Modern kapitalist toplumlarda ahlak, evrensel bir ilke olmaktan çok koşullu bir ayrıcalık gibi işliyor.
Hukuk metinlerinde herkes için eşit olduğu varsayılan normlar, pratikte servet, güç ve ağ ilişkileriyle birlikte esneyebiliyor. Bu esneklik, çoğu zaman açık bir yozlaşma biçiminde değil; sessizlik, gecikme ve görmezden gelme yoluyla işliyor. Tam da bu noktada, paranın ahlakı askıya alma yetkisi görünür hale geliyor.
Jeffrey Edward Epstein olayı bu bağlamda bir istisna değil, aksine bir gösterge olarak okunmalı. Epstein’ı yalnızca bireysel suçları üzerinden ele almak, meseleyi daraltıyor. Asıl soru, bu suçların neden ve nasıl uzun süre sistem tarafından tolere edildiği. Burada karşımıza çıkan tablo, ahlaki bir çöküşten çok, ahlakın sermaye karşısında ikincil bir değişkene indirgenmesi.
Kapitalist düzen, ahlaki davranışı mutlak bir değer olarak değil, maliyet–fayda hesabına tabi bir unsur olarak ele alıyor. Suçun varlığı tek başına belirleyici olmuyor; suçun kime ait olduğu, hangi çevreleri rahatsız edeceği ve hangi dengeleri bozacağı daha kritik hale geliyor. Yoksul bir birey için suç, sistemin sert ve hızlı reflekslerini tetiklerken; güçlü aktörler için suç çoğu zaman “yönetilebilir bir risk” olarak ele alınıyor. Hukukun gecikmesi, soruşturmaların sulandırılması ve medyanın çekingenliği bu risk yönetiminin araçları haline geliyor.
Burada dikkat çekici olan, ahlakın tamamen ortadan kalkması değil; askıya alınması. Ahlaki yargı yok olmuyor, yalnızca uygun zaman gelene kadar erteleniyor. Sistem kendini koruduğu sürece sessizlik meşrulaştırılıyor. Ancak denge bozulduğunda, aynı sistem bu kez ahlakı hızla devreye sokarak kendini temize çekmeye çalışıyor. Bu nedenle skandallar genellikle “ilk suç” anında değil, artık taşınamaz hale geldiklerinde patlak veriyor.
Epstein dosyasının yarattığı asıl sarsıntı, işlenen suçların büyüklüğünden ziyade, bu suçların uzun süre boyunca kimler tarafından bilindiği ve kimler tarafından görmezden gelindiği sorusunda yatıyor. Finans çevreleri, siyaset, akademi ve medya arasındaki geçirgenlik, bireysel ahlak sorunlarını yapısal bir sessizliğe dönüştürüyor. Sessizlik burada pasif bir ihmal değil; aktif bir koruma mekanizması olarak işliyor.
Kapitalist ahlakın temel çelişkisi de tam olarak burada ortaya çıkıyor. Sistem, normatif düzeyde evrensel değerleri savunurken, pratikte bu değerleri fayda üreten aktörlere göre esnetebiliyor. Bu esneklik, hukukun tarafsızlığına değil; hukukun kime ne zaman uygulanacağına dair örtük bir hiyerarşiye işaret ediyor. Ahlak, güçlü olanı sınırlayan bir çerçeve olmaktan çıkıp, güçsüz olanı disipline eden bir araca dönüşüyor.
Bu durum, tekil vakalarla sınırlı değil. Finans krizlerinden çevre felaketlerine, savaş suçlarından emek sömürüsüne kadar pek çok alanda benzer bir mantık işliyor. Zarar büyüdükçe değil, zarar yönetilemez hale geldikçe müdahale ediliyor. Ahlaki refleks, önleyici değil; çoğu zaman gecikmeli ve savunmacı bir biçimde devreye giriyor.
Kapitalist düzenin ahlakla kurduğu bu askıya alma ilişkisi, yalnızca hukuk ve siyaset düzleminde değil, toplumsal rıza alanında da işliyor. Toplumlar çoğu zaman bu eşitsiz ahlaki muameleyi açıkça onaylamaz; fakat onunla yaşamayı öğrenir. Sessizlik, yalnızca yukarıdan dayatılan bir baskı biçimi değil, aşağıdan üretilen bir kabulleniş haline gelir. Güçlülerin dokunulmazlığı bilinir, konuşulur, hatta fısıltı düzeyinde eleştirilir; fakat nadiren gerçek bir toplumsal kırılmaya dönüşür. Çünkü sistem, ahlaki öfkeyi de yönetilebilir kılmayı başarmıştır.
Burada devreye giren mekanizma, ahlakın bireyselleştirilmesidir. Yapısal sorunlar, “çürük elma” anlatılarıyla kişisel sapmalara indirgenir. Böylece düzenin kendisi sorgulanmadan, geçici bir arınma hissi üretilir. Suçlu figürler teşhir edilir, sembolik cezalar verilir, fakat bu figürleri mümkün kılan ekonomik ve siyasal zemin büyük ölçüde yerinde kalır. Toplum rahatlar; sistem yoluna devam eder. Ahlak, bu noktada dönüştürücü değil, yatıştırıcı bir işleve bürünür.
Bu durum, kapitalist modernliğin en rafine çelişkilerinden biridir. Bir yandan evrensel etik ilkeler sürekli yeniden üretilir, eğitim sistemlerinde, medyada ve kamusal söylemde dolaşıma sokulur. Öte yandan bu ilkelerin ihlali, güç sahipleri söz konusu olduğunda istisnalar rejimine bağlanır. İstisna, geçici bir sapma değil; sistemin işleyişinin asli parçası haline gelir. Böylece ahlak, herkes için geçerli bir sınır olmaktan çıkar; kimi aktörler için müzakere edilebilir bir alan halini alır.
Bu noktada ahlaki sorun, yalnızca “kötü insanların” varlığıyla açıklanamaz. Asıl mesele, iyi niyetli bireylerin bile parçası oldukları yapılar içinde bu askıya alma halini normalleştirmesidir. Akademi susar, medya bekler, siyaset zamana oynar. Her aktör kendi pozisyonunu korurken, ortaya çıkan toplam sonuç ahlaki bir boşluk olur. Kimse doğrudan suça ortak olmaz; fakat kimse suçu durduracak eşiği de aşmaz.
Kapitalizmin ahlakla kurduğu bu mesafeli ilişki, kriz anlarında daha da görünür hale gelir. Kriz derinleştikçe, etik ilkeler değil, sistemin devamlılığı öncelik kazanır. “Daha büyük bir kaos” gerekçesiyle adaletsizlik tolere edilir, hatta meşrulaştırılır. Ahlak, gelecekteki istikrar vaadi adına bugünden ertelenir. Ancak bu erteleme geçici olmaktan çıkar; kalıcı bir yönetsel tekniğe dönüşür.
Bu nedenle mesele, tek tek skandallardan ibaret değildir. Mesele, ahlakın sistem içindeki konumudur. Ahlak, düzeni sınırlayan bir üst ilke olmaktan çıkıp, düzenin ihtiyaçlarına göre devreye alınan bir araç haline geldiğinde, suç istisna olmaktan çıkar. O noktada asıl istisna, gerçekten hesap sorulabilen anlardır.
Sonuçta Epstein meselesi, kapitalizmin ahlaki bir sapması olarak değil, ahlakla kurduğu ilişkinin tutarlılığı açısından okunmalı. Paranın sağladığı dokunulmazlık, hukukun dışına taşan bir ayrıcalık değil; hukukun nasıl işletildiğine dair sessiz bir mutabakatın ürünü. Ahlak burada yok sayılmıyor, fakat sürekli erteleniyor.
Belki de en rahatsız edici gerçek şu: Bu tür dosyalar sistemi yıkmıyor, onu görünür kılıyor. Skandal geçiyor, isimler değişiyor, fakat paranın ahlakı askıya alma yetkisi büyük ölçüde yerli yerinde kalıyor. Asıl soru, bu yetkinin ne zaman sona ereceği değil; hangi bedel ödenmeden sürdürülebileceği.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
