Son yıllarda etrafımdaki birçok aile benzer kararlar almaya başladı. Örneğin yeğenim, eşi ve iki çocuğuyla İstanbul’dan İzmir Güzelbahçe’ye taşındı. Yine yakın bir arkadaşım, Yunanistan’daki oturumunu kullanarak ailesiyle Atina’ya yerleşti.
İkisi de aslında aynı gerekçeyle yola çıktılar: Çocuklar ortaokula başlayacaktı ve devlet okullarındaki eğitim onlara göre yeterli değildi. İstanbul’da özel okulların maliyeti ise akıl almaz seviyelere gelmişti.
Her iki aile de “Burada bir yıllık okul parasına orada tüm aile rahat geçiniriz” diyerek büyük bir dönüşüm kararı aldı.
Kişisel gibi görünen bu kararlar aslında daha büyük bir gerçeğin yansıması. Türkiye’de eğitim bir yatırım değil, lüks tüketim gibi algılanmaya başladı. İyi özel okulların fiyatı 1 milyon TL’den başlıyor, 1,5–2 milyon TL’ye kadar çıkıyor. İki çocuklu bir aile için yıllık yük 3-4 milyon TL’ye ulaşıyor; üstelik bu sadece temel eğitim bedeli. Servis, yemek, kıyafet, kurs, yaz okulu derken maliyet katlanıyor.
Özel okul fiyatlarının böylesine yükselmesinin derin bir nedeni devlet okullarının sessizce fakat sürekli biçimde güç kaybetmesi. Fiziksel imkânların, öğretmen motivasyonunun ve okul kültürünün eş zamanlı olarak zayıflaması aileleri mecburen özel okullara yönlendiriyor.
Güçlü bir kamusal eğitim sistemi özel okulları zorunluluk olmaktan çıkarırdı; oysa bugün birçok mahallede iki devlet okulunun bile imkânları arasında büyük uçurumlar var.
Lavaboları kırık dökük, laboratuvarı olmayan, spor salonu kullanılmayan, temel ihtiyaçların bile zor karşılandığı okullar yüzünden eğitim kalitesi doğrudan çocuğun yaşadığı semte bağlı hale geldi.
Bu nedenle ailelerin kararlarını çoğu zaman eğitimin niteliği değil, okulun oluşturduğu prestij belirliyor. Çünkü “okul adı” iş dünyasında ya da üniversite başvurularında hâlâ güçlü bir sosyal referans.
Öte yandan, bazı okulların sunduğu “network” etkisi gerçekten büyük. Çocuklar daha lisedeyken iş çevreleri ve yurt dışı bağlantılarıyla tanışıyorlar.
Böyle olunca eğitimin içeriği değil, çevresi ve statüsü önem kazanıyor. Okullar da bir anlamda “markalı kulüpler”e dönüşüyor, modern binalar, parlayan spor salonları, Boğaz manzaralı mezuniyetler…
Bu markalaşma, dünyanın seçkin kolejleriyle kıyaslandığında daha da belirgin hale geliyor. Özel okullarımız Eton, Harrow ya da St. Paul’s gibi dünyanın en prestijli kolejleriyle fiyat olarak yarışıyor durumda ama içerik ve felsefe olarak bu kolejlerin oldukça gerisindeyiz.
Bu okullar öğrenciyi sınava değil, yaşama hazırlıyor; tartışma kültürünü, öz güveni, liderliği öğretiyor, sadece bilgi değil, karakter, öz güven ve liderlik eğitimi de veriyor.
Ders dışında öğrenciler tartışma kulüplerinde politika, etik, medya, hatta yapay zekâ üzerine münazaralar yapıyorlar.
Türkiye’de ise özel okulların büyük kısmı hâlâ sınav odaklı sistemden kurtulmuş değil. Milyonluk okullarda bile başarı “YKS neti”ne indirgeniyor, bu da öğrenmeyi keyifli ve özgür kılmak yerine, stresli ve mekanik bir hale getiriyor.
Sorun sadece okul ile bitmiyor tabii; evdeki kültürel ortamda da önemli bir etken. Aile okumuyorsa, tartışmıyorsa, merak etmiyorsa çocuğun ufku sınırlı kalıyor.
Ne yazık ki, birçok aile için eğitim artık Türkiye’de bir gelecek kurmanın yolu değil, yurt dışına açılan bir kapı olarak görülüyor. Gençler daha lise yıllarında “kalmak mı, gitmek mi?” sorusuna sıkışıyor.
Öğretmen kalitesi ise bu zincirin en kırılgan halkası. Yurt dışındaki saygın kolejlerde öğretmenlerin çoğu yüksek lisanslı, doktora yapmış, sürekli gelişim programlarına katılıyor. Türkiye’de ise enflasyon karşısında eriyen maaşlar nedeniyle nitelikli öğretmenler sektörden uzaklaşıyor. Okul modern ama sınıfta o kalibrede bir öğretmen bulmak zor.
İşin en üzücü tarafı da, devlet okullarının kendi içinde bile ciddi bir algı uçurumu oluşmuş durumda. Özellikle imam hatiplerin, geniş bir kesim tarafından “ikinci lig” gibi görülmesi, devlet okulu kavramının bütünlüğünü zedeliyor.
Bu okulların akademik performans ve sosyal donanım anlamında Türkiye genelindeki ortalama ile arasındaki negatif fark büyüdükçe, eğitimdeki ayrışma daha da keskinleşiyor.
Sistem içindeki farklı okul türlerinin artık pedagojik değil, daha çok ideolojik bir ayrım üzerinden konuşulması da eğitime güveni iyice zayıflatıyor.
Eğitim bir zincirdir ve bu zincir öğretmen, okul, aile ve toplumdan oluşuyor. Zincirin bir halkası zayıfladığında bütün sistem tökezliyor.
Sık değişen sınavlar, ekonomik belirsizlik, liyakat tartışmaları ve kutuplaşma bu zinciri her gün daha da geriyor.
Tüm bu tablo daha derin bir gerçeği gözümüzün önüne seriyor: Eğitimdeki eşitsizlik artık sadece bir sosyal problem değil, ülkenin geleceğini belirleyecek ana kırılma hattı oldu.
Bugün bir çocuğun iyi bir okula erişimi, yeteneğinden çok ailesinin gelirine bağlı. Bu da uzun vadede toplumsal katmanlar arasındaki farkı büyütüyor.
Orta sınıf kamusal eğitimden uzaklaştıkça devlet okulları daha da yıpranıyor; özel okullar ise kendi ayrı dünyasını kuruyor. Bu iki paralel evrende, çocukların kaderini belirleyen şey artık çaba değil, ekonomik miraslar.
Bu nedenle tartışmayı “devlet mi özel mi?” ekseninden çıkarmanın zamanı gelmiştir. Mesele okul türü değil; eşit başlangıç sunamayan bir sistemin toplumun geleceğini daraltması.
Öğretmeni güçlendiren, okullar arasındaki kalite uçurumunu kapatan, her çocuğa aynı yaşam şansını veren yeni bir kamusal eğitim vizyonu kurulmadıkça ne marka okullar çözüm olur ne de beyin göçü yavaşlar.
Unutulmasın ki, eğitim zinciri ancak en zayıf halkası güçlendiğinde toplum yeniden ayağa kalkabilir.
Not: Görsel yapay zekâyla hazırlanmıştır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
