklı olduğunu düşünmüyorum.

Bu anımı anlatmamın bir başka nedeni daha var.

Kamu görevlilerinin, ister Türkiye’de ister yurt dışında görev yapsınlar, vatandaşlarımızla ve onların oluşturduğu derneklerle, savundukları siyasi veya toplumsal görüşlerden bağımsız olarak eşit mesafede ilişki kurmalarının son derece önemli olduğuna inanıyorum. Devlet, demokratik sınırlar içerisinde görüşlerini ifade eden yurttaşlarını dinlemeli; onların hassasiyetlerini anlamaya çalışmalıdır. Aynı şekilde demokratik hakların terör örgütleri tarafından istismar edilmesine de izin verilmemelidir.

Bugün yeniden başlangıçtaki soruya dönmek gerekiyor:

PKK militanlarının Türkiye dışına çıkarılması gerçekten gündemde mi?

Bilmiyorum.

Ancak eğer Ankara’da böyle bir seçenek üzerinde gerçekten duruluyorsa, meselenin yalnızca “Türkiye’den çıksınlar” yaklaşımıyla ele alınamayacağı açıktır.

Çünkü bir terör örgütü mensubunun sınırı geçmesiyle sorun ortadan kalkmış olmaz. Tam tersine sorun başka bir ülkeye, başka bir zemine taşınabilir.

Geçmişte Avrupa’da yaşadıklarımız bunun örnekleriyle doludur.

Türkiye, yıllarca Avrupa ülkelerinden PKK’nın propaganda, örgütlenme, finansman ve şiddete dönüşebilen faaliyetlerine karşı daha etkili önlemler almalarını istedi. Şimdi aynı Türkiye’nin, silah bırakma sürecinin bir parçası olarak bazı örgüt mensuplarının yurt dışına çıkmasına imkân tanıyacak bir model üzerinde durması halinde, bunun Avrupa ülkeleriyle ilişkilerden güvenlik politikalarına kadar uzanan sonuçlarının da hesaba katılması gerekir.

Şu soruların cevapları önemlidir:

Bu kişiler hangi ülkelere gidecekler? Gidecekleri ülkeler onları kabul edecek mi? Orada hangi hukuki statüyle yaşayacaklar? Örgütsel faaliyetlerini sürdürmeleri halinde ne olacak? Türkiye’ye yönelik propaganda, finansman veya yeniden örgütlenme faaliyetlerine katılmaları durumunda nasıl bir yol izlenecek? Bugün silah bırakan bir yapının yarın farklı koşullar altında yeniden silaha yönelmemesinin güvencesi nasıl sağlanacak?

Bunlar, “gitsinler, ülke dışında ne yaparlarsa yapsınlar” denilerek geçiştirilebilecek sorular değildir.

Öte yandan terörün sona erdirilmesi, kırk yılı aşkın süredir büyük acılar yaşayan Türkiye açısından elbette son derece önemli bir hedeftir. Eğer Türkiye bu sorunu silahların sustuğu, insanların ölmediği ve ülkenin kaynaklarının kalkınmaya yöneltilebildiği kalıcı bir çözüme ulaştırabilirse bundan bütün toplum kazançlı çıkar.

Fakat kalıcı barış ile geçici sessizlik aynı şey değildir.

Devlet yönetiminde bugün alınan bir kararın yalnızca bugünkü sonuçlarına değil, beş, on, hatta yirmi yıl sonra ortaya çıkarabileceği sonuçlara da bakmak gerekir.

Geçmiş deneyimler bize terör örgütlerinin yalnızca silahlı unsurlardan ibaret olmadığını; propaganda, finansman, siyasi yapılanma ve uluslararası bağlantılarının da en az silahlı kadroları kadar önem taşıdığını göstermiştir.

Bu nedenle Ankara’da gerçekten militanların yurt dışına çıkarılması yönünde bir düşünce varsa, geçmişte Avrupa’da yaşanan deneyimlerin, PKK’nın ve benzeri örgütlerin geleceğe yönelik muhtemel hedeflerinin ve Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik çıkarlarının bütün boyutlarıyla değerlendirildiğini umuyorum.

Çünkü terörü Türkiye sınırlarının dışına taşımak ile terörü sona erdirmek aynı şey değildir.

Asıl hedef, nerede bulunursa bulunsun, Türkiye’ye karşı yeniden bir tehdit oluşturamayacağı şartları yaratmak olmalıdır.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanGürsel Demirok
Takip et:
Emekli diplomat. 1945 yılında doğdu. Darüşşafaka Lisesi'ni 1964 yılında bitirdi. 1968 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. 1969'da Dışişleri Bakanlığı'na girdi. Türkiye Daimi Temsilciliğinde görevli olduğu yıllarda (1974-1977) BM Genel Kurulu 4, Komite (Decolonisation Committee) Raportörlüğüne seçildi. Kuveyt”in, Irak tarafından işgal edildiği tarihlerde, Kuveyt Büyükelçiliğimiz Müsteşarı idi. 1993-1997 yılları arasında Mainz Başkonsolosu olarak görev yaptı. Bu görevde iken girişimlerde bulunarak Mustafa Kemal Atatürk’ün 1917’de Veliaht Vahdettin ile birlikte Almanya’ya yaptığı ziyaret anısına Türk heyetinin kaldığı görev bölgesindeki Bad Kreuznach Park Hotel‘de 23 Nisan 1997 de Atatürk Salonu açılmasını ve ziyaret anısına otelin girişine bir yazıt konulmasını sağladı. Açılış görkemli bir törenle gerçekleştirildi. Otel bugün Türklerin etkinlikler düzenledikleri bir mekâna dönüştü. 1997 yılında Dışişleri Bakanlığı müşaviri olarak atandı. Bakanlık müşaviri iken, Başbakanlık İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu Sekreterya Başkanı oldu. 57. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti döneminde hazırladığı ilerici insan hakları raporu AB Kopenhag Kriterlerinin karşılanmasına yönelik çalışmalarda referans belgesi olarak kullanıldı ve “Demirok Raporu “olarak anıldı. 2000-2004 yılları arasında Zürih Başkonsolosu olarak görev yaptı. Zürih Başkonsolosluğu binasında Park Hotel’deki Atatürk Salonuna benzer bir Atatürk Salonu açtı. Salonda Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ilişkin belge ve fotoğraflar yer almakta. Bu salonda da Türkleri buluşturan etkinlikler düzenlenmekte. Mainz ve Zürih‘te Başkonsolos iken vatandaşlarımızla birlikte olmaya, derneklerinin düzenledikleri etkinliklere katılmaya, çocuklarımızı okullarında ziyaret etmeğe, gençlerin sportif müsabakalarına katılmaya büyük önem verdi. 2004 yılında Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Yiğit Alpogan'ın başdanışmanı oldu, 2005 yılında MGK Araştırma ve Değerlendirme Dairesi Başkanı olarak atandı ve bu görevindeyken 2010 yılında yaş haddinden emekliye ayrıldı. MGK Araştırma ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığı'na atanmış ilk sivil görevlidir. Atatürk’ün Almanya gezisi ve Avrupa’daki Türkler üzerine kitapları var. Emekli olduktan sonra medyada köşe yazıları kaleme almaya başladı .
Önceki Makale Mekke Anlaşması’na Rusların yorumu
Sonraki Makale Bugünkü köşe yazıları

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

ManşetSerbest Kürsü

Aşırı öz güvenin yıkımı

Ahmet Ali Çamlıkaya
3 Ekim 2026
ManşetSerbest Kürsü

Kars’a peyniri kim öğretti?

Adil Gürkan
3 Ekim 2026
*Günlük

Hruşovka, Stalinka ve Putinka…

Medya Günlüğü
3 Ekim 2026
EditörSerbest Kürsü

Haritanın ötesinde Ermenistan

Özer Arslanpay
2 Ekim 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

imunify-bot-check
Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?