Geçenlerde yeni bir dizi izlemeye başladım, “Yüksek Şatodaki Adam-Man in the High Castle”.
Dizide ana hikâyenin ilerlediği ortam 2. Dünya Savaşı’nı Nazilerin ve Japonların kazandığı, Amerika’nın bu iki güç tarafından paylaşıldığı bir dünya. Aynı anda paralel bir dünyada bizim bildiğimiz tarih de ilerliyor. Yani tarihin farklı şekilde aktığı paralel dünyalar var, Dizide bu “Multiverse” diye tanımlanıyor.
Meslek gereği çok farklı kıtalara ve ülkelere seyahat etme fırsatı buluyorum ve bu geziler sırasında biraz da bu dizideki gibi sanki paralel evrenler arasında geziyormuşum hissine sahip oluyorum.
Neden mi?
Dünyanın farklı kıtalarına seyahat ederken oralardaki medeniyeti tarihi ve toplumu değerlendirmek için yanımızda bir ölçü götürüyoruz. Bu ölçü genelde Mezopotamya ve Avrupa merkezli tarih akışı temelli oluyor. Yani Paleolitik çağlar, taş devirleri, Neolitik Çağ, kompleks toplumlar oluşur, yazı ortaya çıkar, şehir devletleri kurulur, demir işlenir, alfabeye gelişir, çömlekçi çarkı kullanılır. Bu gelişmeler de ipe dizilir gibi sıralanarak bir “tarih akışı “ anlatısını kurar.
Sonra insan kendini And Dağları’nda eski bir İnka İmparatorluğu yolunda yürürken bulur ya da Pasifik’te bir adada, örneğin Polinezya Adaları kültürlerinin dünyasında. İşte o anda bu ipe dizilen akış biraz sarsılmaya başlar. Çünkü bu toplumların tarihsel yolu aynı basamaklardan geçmemiştir. Bulunduğunuz coğrafyanın dününe ve bugününe biraz daha derin bakmaya çalıştığınızda şunu fark edersiniz: Bazı şeylerin yokluğu, mutlaka geri kalmışlık anlamına gelmez, aksine çok farklı çözüm yollarına sahip olduklarına işaret eder.
Örneğin İnkalar dünyanın en geniş kara imparatorluklarından biriydi. Merkezi Cusco olan bu devlet 15. yüzyılda And Dağları boyunca yaklaşık 4.000 kilometrelik bir coğrafyayı yönetiyordu. Ancak bildiğimiz anlamda yazı sistemi yoktu. Bunun yerine “Quipu” adı verilen düğümlü ip sistemleri kullanılıyordu. Vergi kayıtları, nüfus sayımı ve lojistik bilgiler bu düğümlerin kombinasyonlarıyla tutuluyordu. Yazı olmadan da karmaşık bir bürokrasi kurulabilmişlerdi. Yani toplumlar benzer problemleri farklı araçlarla çözebiliyorlar.
Benzer bir şaşkınlık mimaride de yaşanır. Machu Picchu’daki taş duvarlar o kadar hassas kesilmiştir ki aralarına bıçak giremez. Buna rağmen İnka dünyasında demir aletler yoktu; taş ve bronz araçlar kullanılıyordu. Teknolojik gelişme tek bir evrensel rota izlememiş çevre koşulları her toplum için farklı yollar açmış diye düşünüyorum.
Amerika kıtasının Kolomb öncesi uygarlıklarında bir başka ilginç yokluk vardır: çömlekçi çarkı. Maya Medeniyeti son derece gelişmiş seramikler üretmişti. Ancak bunlar elle şekillendirilmişti. Aynı toplumlar astronomide son derece ileri hesaplamalar yapabiliyordu; hatta karmaşık takvim sistemleri geliştirmişlerdi. Burada tarihsel gelişim çizgisi bizim coğrafyamızdaki teknolojik paketle bire bir örtüşmez. Bir şey çok gelişmişken başka bir şey hiç ortaya çıkmamış olabilir.
Pasifik adalarına gidildiğinde farklı bir şaşkınlık yaşanır. Polinezya toplumlarında yazı sistemi yoktu. Demir metalürjisi de yoktu. Ama buna karşılık insanlık tarihinin en olağanüstü denizcilik başarılarından biri vardı. Polinezyalı denizciler yıldızları, dalga yönlerini, rüzgâr düzenlerini ve kuşların uçuşunu okuyarak binlerce kilometrelik okyanusu geçtiler. Bu navigasyon bilgisi sözlü gelenek ve ustadan çırağa aktarılan pratik eğitimle korunuyordu. Bunun sonucunda Hawaii’den Yeni Zelanda’ya kadar devasa bir okyanus coğrafyası yerleşim alanına dönüştü. Yazı yoktu ama okyanus haritaları insanların zihnindeydi.
Bu yüzden farklı kıtalarda seyahat ederken mesela Güney Amerika’da ya da Okyanusya’da en yararlı zihinsel egzersiz şu olabilir: Eksik olanlara değil, yerine konulan çözümlere bakmak. Çünkü insan toplumları aynı hedeflere -organizasyon, üretim, bilgi aktarımı- farklı yollarla ulaşır.
And Dağları’nda taş teraslara bakarken veya Pasifik’te eski bir kanoyu incelerken insanın fark ettiği şey şudur: Tarih tek bir yol değildir. Daha çok bir nehir deltası gibidir; aynı kaynaktan çıkan akıntılar farklı yönlere dağılır. Bir gezgin için bu farkındalık yolculuğun en sessiz ama en derin kazanımlarından bir olmalıdır. Dünya tarihinin aslında tek bir medeniyet hikâyesi değil, birbirinden farklı deneylerin toplamı olduğunu hatırlatır.
Farklı coğrafyalarda dolaşmak, insanın kendi tarih anlatısına olan inancını nazikçe sarsar ve yerine çok daha geniş, çok daha mütevazı bir bakış açısı bırakır. Mezopotamya’dan Avrupa’ya uzanan o tanıdık ilerleme çizgisinin aslında insanlığın tek yolu olmadığını görmek, özgürleştiricidir. İnkaların Quipu’sunu, Polinezya denizciliğini ve Maya seramiğini, alfabeye, metal işlemeciliğine ya da çömlekçi çarkının yokluğuna takılmadan yaratıcı alternatifler olarak okuyabilmek, medeniyet kavramını zihinde yeniden tanımlar. Çözümleri ve eksiklikleri kıyaslamak yerine, insan zekâsının sınırsız çeşitliliğine hayranlıkla bakmayı öğretir.
Sonuçta yolculuk, sadece mekân değiştirmek değil aksine zihni “paralel evrenlere” açmak demektir. Her yeni coğrafya, “başka türlü de olurmuş” dedirtir ve bizi daha alçakgönüllü, daha meraklı bir gezgine dönüştürür.
Tekrar etmek gerekirse, tarih tek bir nehir değil, sayısız delta ve yan koldur; biz de bu dallardan yalnızca birinde yürüdüğümüzü hatırladıkça, insanlığın ortak hikâyesine daha meraklı ve saygılı yaklaşırız.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
