Kuralların keyfî biçimde esnetildiği bir ekonomide bedel çoğu zaman manşetlere çıkmaz.
Yapılmayan yatırımlarda, ertelenen üretim kararlarında, yurt dışına çıkan sermayede, geleceğini başka ülkelerde arayan nitelikli insanlarda ve birikimini korumak için altına yönelen tasarruf sahiplerinde yıllar içinde birikir. Bunların hepsi aynı sorunun farklı belirtileri olabilir. Ekonomi bütün bu gelişmelere rağmen büyümeye devam edebilir. Fabrikalar çalışır, şirketler kâr eder, bankalar kredi verir. Fakat büyümenin niteliği ve yarattığı refahın toplumda nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale gelir.
Kapitalizmin kendi kendine işleyen, doğru kararları ödüllendirip yanlışları cezalandıran kusursuz bir düzen olduğu düşüncesi iktisat tarihinde uzun zamandır tartışılıyor. Piyasanın kaynakları etkin biçimde dağıtabilmesi, belirli kurumsal koşulların varlığına bağlıdır. Mülkiyet haklarının korunması, sözleşmelerin uygulanması, rekabetin işlemesi, paranın değerine duyulan güven ve kamu otoritesinin öngörülebilir davranması bunların başında gelir. Bu koşullar zayıfladığında piyasa ortadan kalkmaz. İşlemeye devam eder, ancak üretim ve yatırım kararları giderek ekonomik verimlilikten uzaklaşabilir. Ortaya çıkan maliyetler de toplumun bütün kesimlerine eşit biçimde dağılmaz.
Mülkiyet ve sözleşme güvencesi bunun en açık örneklerinden biridir. Bir girişimci yatırım yaparken bugünkü maliyetleri kadar gelecekte karşılaşabileceği koşulları da hesaba katar. Yarın hangi düzenlemeyle karşılaşacağını, bir anlaşmazlık durumunda hakkını ne kadar sürede arayabileceğini ve kuralların herkes için aynı biçimde uygulanıp uygulanmayacağını bilmek ister. Bu güven zayıfladığında yatırımın beklenen getirisi tek başına yeterli olmaz. Girişimci belirsizliğin maliyetini de hesabına ekler. Bazı yatırımlar ertelenir, bazıları küçültülür, bazıları ise hiç yapılmaz.
Türkiye’nin uluslararası göstergelerdeki konumu bu açıdan üzerinde düşünülmeye değer. Dünya Adalet Projesi’nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada yer aldı. Hükümet yetkilerinin sınırlandırılması başlığında 136’ncı, temel haklar alanında ise 134’üncü sıradaydı. Bu tür endeksler bir ülkenin bütün kurumsal yapısını tek başına açıklamaz. Ancak ekonomik kararların alındığı ortamı değerlendirmek için önemli işaretler sunar. Çünkü hukuk güvenliği mahkemelerle sınırlı bir mesele değildir. Sermayenin hangi alanlara yöneleceğini, yatırımın vadesini ve ekonomik ilişkilerin nasıl kurulacağını da etkiler.
Rekabetin durumu da bundan bağımsız değil. Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” kavramıyla anlattığı kapitalist dinamizm, yeni girişimlerin eskilerin yerini alabilmesine dayanır. Daha verimli üretim yapan, yeni teknoloji geliştiren veya maliyetleri düşüren işletmelerin büyüyebilmesi gerekir. Ancak piyasalarda başarı giderek ayrıcalıklı ilişkilere, belirli kaynaklara erişime veya kamu kararlarına yakınlığa bağlı hale gelirse rekabetin niteliği değişir. Sermaye üretkenliği artırmak yerine mevcut avantajları korumaya yönelebilir. Bu durumda kâr elde edilmeye devam edilir, fakat elde edilen kârın yeni üretim kapasitesine ve toplumsal refaha katkısı sınırlı kalır.
Burada rant meselesi önem kazanıyor. Rantı arsa gelirinden ibaret görmemek gerekir. Rekabetin sınırlandığı, ayrıcalıklı erişimin kazanç sağladığı ve kaynakların üretkenlikten çok güç ilişkilerine göre dağıtıldığı alanlarda da rant ortaya çıkabilir. Böyle bir yapıda yatırımcı açısından en kârlı tercih her zaman yeni bir fabrika kurmak veya teknoloji geliştirmek olmayabilir. Bazen mevcut bir ayrıcalığı korumak çok daha yüksek ve güvenli getiri sağlar. Sermayenin kâr arayışı doğaldır. Belirleyici olan, kârın hangi faaliyetlerden elde edilebileceğini koşulların belirlemesidir.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye’nin 100 üzerinden 31 puanla 182 ülke arasında 124’üncü sırada bulunması da bu tartışmaya eklenebilir. Elbette algı endeksleri doğrudan gerçekleşmiş yolsuzluk miktarını ölçmez. Buna rağmen kamu yönetimine duyulan güven, ekonomik ilişkilerin şeffaflığı ve rekabet koşulları hakkında değerlendirme yaparken dikkate alınmaları gerekir. Bir ekonomide kuralların varlığı kadar, bu kuralların kimlere ve nasıl uygulandığı da önemlidir.
Para politikasında ise benzer bir sorun başka biçimde karşımıza çıkar. Faiz oranları, döviz kuru ve enflasyon beklentileri ekonomik kararları doğrudan etkiler. Ancak para politikasının başarısı teknik olarak doğru kararların alınmasına bağlı kalmaz. Bu kararların tutarlı, öngörülebilir ve güvenilir bir çerçevede uygulanması gerekir. Kydland ve Prescott’un zaman tutarsızlığı üzerine çalışmaları, karar alıcıların ilan ettikleri hedeflerle sonraki uygulamaları arasındaki ilişkinin beklentiler üzerindeki etkisini ortaya koymuştu. İnsanlar açıklanan hedeflerin sürdürüleceğine güvenmediğinde, en doğru politika bile beklenen sonucu vermekte zorlanabilir.
Enflasyonun maliyeti de toplumda eşit dağılmaz. Gelirini ve varlıklarını fiyat artışlarına karşı koruyabilen kesimlerle sabit ücretle çalışanların koşulları farklıdır. Büyük şirketler maliyet artışlarını fiyatlarına daha kolay yansıtabilirken küçük işletmeler aynı esnekliğe sahip olmayabilir. Finansal varlıklara erişimi olanlarla birikimini bankadaki sınırlı tasarrufları üzerinden korumaya çalışanlar da aynı durumda değildir. Para değerindeki istikrarsızlık uzadıkça ekonomik kararların vadesi kısalır. Üretim ve yatırım yerine varlıkların değerini koruma kaygısı öne çıkabilir.
Türkiye’de küçük bir imalatçıyı düşünelim. Makine parçası üretiyor ve üretim kapasitesini artırmak istiyor. Kullanacağı ham maddenin bir bölümünü dövizle alıyor, ürününü iç piyasada satıyor, finansman için bankaya başvuruyor. Bugünkü faiz oranını biliyor ama altı ay sonraki maliyetlerini kestirmekte zorlanıyor. Üstelik yatırımın geri dönüşü birkaç yıl sürecek. Böyle bir ortamda girişimcinin yatırımını ertelemesi her zaman isteksizlikten veya risk almaktan kaçınmasından kaynaklanmaz. Geleceğe ilişkin belirsizliğin yüksek olduğu koşullarda bu, ekonomik açıdan anlaşılabilir bir tercihtir. Tek tek işletmeler için makul olan bu kararlar yaygınlaştığında ise ülkenin üretim kapasitesi ve büyüme potansiyeli olumsuz etkilenebilir.
Türkiye’nin dış ticaret yapısı da üretim meselesinin önemini gösteriyor. 2025 yılında ihracat yaklaşık 273 milyar dolar, ithalat 365 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. Dış ticaret açığı 92 milyar dolara ulaştı. İthalatın yaklaşık yüzde 69’unu ara malları oluşturdu. Ara malı ithalatının yüksek olması tek başına bir başarısızlık göstergesi sayılmaz; uluslararası üretim zincirlerine katılan gelişmiş ekonomiler de önemli miktarda ara malı ithal eder. Ancak Türkiye açısından yüksek katma değerli üretim kapasitesinin geliştirilmesi, kritik girdilerde dışa bağımlılığın azaltılması ve teknolojik yetkinliğin artırılması uzun vadeli sanayi politikasının temel meseleleri arasında yer alıyor.
Sanayi politikasının başarısı teşvik vermekle ölçülemez. Hangi sektörlerin destekleneceği, verilen kaynakların hangi sonuçları ürettiği ve başarısız uygulamaların nasıl değiştirileceği de önemlidir. Dani Rodrik’in çalışmalarında vurguladığı gibi, devletin üretim yapısının dönüşümünde önemli bir rolü bulunabilir. Fakat bu rolün verimli sonuçlar doğurabilmesi için kamu kapasitesinin, kurumsal öğrenmenin ve hesap verebilirliğin birlikte işlemesi gerekir. Aksi halde üretimi geliştirmek amacıyla oluşturulan destekler, zamanla belirli kesimlere sürekli gelir sağlayan mekanizmalara dönüşebilir.
Bütün bu tartışmanın belki de en fazla ihmal edilen tarafı gelir bölüşümüdür. Bir ekonomi büyüyebilir, ihracatını artırabilir ve yeni yatırımlar çekebilir. Ancak ortaya çıkan gelirin kimler arasında nasıl paylaşıldığına bakmadan ekonomik başarının toplumsal karşılığını değerlendirmek güçtür. Ücretlerin milli gelir içindeki payı, servet dağılımı, vergi sisteminin yapısı ve kamu hizmetlerine erişim bu nedenle önem taşır. Büyümenin toplumun geniş kesimlerinin yaşam koşullarına yansımadığı bir ekonomide, makroekonomik göstergelerdeki iyileşme ile insanların gündelik deneyimleri birbirinden uzaklaşabilir.
OECD’nin 2025 yılına ilişkin verileri, Türkiye’de ortalama ücret kazanan bekâr ve çocuksuz bir çalışanın vergi ve sosyal güvenlik primlerinden oluşan vergi takozunun yüzde 40,3 olduğunu gösteriyor. OECD ortalaması ise yüzde 35,1. Bu gösterge iş gücü üzerindeki toplam vergi ve prim yükünü ifade ediyor; çalışanın doğrudan ödediği vergi oranıyla karıştırılmamalı. Ancak ücretli istihdamın maliyeti ve emek gelirinin vergilendirilmesi açısından önemli bir karşılaştırma sunuyor. Gelir ve servet üzerindeki toplam vergi yükünün nasıl dağıldığı ise daha kapsamlı bir değerlendirme gerektiriyor.
Karl Polanyi, piyasa ekonomisinin toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini anlatırken önemli bir noktaya dikkat çekmişti. Ekonomik düzenin sürdürülebilirliği, toplumun bu düzenin sonuçlarını ne ölçüde kabul edebildiğiyle de ilişkilidir. Üretimden doğan kazançlarla ekonomik maliyetlerin paylaşımı arasında sürekli bir dengesizlik oluştuğunda, toplumsal güven aşınabilir. İnsanlar ne kadar kazandıklarına baktıkları kadar, üstlendikleri yükün adil olup olmadığını da değerlendirir. Ücretli bir çalışanın, vergi ve prim yükünün OECD ortalamasının üzerinde olduğunu bilmesi ile finansal gelirlerin nasıl vergilendirildiğini merak etmesi bu değerlendirmenin somut örneklerinden biridir. Vergi sistemine, kamu harcamalarına ve ekonomik kurallara duyulan güven bu algıdan etkilenir.
Türkiye’de altına yönelik güçlü tasarruf eğilimi de bu çerçevede düşünülmeye değer. Altın, tarihsel olarak enflasyona, kur hareketlerine ve çeşitli ekonomik belirsizliklere karşı bir değer saklama aracı olarak görülüyor. Elbette altın talebinin kültürel ve küresel piyasalardan kaynaklanan nedenleri de var. Ancak uzun vadeli finansal araçlara duyulan güvenin sınırlı olduğu ortamlarda fiziki varlıklara yönelme eğiliminin güçlenmesi şaşırtıcı değildir. Tasarruf sahibi açısından anlaşılabilir olan bu tercih, ülke ekonomisi açısından finansal kaynakların üretken yatırımlara yönlendirilmesi sorununu gündeme getirir.
Türkiye’nin güçlü bir girişimcilik birikimi, uluslararası pazarlarda rekabet edebilen sanayi kuruluşları ve önemli bir nitelikli iş gücü potansiyeli bulunuyor. Bu kapasiteyi küçümsemek doğru olmaz. Ancak potansiyelin varlığı, kendiliğinden yüksek verimlilik ve kalıcı refah yaratacağı anlamına gelmiyor. Kurumsal güven, tutarlı ekonomi politikaları, rekabet, teknolojik gelişme ve daha dengeli bir bölüşüm yapısı birbirini tamamladığında ekonomik kapasite daha verimli kullanılabilir. Bunlardan biri zayıfladığında diğer alanlarda elde edilen başarıların etkisi de sınırlanabilir.
Ekonomi politikalarının değerlendirilmesinde çoğu zaman büyüme oranlarına, faiz kararlarına, rezervlere veya bütçe dengelerine odaklanıyoruz. Bunların hepsi önemli göstergeler. Fakat rakamların arkasındaki kurumsal ilişkileri ve bölüşüm sonuçlarını ihmal ettiğimizde ekonominin nasıl işlediğini eksik anlamış oluruz. Çünkü ekonomik kurallar kaynakların nasıl kullanılacağını belirlediği gibi, ortaya çıkan kazançların ve maliyetlerin kimler arasında paylaşılacağını da etkiler.
Kuralsızlığın belki de en önemli özelliği, maliyetinin her zaman hemen ortaya çıkmamasıdır. Bir yatırımın yapılmamasını, bir üretim kararının ertelenmesini veya bir gencin geleceğini başka ülkede aramasını tek başına kurumsal koşullarla açıklayamayız. Ancak bu tercihler zaman içinde yaygınlaşıyorsa, onları bireysel kararlar olarak görmek de yeterli değildir. Ekonominin görünmeyen maliyetleri çoğu zaman böyle birikir.
Sonunda ekonomi işlemeye devam eder. Bazıları kazanmaya, bazıları yatırım yapmaya, bazıları da birikimlerini korumaya çalışır. Fakat kuralların öngörülebilir olmadığı ve ekonomik gücün eşitsiz dağıldığı bir düzende herkes aynı imkânlara sahip değildir. Belirsizlik karşısında güçlü olan kendisini koruyacak araçlar bulabilir. Daha zayıf olan ise çoğu zaman koşullara uyum sağlamak zorunda kalır. Kuralsızlığın faturası da büyük ölçüde bu uyumun maliyetini taşıyanlara kesilir.
Not: Görsel yapay zekâyla hazırlanmıştır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
