Yavaş Cumhurbaşkanlığı adaylığı kapısından girdi-Orhan Bursalı (Cumhuriyet)
“Mansur Yavaş CHP üyeliğinden istifa ederek çok önemli bir adım attı Cumhurbaşkanlığı adaylığı için.
Bu istifa dikkat edin, Özgür Özel’in Mansur başkan için net konuşmaya başladıktan sonra geldi: “Çok önemli bir seçenek ve asıl potansiyel aday”. Özel, “Toplumun yüzde 60’ı Mansur Yavaş’ı cumhurbaşkanı olarak görecektir, YENİ Parti’nin ve halkın gönlünde taht kurdu” biçiminde konuştu.
Özgür Bey ta 2025 sonunda BBC’ye verdiği demeçte, “Mansur Yavaş kolay lokma değildir. Bu milletin gönlünde çok önemli bir yeri vardır. Kimsenin yedeği de değildir, Ekrem İmamoğlu’nun da yedeği değildi” demişti.
Reel politika Ekrem Bey’in adaylığının imkânsızlığını göstereli epey oldu. Onu şüphesiz unutmak politik ihanet anlamına gelir, bunu hiçbir zaman yapmadı Özel. Fakat seçimler yaklaştıkça, seçimde iki santrafordan ikincisini tabii ki gündeme getirecek.
CHP’den, sen CHP’lilerce seçildin, başka bir parti başkanından sayın Erdoğan’ı ziyaret etmek için nasıl onay alırsın gibi, politikada çocukluk hastalığı bile sayılamayacak sesler yükselince de politik yolunu çizdi Mansur Bey. Bunu epeydir düşünüyordu denebilir.
Yok politikayı bırakır köşesine çekilir gibi, daha çok iktidarın gönlünden geçebilecek söylentiler de ortalığı yayılmıştı. YENİ Parti’den de kendisine şunu yap bunu yap, bize gel vb. gibi hiçbir zorlama yapılmamış, tam tersine özgür bırakılmıştı.
Kendisini YENİ Parti’nin adayı göstereceğini biliyordu ama Cumhurbaşkanlığına doğru daha kesin adımlarla yürümek için tarafsız kalıp en geniş desteği sağlaması gerektiğini de biliyordu. Bu bir politik kurmaylık hesabıdır.
Uygun bir zaman. Cumhurbaşkanı ve bakanları bile erken seçimi konuşmaya başlamışlardı. 27’nin kasımında mı, 28 ilkbaharında mı, yasal seçim tarihinden 10 gün önce mi, kulis haberleri olmaktan çıkmış seçim tarihi saptama resmiyetine dönüşmüştü.
Ve Mansur Bey, politika olarak tarafsızlığını ilan etti.
CHP’den istifa, aslında cumhurbaşkanı aday isteğinin ilanıdır.
Resmi değil, gayri resmi ve partiler için yeni bir kümelenme başlamıştır.
Seçimlere partisiz gidecek.”
Bu kadar ‘kirli’yi kim buldu?-Can Ataklı (Nefes)
Sonunda AKP bugüne kadar hiç kazanamadığı İstanbul Adalar Belediyesi’ni de ele geçirdi.
Yöntem yine aynı tabii.
Önce belediye başkanı yolsuzluk iddiası ile tutuklandı.
Sonra yerine seçilen başkanvekili ‘sağlık sorunları’ nedeniyle istifa ettirildi.
Yeniden bir CHP’li seçilmesin diye üç belediye meclis üyesi daha tutuklandı.
Yetmedi üç kişi de ‘etki altına’ alındı.
Böylelikle AKP sayısı üste çıktı ve belediye ele geçirildi.
Buraya kadar olanlar CHP’den AKP’ye geçen bütün belediyelerde aşağı yukarı böyle yaşandı.
CHP ve Yeni Parti ise sürekli feryat ediyor.
“Bu arkadaşlarımıza baskı yapıldı” diyorlar.
Kimi tutuklama ile tehdit edilmiş, kimine para verilmiş, kiminin yakınlarının başının derde sokulacağı iletilmiş, kiminin işyerinin yıkılacağı söylenmiş.
Ama bir de işin öteki yüzü var.
Bu kişiler nasıl oluyor da bu tür tehditlere boyun eğmek zorunda kalıyor.
Bir açığı olmayan, ahlaksız bir işe bulaşmayan, gıllıgışlı işleri bulunmayan birini tehdit edemezsiniz, baskı yapamazsınız.
Baskı ve tehditle parti değiştirenlerin nasıl seçildiğine de bakmak gerekmiyor mu?
CHP’nin özellikle Yeni Parti’nin bu çırpınışlar içinde oraya buraya koşuştururken “Yahu bunları kim partiye getirdi? Kim önerdi, aday yapılmalarına kim karar verdi?” diye de sormaları gerekmez mi?
Partinin içine bir baskı ile hemen teslim olacak kirli adamları dolduracaksınız sonra da “Ama bunlara baskı yapıldı, ya hapse ya AKP’ye diye tehdit edildiler” diye ağlaşacaksınız.
Muhalefet artık yakınmayı; sürekli şikayet etmeyi bırakıp “Biz nerede hata yaptık?” diye düşünmeli ve halkta giderek eriyen güveni yeniden kazanmanın yollarını aramalıdır.”
Barışı konuşmaya devam-Zeynep Altıok Akatlı (BirGün)
Barışı konuşmak her zaman barışa en uzak tutumlarla ithamları, yaftaları, suçlanmayı ve dolayısıyla bir ayrımcılığı da beraberinde getirdi. Bir süredir özneler değişse de tutumlar el değiştirmiş görünüyor. Barış isteyenleri düşmanlaştıranlar bu kez başka ama yaklaşımlar benzer. Bunu bugün barış müzakeresini yürüten iktidar başardı.
“Ya içindesinizdir çemberin ya da dışında.” Ya siyahçısınızdır ya beyazcı. Ya makbulsünüzdür ya sakıncalı. Ya uslusunuzdur ve size tanımlanan barışı yüksek sesle, ne olursa olsun savunmalısınız ya da inkârcı, çıkarcı, oyunbozan, inanılmaz ama Cumhuriyet düşmanı, en iyimser tarifiyle de hayalperestlikle suçlanırsınız. Dün “teröristtiniz”, bugün hain olursunuz.
Çemberin kendisi olmak; barışı önce hakkıyla kurmak, sonra sürdürebilmek için barışı kuşatan koruyucu bir çember olmak neden mümkün olmasın oysa?
Barışı konuşmaktan vazgeçemeyiz. Silahların susması yetmez; hukuksuzluk da susmalı.
Cumhuriyetimiz çoktandır bir kelime. Demokrasi de öyle. Fiilen bize yaşatılan rejim tüm baskılarını toplumun farklı kesimlerine farklı yöntemlerle hissettiriyor. Bırakın bir günü, barışa inanabileceğimiz bir anı hissetmemiz bile mümkün değil. Böyleyken başka bir sorun çıkıyor karşımıza: Yapıcı olmak adına yanlışı göstermek isteyen, fikrini söyleyen herkes barış karşıtı ilan ediliyor. Evet, bunu da bu iktidar başardı.
TBMM’de kurulan Komisyon, bütün eksiklerine rağmen meselenin yeniden Meclis zemininde konuşulması bakımından önemliydi. CHP bu komisyona katıldı; ancak Kasım 2025’te İmralı’ya gönderilen heyette yer almadı. Gerekçesi, demokratikleşme yönünde atılması gereken en temel adımlar dahi atılmamışken İmralı ziyaretindeki ısrarın çözüm iradesine nasıl katkı sağlayacağının açıklığa kavuşmaması olarak dile getirildi. Ben bu kararı eleştirenlerdendim. TBMM’de daha önce sağlanmayan geniş katılım sağlanmışken onayıyla/şerhiyle tüm süreçlere tanıklık ve söz hakkını anlamlı, ayrıca tarihsel olarak da önemli buluyordum çünkü.
Aylar süren komisyon çalışmalarının ardından, kamuoyundaki adıyla çerçeve yasa, TBMM Genel Kurulunda geniş bir çoğunlukla kabul edildi. CHP de yasaya destek verdi. Sol ve sosyalist muhalefetin önemli bir bölümünün yaklaşımı da bütünüyle reddetmek yerine, eksiklerini açıkça söyleyerek silahların devreden çıkmasına imkân verecek hukuki bir adımı desteklemek yönündeydi. Ancak temel itiraz ortaktı: Silahsızlanmanın hukuki çerçevesi kurulurken Kürt meselesinin demokratik çözümünü sağlayacak eşit yurttaşlık, temel hak ve özgürlükler, siyasi tutuklular, kayyım uygulamaları ve demokratikleşme başlıkları ertelenemezdi.”
Mesele 500 bin ‘kumarbaz’ değil-Bülent Falakaoğlu (Evrensel)
“Fon işi patlayalı bir haftayı geride bıraktı. Faturayı kimin ödeyeceği, suçlunun kim olduğu, faturanın büyüklüğü gibi sorular karşısında ortalık hala toz duman.
Herkes kendince, bir noktadan ‘taş atıyor’ şeytana!
“Milleti söğüşleyip yatlar, katlar hatta uçak alan patronlar çeksin cezasını” diyenler. ‘İyi oldu aç gözlülere, yüzde 500 kazanırken iyiydi’ diye oh çekenler. ‘Siyasi sorumlular’ nerede diye soranlar.
Oysa fon batağının faturasını sadece fonda parası batanlar ödemeyecek. Taşı doğru yere atmak için meselenin kendisini ve müsebbiplerini doğru anlamak gerek.
Ne oldu, nasıl oldu? Bu sorudan başlamalı!
Önce resmen dolandırıcılık masası kuruldu: ‘Kurallı’, ‘yasal’.
2020 yılında fonlar kuruldu.
Önüne gelenin, ‘halka açılıyoruz’ söylemi eşliğinde borsaya girişine izin verildi. Simitçi, kahveci, gazozcu… Herkes borsaya açıldı. Oysa açılan yeni moda vurgunun’ önüydü!
Pörtföy şirketleri borsaya yeni girenlerin ‘ucuz’, ‘niteliksiz’ (öyle ya bu küçük şirketlerin ne kazançları olacak da hisselerinin değeri olsun) hisselerini alıp şişirmeleri üzerine kurulu bir vurgun.
Şimdi örnekleyelim…
Diyelim bir A şirketinin 100 hissesi var; 20’si dolaşımda… Tek bir hisse fiyatı da diyelim 30 lira olsun. Dolaşımdaki hisselerin 15’ini tek bir portföy şirketi alıyor. Satın alan bu şirket örneğin şimdi tasfiye edilen ‘Pusula’ olsun… Pusula bir anda alım yapınca, bu hisselere talep arttı diye 30 lira olan hisse senet fiyatı 50 liraya çıkıyor.
Bir anda parlayan ‘yıldıza’ dönüşen hisselere, yüksek kazanç getiriyor diye bakanların sayısı artıyor. Pusulanın aldıkları dışında geriye sadece satılabilir 5 hisse kaldığı için bu ‘parlak yıldıza’ doğru hücum eden çok sayıda kişi değeri 50 liradan 120 liraya taşıyor.
Böylece… Yüzde 400’lük bir değer artışı yaşanıyor; 30 liralık hisse 120 liraya çıkıyor. A şirketinin 100 tane hissesinin her biri artık 120 lira…
Pusula’nın, 450 lira ödediği elindeki 15 hissenin değeri artık 1800 lira…
Hisse değer artıkça yüksek getiri göstermeye başlıyor. Getiri artıkça yeni yatırımcı, yeni para giriyor sisteme.
İşte bugün bazı hisseler için konuşulan 17 bin kat değer artışı işte böyle oluşuyor.
İşte bu çark sonucu bir gıda firması Türk traktörden, bir küçük şirket otomotiv devi Ford’tan, bir sigorta şirketi koca bir bankadan daha değerli gözüküyor.
Ve bu fon alıp şişirme işinde alan da satan da çoğu zaman aynı ortak!
Bazen ortada şirket bile olmuyor. Örnek bugünlerde patlayan Gündoğdu Gıda!
‘Peynir süt üreteceğiz, oradan kar dağıtacağız deyip borsaya giriyor, 2024 yılında. Hisse değeri 9 kat artıyor. Mübarek Süt akan ırmak bulmuş gibi!
Sonra bıraktı üretimi; elindeki fabrika, alet ne varsa sattı. Tabi ki ortak şirkete.. Kendisi sadece tabelaya döndü. Hisse değeri bu süreçte 9 kat daha arttı. İki yılda 35 liralık hisse oldu 2 bin 700 TL.
Ve sadece bir tabela şirketi olan Gündoğdu 100 milyar TL’lik değere ulaştı.”
Enflasyon beklentilerinde patinaj-Naki Bakır (Dünya)
“Ekonomi yönetiminin enflasyonu tek haneye indirme hedefi doğrultusunda uyguladığı sıkı para politikası sürerken, Merkez Bankası’nın ekonominin ana aktörleri cephesinde “beklenti çıpalama” politikası adeta patinaja dönüştü. Beklentiler eylül ayında piyasa katılımcıları ve hane halkı cephesinde çok hafif yükseliş, reel sektörde ise aşağı yönlü sınırlı bir yumuşama ile katı duruşunu koruyarak büyük ölçüde yatay kaldı.
Merkez Bankası (TCMB) tarafından yayımlanan Eylül 2026 dönemi Sektörel Enflasyon Beklentileri verileri, ağustos ayındaki tablonun katılıkla korunduğunu, dezenflasyon sürecine yönelik inancın aktörler arasında homojen bir zemine oturamadığını ve kesimler arasında oransal bazda uçurumun devam ettiğini ortaya koydu.
Buna göre 12 ay sonrasının yıllık enflasyon beklentisi önceki aya göre, piyasa katılımcılarında 0,01 puan artışla yüzde 23,70’e, hane halkında da 0,02 puan artışla 45,60’a yükselirken, reel sektörde 0,30 puan düşüşle yüzde 32,50’ye indi. Bu verilere göre piyasa katılımcıları görece iyimser ama temkinli bekleyişini sürdürüyor. Finansal çevreler, Merkez Bankası’nın patikasına sadık kalmaya çalışıyor. Hane halkı ise enflasyonun düşeceğine ikna olmamakta direniyor. Eylülün tek tesellisi iş dünyasından.
Bu kesimin ağustos ayındaki 0,30 puanlık yükselişin ardından, eylülde aynı oranda geri çekilmeyle beklentisini sınırlı da olsa indirmesi, iç talepteki yavaşlamanın imalatçı ve tüccar üzerinde fiyat kırma ya da maliyet artışlarını sineye çekme baskısı oluşturmaya başladığını gösteriyor. Ağustos ayında para politikasının tüm ağırlığına rağmen piyasa katılımcıları dışındaki kesimlerde yön yeniden yukarı dönmüş ve bozulan fiyatlama davranışlarının faturası hissedilmişti. Eylül ayı sonuçları bozulan tabloda iyileşmeden çok, kronik bir atalete işaret ediyor.
Piyasa uzmanları ile vatandaşlar arasındaki enflasyon beklentisi farkı yeniden atıyor. Temmuzda 20,99 puan olan söz konusu fark, ağustosta 21,89 puana, eylülde 21,90 puana yükseldi. Söz konusu fark geçen yıl eylül ayı itibarıyla 30,74 puandı. Bir yıl önceye göre makasın daha dar olmakla birlikte 21-22 puanla neredeyse iki kat düzeyinde çakılı kaldığı dikkati çekiyor.
Piyasa profesyonelleri makro göstergelere ve Merkez Bankası’nın sözlü yönlendirmelerine bakarak pozisyon alırken; hane halkı harcanabilir gelirindeki erimeye, gıda, enerji, kira ve eğitim gibi zorunlu harcamalarındaki gerçekleşen faturalara bakıyor. Hane halkının gelecek 12 aya dair enflasyon tahminini yüzde 45,60’ta tutması, tüketim harcamalarını öne çekme eğilimini (erken talep) canlı tutma riski taşıyor ve bu da para politikasına karşı en büyük direnç noktası.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
