“Soğuk Savaş”ın bitişiyle birlikte Batı dünyası yalnızca jeopolitik bir zafer ilan etmedi; aynı zamanda kendi siyasal ve ahlaki modelini tarihin nihai durağı olarak sunmaya başladı.
Liberal demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve insan hakları söylemi, yalnızca Batı toplumları için değil, bütün dünya için “doğal”, “kaçınılmaz” ve “üstün” bir düzen olarak kodlandı. Uzun yıllar boyunca bu anlatı ciddi bir dirençle karşılaşmadı; çünkü hem ekonomik refah hem de göreli istikrar, anlatının arkasında güçlü bir maddi zemin oluşturuyordu.
Bugün gelinen noktada ise bu anlatının taşıyıcı kolonları birer birer yorulmuş görünüyor. Batı hâlâ güçlü, hâlâ etkili ve hâlâ belirleyici; fakat ikna edici değil. Asıl kırılma tam da burada yaşanıyor. Gücün varlığı sürerken meşruiyetin aşınması, liberal düzenin en zayıf halkasını oluşturuyor.
Bu yorgunluğun ilk kaynağı içsel. Batı toplumlarının kendi içinde derinleşen eşitsizlikler, sosyal devletin gerilemesi, güvencesiz çalışma biçimlerinin normalleşmesi ve orta sınıfın erimesi, liberal düzenin “herkes için ilerleme” vaadini boşa düşürüyor. Demokrasi sandıkta varlığını sürdürüyor olabilir; fakat gündelik hayatta siyasal temsil duygusu ciddi biçimde aşınmış durumda. Seçmenler oy kullanıyor, fakat karar süreçlerine temas edemediklerini hissediyor. Bu kopuş, liberal düzenin teorik üstünlüğünden çok pratik sonuçlarına yönelik bir hayal kırıklığı yaratıyor.
İkinci ve daha derin sorun, Batı’nın kendi değerlerini uygulama biçimindeki tutarsızlık. İnsan hakları, hukukun üstünlüğü ve sivil özgürlükler, uzun süre evrensel normlar olarak sunuldu. Fakat bu normların kriz anlarında askıya alınabilmesi, seçici biçimde uygulanması ya da jeopolitik çıkarlara göre esnetilmesi, söylemin inandırıcılığını zedeliyor. Gazze, Ukrayna, Afrika’daki çatışmalar ve mülteci politikaları üzerinden yapılan karşılaştırmalar, Batı’nın normatif üstünlüğünü savunmasını giderek zorlaştırıyor. Küresel Güney’de yaygınlaşan algı açık: Değerler evrensel değil, koşullu.
Bu noktada yorgunluk yalnızca Batı’nın kendi iç meselesi olmaktan çıkıyor; küresel bir anlam krizine dönüşüyor. Liberal düzen, artık dünyaya bir gelecek tasarımı sunmakta zorlanıyor. Alternatif modellerin güçlü olması gerekmiyor; mevcut düzenin ikna edememesi yeterli oluyor. Çin’in sunduğu model, Rusya’nın sertliği ya da farklı bölgesel otoriteryan örnekler, çoğu zaman cazip oldukları için değil; Batı anlatısının boşluklarını görünür kıldıkları için etkili hale geliyor.
Ciddi Avrupa basınında son dönemde sıkça rastlanan bir vurgu var: Sorun liberal değerlerin yanlış olması değil, bu değerlerin kendi taşıyıcıları tarafından bile yorulmuş olması. Demokrasi savunuluyor, fakat savunma dili mekanikleşmiş durumda. İnsan hakları vurgulanıyor, fakat acı hiyerarşisi açıkça hissediliyor. Hukuk devleti anlatısı sürdürülüyor, fakat olağanüstü hâller neredeyse kalıcılaşıyor. Bu tablo, liberal düzeni çökmüş değil ama yorgun bir yapı haline getiriyor.
Belki de en çarpıcı nokta, bu yorgunluğun büyük bir sessizlikle ilerlemesi. Sokaklarda büyük devrimler yok, küresel bir isyan dalgası görünmüyor. Bunun yerine, yavaş bir inanç kaybı yaşanıyor. İnsanlar liberal düzeni açıkça reddetmiyor; sadece ona inanmayı bırakıyor. Bu sessiz mesafe, gürültülü muhalefetten çok daha tehlikeli bir aşamaya işaret ediyor. Çünkü ikna gücünü kaybeden bir düzen, kendini yalnızca teknik araçlarla ve güvenlik refleksleriyle ayakta tutmaya başlıyor.
Batı’daki bu yorgunluğun belki de en kritik yansımalarından biri, Avrupa solunun yaşadığı yön kaybında görülüyor. Tarihsel olarak liberal düzenin iç eleştirisini üretme kapasitesine sahip olan sol, bugün paradoksal biçimde hem sistemin krizini teşhis etmekte hem de bu krize karşı ikna edici bir alternatif sunmakta zorlanıyor. Bunun nedeni yalnızca siyasal güç kaybı değil; daha derin bir entelektüel ve toplumsal kopuş.
Avrupa solu uzun süre refah devleti, sendikal yapı ve güçlü kamusal hizmetler üzerinden anlamlı bir toplumsal sözleşme üretebildi. Ancak küreselleşme, finansallaşma ve üretimin çevre ülkelere kaymasıyla birlikte bu maddi zemin büyük ölçüde aşındı. Sol partiler, temsil ettikleri sınıfsal tabanın daraldığını gördükçe söylemlerini geniş kimlik politikalarıyla telafi etmeye yöneldi. Bu yönelim, bazı alanlarda haklı ve gerekliydi; fakat ekonomik adaletsizlikle doğrudan temas etmeyen bir sol dil, geniş kitleler açısından soyut ve uzak algılanmaya başladı.
Bugün Avrupa solunun temel sorunu, kapitalizmin güncel biçimlerine yönelik güçlü bir teşhis sunmasına rağmen, bu teşhisten türeyen somut bir gelecek tasarımı ortaya koyamaması. Finansal piyasalara, çok uluslu şirketlere ve dijital tekellere yönelik eleştiriler yaygın; fakat bu eleştirilerin toplumsal karşılığı olan bir siyasal program üretilemiyor. Sol, düzenin krizini anlatabiliyor; fakat krizin ötesine dair bir yön duygusu veremiyor.
Bu boşluk, liberal düzenin yorgunluğunu daha da görünür kılıyor. Çünkü solun tarihsel işlevlerinden biri, liberal sistemin sınırlarını genişletmek ve onu toplumsal taleplerle yeniden biçimlendirmekti. Bugün bu işlev zayıfladıkça, liberal düzen eleştirisiz kalmıyor; fakat eleştiriler dağınık, tepkisel ve çoğu zaman savunmacı bir karakter taşıyor. Bu durum, sağ popülizmin ve otoriter eğilimlerin önünü açan en önemli etkenlerden biri haline geliyor.
Avrupa solunun bir diğer açmazı da küresel ölçekte yaşanan eşitsizliklerle kurduğu mesafenin artması. Küresel Güney’de yaşanan yoksulluk, göç, iklim krizinin etkileri ve savaşlar, sol söylemde yer buluyor; fakat bu meseleler çoğu zaman ahlaki bir duyarlılık düzeyinde kalıyor. Oysa bu krizler, doğrudan küresel ekonomik düzenin sonuçlarıyla bağlantılı. Solun bu bağlantıyı yeniden güçlü biçimde kuramaması, kendi eleştirel geleneğiyle arasındaki mesafeyi büyütüyor.
Bütün bu tablo, liberal düzenin neden artık kimseyi ikna edemediğini daha net gösteriyor. Düzen yorgun, çünkü onu dönüştürebilecek iç dinamikler de yorgun. Eleştiri var, fakat yön yok. Tepki var, fakat kurucu bir dil eksik. Bu eksiklik, yeni bir düzenin doğduğunu değil; eski düzenin uzun bir geçiş sürecine girdiğini düşündürüyor.
Belki de bugün yaşanan kriz, bir ideolojinin yenilgisi değil; bir anlatının tükenmesi. Liberal düzen hâlâ işliyor, Avrupa solu hâlâ konuşuyor; fakat her ikisi de geniş kitlelere “neden” sorusuna tatmin edici bir yanıt vermekte zorlanıyor. İnsanlar yalnızca daha adil bir sistem değil, aynı zamanda anlamlı bir gelecek hikâyesi arıyor. Bu hikâye üretilemediği sürece, yorgunluk derinleşiyor; boşluklar ise başkaları tarafından dolduruluyor.
Sonuçta Batı’nın ve Avrupa solunun karşı karşıya olduğu mesele ani bir çöküşten ziyade, uzun süredir derinleşen bir belirsizlik hâlidir. Bu belirsizlik yeni bir düzenin doğacağını garanti etmez; ancak mevcut liberal düzenin kendini tekrar etmekten başka bir gelecek anlatısı üretemediğini açık biçimde ortaya koyar. Tarihsel deneyim, büyük siyasal ve ekonomik sistemlerin çoğu zaman gürültülü biçimde yıkılmadığını, aksine inandırıcılıklarını yavaş yavaş yitirdikleri eşiklerde dönüştüklerini gösterir. Bugün yaşanan da tam olarak bu tür bir sessiz geçiş alanına işaret etmektedir.
Batı dünyasında liberal düzen hâlâ kurumsal olarak ayaktadır; seçimler yapılmakta, hukuki çerçeveler işlemekte ve siyasal söylem sürmektedir. Ancak bu devamlılık, düzenin geleceğe dair ikna gücünü koruduğu anlamına gelmemektedir. Savunuldukça mekanikleşen bir dil, evrensel olduğu iddia edilen değerlerin seçici biçimde uygulanması ve toplumsal eşitsizliklere karşı etkisiz kalan politika repertuarı, liberal anlatının aşınmasını hızlandırmaktadır. Avrupa solunun yaşadığı yön kaybı da bu yorgunluğun tamamlayıcı bir unsurudur: eleştiri vardır, fakat bu eleştiriden türeyen kurucu bir gelecek tasarımı henüz ortaya çıkmamaktadır. Bu nedenle bugün yaşanan kriz, bir ideolojinin yenilgisi değil; bir anlatının tükenmesi olarak okunmalıdır. Liberal düzen hâlâ konuşmaktadır, ancak artık eskisi kadar dinlenmemektedir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
