Azerbaycan edebiyatı, tarih boyunca kadın yazarların zarif dokunuşlarıyla şekillenmiş zengin bir edebî geleneğe sahiptir.
Bu geleneği yoğuran kadın yazarlar, özellikle XX. yüzyıldaki toplumsal ve kültürel dönüşümlerle daha görünür olmuşlardır. Kadın yazarlar toplumdaki farklı sınıflara ayna tutarken bireyin iç dünyasını da kendilerine özgü lirik bir üslupla ele almışlardır.
Bu geleneğin ilk temsilcisi olan Ayna Sultanova ve onu takip eden yazarlar, kadının toplumdaki yerini, kimlik bunalımlarını ve özgürlük mücadelesini evrensel bir dille terennüm etmişlerdir. Bu edebî gelenekten süzülüp gelen Pervin Nuraliyeva, kendisinden önceki kadın yazarların bıraktığı mirası yeni bir bakış açısıyla harmanlamış ve yeni bir söylem inşa etmeyi başarmıştır.
Nuraliyeva’nın eserlerinde hem Azerbaycan’ın kadim kültürüne ait izler hem de modern bireyin tekinsiz, karmaşık ruh hâlleri bir arada görülür. Bizim gibi gelenekle modernizmin kesiştiği hatta çatıştığı coğrafyalarda Nuraliyeva yeni bir ses olarak dikkat çekiyor.
Nuraliyeva’nın “Havalimanı” ve “Balerin” adlı eserleri daha önce Türkçeye çevrilmişti. Geçen günlerde yayımlanan “Ağlama Kar Yağacak” adlı öykü kitabı da çağdaş Azerbaycan hikâyeciliğini temsil etmesi adına son derece önemli bir eser.
Mutluluğu arayan bir kadını merkeze alan ilk hikâye toplumsal eleştirilerle örülüdür. Doktor muayenesi sırasında verilen monologlar, ana karakterin yalnızlığını ve topluma yabancılaşmasını okura sezdirir. Doktor tarafından karakterin güzelliğine sık sık vurgu yapılması, genç kızların güzellik kaygılarıyla kuşatıldığının bir göstergesi gibidir âdeta. Çağımızın kızlarının, “güzel” olmaktan başka hiçbir kaygılarının olmadığını, o da çok iyi biliyordu. Bu yüzden de bu kısa görüşmemiz boyunca, tam seksen sekiz kez, “güzel” olduğumu vurguladı. (Nuraliyeva, 2024: 10)

Ayrıca, Nuraliyeva’nın iş dünyasına yönelttiği eleştirileri ve statüye dair gözlemleri, makam ve mevki uğruna insan kişiliğinin nasıl değişime uğradığını göz önüne serer. “Samir İçin” hikâyesinde ise gençliğin, eğitimle elde edemediği prestiji farklı coğrafyalarda aramaya çalışması anlatılır.
Üniversitelerin önemsizleştiği, diplomaların değersizleştiği bir dönemi resmeden bu hikâye, yalnızca Azerbaycan’ın değil günümüz Türkiye’sinin de bir panoramasını sunar. Samir’in hissettiği değersizlik, hayata dair hissettiği geç kalmışlık duygusu ve kurtuluşunun yurt dışında olduğu inancı gençliğin bir aynası gibidir.
Nuraliyeva, “Şark Şirniyatı” hikâyesinde ise insanoğlunun personalarını işler. Bir maske hüviyetine dönüşen bu personalar; mekâna, duruma yahut şahsa göre insanların davranışlarında anlık değişimlere neden olur. Hikâyede yalnızca maskelerin arkasında ömrünü tüketen insanların eleştirisi yoktur. Hayalperest insanların karşısında hayatın ne kadar acımasız ve katı olabileceğinin de vurgusu yapılır.
Nuraliyeva bize, hayatın tekdüze olmadığını hikâyesini şaşırtıcı bir sonla bitirerek hatırlatır. O. Henry tarzında beklenmedik bir finale sahip olan bu hikâye, insan heveslerinin ne kadar kısa sürede değişebileceğini de ironik bir biçimde gösterir.
“Gucci Fatoş” ise ironik anlatımıyla dikkat okurun dikkatini çeken hikâyelerden biridir. Fatoş için moda, yalnızca estetik bir görünüm değil aynı zamanda insanoğlunun kimliğini ve sosyal statüsünü de belirleyen bir unsurdur. Fatoş’un modaya olan takıntısı; içindeki boşluğu doldurma, eksik yanlarını mükemmel görünüşle telafi etme çabasına işaret eder. Güneşin sarı rengine duyduğu nefret, düzensizliklere olan tepkisi ve evlilikle ilgili beklentilerinde yaşadığı hayal kırıklıkları, Fatoş’un iç dünyasındaki çatışmaya atıf yapar. Nihayetinde Nuraliyeva, Fatoş’u bir vitrin mankenine dönüştürerek mükemmellik arayışının beyhudeliğine dikkat çeker.
(Enver Aykol, tdk.gov.tr)
Yazının devamını okumak için tıklayın
Fotoğraf: modern.az
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları: