Zincirlikuyu Camisi’nde Çarşamba günü “eski Türkiye”nin ünlü gazetecilerinden Ahmet Sever’in cenaze töreni vardı.
65 yaşında hayatını kaybeden Ahmet, Türkiye-Avrupa Birliği (AB*) ilişkilerinin gündemde en ön sıralarda yer kapladığı 1980 ve 1990’lı yıllarda Milliyet gazetesinin Brüksel muhabirliğini yapıyordu. Konya’da doğmuş, eğitimini Brüksel Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde tamamlamıştı. Milliyet’in İstanbul’daki merkezinde, Dış Haberler’de çalıştığım için sık sık telefonda konuşuyorduk. Sonra yüz yüze de tanıştık ve arkadaş olduk. Ben Moskova’ya gittikten sonra da arkadaşlığımız devam etti.
AB çok önemli ve popüler bir konu olduğu için Brüksel’deki Türk gazeteciler arasında kıyasıya bir rekabet vardı. Günümüz medyası için herhangi bir anlam ifade etmeyen “haber atlatma” kavramı, bütün gazeteciler için itici güçtü. Rakip meslektaşlarına haber atlattıkları zaman dünyalar onların olurdu, haber atladıkları zamansa dünyaları kararır, uykuları kaçardı.
Brüksel’deki gazeteciler hem rutin olayları izler hem de özel haber yapmak için girilmedik delik bırakmazdı. Çok yakın arkadaş olmalarına rağmen Ahmet ve onun sayesinde tanıdığım Hürriyet muhabiri Zeynel Lüle arasında da müthiş bir rekabet vardı. Bunu gördüğümde hem şaşırmış hem de ikisinin de meslek ahlakına saygı duymuştum. İkisi de Brüksel muhabirliği görevini hakkıyla yaptı.
Ahmet’le ben Milliyet’in yanı sıra 32. Gün’e de çalışıyorduk. Rahmetli Mehmet Ali Birand programda Brüksel’e ve Moskova’ya sık sık bağlanıyordu. Bir süre sonra bir şey dikkatimi çekmeye başladı: Birand canlı yayınlarda beni de zorluyordu ama Ahmet’e gerçekten zor sorular yöneltiyor, hatta resmen “sıkıştırıyordu.”
Bir akşam Brüksel’de Türkiye ile ilgili çok önemli bir toplantı vardı. Toplantı biter bitmez Mehmet Ali ağabey Ahmet’e bağlandı ve yine sorularını yağdırmaya başladı. Ahmet’in nefes almasına fırsat vermeden soru üstüne soru soruyordu. Oysa toplantıdan yeni çıkmıştı, doğal olarak henüz her şeye hakim değildi, tek bir kişiden görüş alamadan yayına koşmuştu. Kendimi canlı yayında Ahmet’in yerine koyunca ben bile gerilmiştim. Sonunda Ahmet o kadar bunaldı ki bitmek bilmeyen soruların birinde ağzından, “Ona konuya bakamadım Mehmet Ali ağabey” cümlesi döküldü.
Sonradan Birand’a bu konuyu açtım ve neden ona hep zor sorular yönelttiğini sordum. Meğerse, kendisi de uzun süre Brüksel’de muhabirlik yapan ve orayla ilgili haberleri çok önemseyen Birand Ahmet’i gazeteciliğinin mükemmel olması için bilerek zorluyormuş… Şimdi ise malum, “çanak soru” dönemi.
Kısa aralıklarla ikimizin de ikiz erkek çocukları dünyaya geldi. Bu tesadüfe çok şaşırmıştık. Barış ve Can’la maalesef babalarının cenaze töreninde tanışabildim.
O benden çok önce, 1990’ların sonunda Türkiye’ye döndü, Milliyet’te haber müdürlüğü yaptı ve dört başı mamur bir AB uzmanı olarak CNN Türk’le TRT için programlar hazırladı.
Sonra 2003 başında o zaman başbakan olan Abdullah Gül’ün basın ve iletişim başdanışmanlığını üstlendi. Şaşırmıştım ama çok kişisel bir karar olduğu için saygı duydum, dostluğumuz hiçbir şekilde zedelenmedi. Zaten Ahmet hep benim bildiğim Ahmet kaldı; dürüst, güvenilir, şakacı ve güler yüzlü.
Cenaze töreninde kimler yoktu ki…
Eski Cumhurbaşkanı Gül’den Altan Öymen ve Hasan Cemal’e, Umur Talu’dan Yalçın Doğan’a, (E) Büyükelçi Volkan Vural’dan yakın dostları Tahir Özyurtseven, Musa Çözen ve Zeynel Lüle’ye, TGC Başkanı Vahap Munyar’dan Yalçın Bayer’e, Fikret Bila’dan Mete Çubukçu’ya, Doğan Akın’dan Hadi Uluengin’e, Ayça Atikoğlu’ndan Cansu Çamlıbel’e yüzlerce arkadaşı, meslektaşı cami avlusunda toplanmıştı.
Onu tanıyan, tanımayan çok sayıda kişi -sanırım 100 civarında- çelenk göndermişti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun çelengi en önde duruyordu, yanında bazılarını tanıdığım, bazılarını tanımadığım kişilerin çelenkleri vardı. Ali Karacan’la Çiğdem Simavi’nin çelenkleri dikkatimi çekti. Bazıları ise isimlerini vermeden eğitimle ilgili kurumlara bağış yapmıştı, çok sayıda isimsiz çelenk de gördüm.
Üzerinde “bina komşuları” yazan bir çelenk bile vardı; vefakâr komşularmış…

Bilin bakalım kimin çelengi yoktu?
15 yıl çalıştığı, uğruna gecesini gündüzüne kattığı Milliyet gazetesinin…
Zaten Milliyet Ahmet’in vefat haberini verirken, “Gazetecilik mesleğine muhabir olarak başlayan Sever, birçok medya kuruluşunda yurt dışı temsilciliği ve yöneticilik yaptı” demiş, “Milliyet muhabirliği yaptı” cümlesini ondan esirgemiş, komşularının gösterdiği vefayı gösterememişti.
Hiç umudum yoktu ama yine de cami avlusuna girince ilk işim tek tek bütün çelenklere bakmak oldu. Hatta aman bir hata yapmayayım, gözümden kaçmasın diye iki kere baktım.
Hayır, Milliyet çelengi yoktu.
Ya unutulmuştu ya da Abdullah Gül’ün danışmanlığını yaptığı için özellikle gönderilmemişti.
Umur (Talu) ağabeye bu konuyu açınca, “Boş ver, zaten eski Milliyet de yok artık…” dedi.
Ben de,”Ne kadar şanslıyız ki o Milliyet’e çalıştık” dedim.
Ahmet de, bizler de gerçekten şanslıydık, Milliyet’in Milliyet olduğu dönemde gazetecilik yapabilmiştik.
Milliyet özellikle göndermemiş ya da unutmuş olabilir, bilmiyorum ama biliyorum ki dostları Ahmet’i unutmayacak…
***
(*) Önce Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Sonra Avrupa Topluluğu (AT), 2009’dan itibaren Avrupa Birliği (AB)
Cenaze töreniyle ilgili T24’te çıkan haber
Umur Talu’nun Ahmet Sever’le ilgili yazısı
İlgili yazı: