İnsanoğlu, dünyayı keşfetmek için gösterdiği o muazzam çabayı, ne gariptir ki kendi iç haritasını çizerken göstermez.
Yıldızların mesafesini ölçeriz, okyanusların derinlerine ineriz, zihnin laboratuvarlarında binbir türlü gizemi çözeriz de sıra kendimize geldiğinde birden duraksarız.
Dış dünyayı incelemek büyüleyicidir; fakat dönüp içine bakmak, karanlık ve dolambaçlı geçitlerde yürümeyi göze almak demektir. Kendini bilmek, insanın çıkabileceği en sessiz ama en cesur yolculuktur.
Geçmişten günümüze, o ünlü “Kendini bil” (gnothi seauton) kelamının mabet kapılarında ve bilgelerin dilinde yer bulması boşuna değildir.
Kendini bilmek; süslü bir felsefi kavram ya da kitap kapaklarını süsleyen bir tavsiye değildir. Hayatın tam ortasında, ayağımızı bastığımız zemini hissetme meselesidir. İnsanın gücünün farkında olması kadar, sınırlarını, güçsüz yanlarını ve eksiklerini de dürüstçe kabul edebilmesidir. Öz kumaşının ne olduğunu, nerede esneyip nerede kopabileceğini bilmesidir.
Günümüz dünyası bizi sürekli “daha fazlası” olmaya yönlendiriyor. Herkes her konuda fikir sahibi olmak, her alanda uzmanlaşmak, her sahnede en önde durmak zorundaymış gibi bir yanılsama yaratılıyor.
Oysa kendini tanıyan insan, bilmediği bir şey karşısında ezilip büzülmeden, büyük bir özgürlükle “bilmiyorum” diyebilen insandır.
“Had bilmek” dediğimiz o zarif çizgi tam da burada başlar. İnsan, bilgisinin sınırlarını görüp kabullendiğinde başkalarının bilgi ve yeteneklerine de değer vermeyi öğrenir. Cehaletin en tehlikelisi, “neyi bilmediğini bilmemektir” derler ya, kendini bilmemek tam olarak budur.
Ayna karşısına geçtiğimizde kusurlarımızı görünmez kılmaya çalışmak, insana geçici bir rahatlık verebilir. Ama o ayna gerçektir ve ister istemez göstermeye devam eder, biz kaçsak da gölgemiz büyür. Benliğini keşfetme yolunda ilerleyen insan övgüyle havalara uçmaz, yergi ya da eleştiri karşısında da yıkılmaz.
Başkalarının onun için biçtiği giysinin üzerine oturup oturmadığını o zaten kendi terziliğinden bilir. İç dengelerini belli ölçüde oturtabilmiş bir zihin, dışarıdan gelen rüzgârlarla savrulmaz. Sınırlarını bilen insan, gücünü nereden alacağını, nerede ve ne zaman durması gerektiğini bilir.
Eksiklerimizi kabul edebilmek bir zayıflık değil, olgunlaşmanın ilk koşullarından biridir. Ham meyve kendini tamam sanır, olgunlaşan meyve ise ağırlaşır ve başını öne eğer. Hayatta ilerlemek, sürekli bir şeyler biriktirmek ya da çevremize güç gösterisinde bulunmak değildir.
Bazen ilerlemek, üzerimizdeki gereksiz yükleri, eğreti duran rolleri ve içtenlikten uzak iddiaları sırtımızdan atabilmektir. İçimizdeki o yalın, maskesiz ve mütevazı benliğimizle uzlaşabilmektir.
Nihayetinde hayat, ne kadar çok şey başardığımızdan ziyade, özümüzle ne kadar barışık ve dürüst bir ilişki kurduğumuzla ölçülür diyebiliriz. Sınırlarını çizebilen, eksikleriyle uzlaşabilen ve kendini olduğu gibi kabullenen insan, çevresindekiler için de güven ve huzur kaynağı olur.
Bırakalım artık başkalarının yaşamlarını yargılamayı ya da her konuda haklı çıkma çabası içinde olmayı. Kişinin yaşam öyküsünün hem yazarı hem de en sıkı okuyucusu olması, bilgeliğin beslendiği en değerli kaynaklardan biridir.
Kendini bilen insan, dünyanın en büyük özgürlüklerinden birini elinde tutar çünkü o yeterliliğini artık kimseye kanıtlamak zorunda değildir.
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
