Burada, belli başlı nitelikleriyle Çin’i inceledim. Bunu beş başlık altında yaptım: “Çin ve ABD”, “Çin, Afrika ve Orta Asya”, “Tek Kuşak, Tek Yol”, “Çin ve Orta Doğu”, “Çin ve Rusya”, “Si’nin kırılganlığı giderme planı”.
Yazı, Çin’in dış siyasetinde pragmatizmini, kapitalist dünya sistemi içinde kırılgan bir dev oluşuyla açıklıyor. Çin’in, emperyalist troykanın öncüsü ABD ile iktisadi ilişkileri, rakamlar ve güç arasında lineer bir ilişki olmadığını ortaya koyuyor; sayılar ve oranlar büyüdükçe Çin’in kırılganlığı artıyor ve dünya kapitalist sisteminde ABD’ye karşı yahut ABD’ye rağmen değil, ABD ile birlikte güç olma arzusu belirginleşiyor. Bu, Rusya ile tam bir tezat teşkil ediyor; Rusya’nın dış siyaseti de “realpolitik” üzerine kurulu olmasına rağmen bu siyaset ABD’nin alanını daraltmak ve ABD ile kapitalist dünyanın diğer güçleri arasındaki çelişkileri kaşımak üzerine kurulu, zira ülke, emperyalizm tarafından yutulmadan bağımsızlığını ancak böyle koruyabilir. Oysa Çin açısından bu çelişkileri kaşımak, kapitalist dünya sisteminde kendi kırılganlığını artırmak anlamına gelir.
Ne var ki 2020 başından beri Çin, iç pazarını genişletmeye dönük yeni bir uzun vadeli strateji geliştiriyor. Buna “strateji” deniyor olmasına rağmen aslında “taktik” diye nitelemek daha doğru, çünkü kapitalist dünya sisteminden uzaklaşmak gibi stratejik bir amaç gütmüyor, tersine, kapitalist dünya sistemi içinde kalabilmek için bir değişikliğe gidiyor; Si Tsinpin’in1 şekil verdiği bu “stratejinin” “ikili dolaşım” adını alması da aslında temel kaygısını gösteriyor. Si’ye göre: “İç dolaşım ne kadar akışkansa, küresel kaynaklar için bir çekim alanını o kadar güçlü şekilde meydana getirebilir, … yeni bir gelişme modelinin inşası o kadar avantajlı olur, keza uluslararası rekabet ve işbirliğine katılımda yeni avantajların ortaya çıkışı o kadar yoğun olur.” Si, bu nedenle, iç tüketimi Çin’de iktisadi büyümenin en önemli motoru sayıyor ve bunu, orta gelir seviyesindeki 400 milyon insana tevdi ediyor. Keza, gelir seviyesinin yükseltilmesini “en önemli siyasi hedef” sayıyor. Başka deyişle, alım gücü yüksek batılı tüketici için üretilen ihraç mallarının giderek daha büyük bir bölümü iç pazarda tüketilmeli, bunun için de orta gelir seviyesindeki insanların gelirleri artırılmalı.
Bu, 2035’e kadar belirlenen uzun vadeli “stratejinin” esası. Başarılı olursa, Çin’in dünya kapitalist sistemindeki kırılganlığı ortadan kalkabilir; bununla birlikte hiç değilse mevcut durumda, dış siyasetteki ana eğilimlerin değişmeden sürmesini beklemek gerek.
Yazıdaki başlıklar arasında en temel eksik, Çin ordusunun modernizasyonudur. Bu, aslında ilk bakışta göründüğünden daha ciddi bir meseledir ve daha etraflıca incelemeyi hak eder; zira ordu, Marx’ın muazzam dehasıyla işaret ettiği gibi, bütün sosyal yeniliklerin ilk uygulama alanıdır, dolayısıyla toplumla arasında savunmadan daha güçlü bir ilişki vardır. Ordu, sınıf ilişkilerinden teknolojik yeniliklere, yeni sosyal embriyonlardan ölmek üzere olan sosyal tabakalara kadar, bütün toplumun eksiksiz bir aynası olabilir.
Çin ve ABD
Dünya Bankası verilerine göre Çin’in dünya gayrı safi hasılasındaki payı 2001’de yüzde 4’ten 2020’de yüzde 17,4’e yükseldi. Bu, yüzde 435 artış anlamına gelir. Oysa aynı dönemde ABD’nin dünya gayrı safi hasılasındaki payı yüzde 11 azalarak yüzde 31,2’den yüzde 24,7’ye düştü. Kuşkusuz, ABD, kişi başına düşen gayrı safi hasılada koruyor (2020’de Çin’de kişi başına GSYH 10.000 doların biraz üzerindeyken, ABD 63 bin doların üzerindedir), ama toplam GSYH 2001’den beri ABD’de kişi başına 1,7 kat artarken Çin’de 10 kat arttı. (Bak. Şekil 1 ve Şekil 2. Dünya Bankası verileri.)

Şekil 1. Dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisinin küresel gayrı safi hasıladaki payı

Şekil 2. Dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisinin 2001-2020 arasında küresel gayrı safi hasıladan aldığı payda artış ve azalış
2020 itibariyle dünya ticaretindeki en büyük pay, AB’ye ait. AB’nin dünya mal ihracatındaki payı yüzde 32,7, ithalattaki payı ise yüzde 31,8’dir. Ancak birliğin toplam ihracatının yüzde 62,3’ü, ithalatının da yüzde 58,4’ü birlik üyeleri arasında yapılır. Dolayısıyla, ikinci sıradaki Çin, aslında hem ihracatta hem de ithalatta dünya birincisidir; aynı alanlarda sırasıyla yüzde 13,4 ve yüzde 10,9 pay alır, ABD de yüzde 8,8 ve yüzde 13,5 ile onu takip ediyor.2
Şekil 3, dünyanın en büyük 10 ihracatçı ekonomisinin 2001-2020 arasında küresel ihracattan aldığı payı, Şekil 4 ise söz konusu yıllar arasında bu payın artışını (ve azalışını) gösteriyor. Şekil 5 ve Şekil 6, aynı işi bu defa dünyanın en büyük 10 ithalatçı ekonomisi açısından yapıyor.3 Eğer Hong Kong’un payı da Çin’e dahil edersek, Çin’in ihracat payı 2001’de yüzde 7,46’dan 2020’de yüzde 18,2’ye yükseldi demektir. 2020’de diğer en büyük ihracatçılar olan ABD ve Almanya’nın toplamı bile (yüzde 16,23) bunun gerisindedir.
Aynı toplamı ithalat için yaparsak, 2001’de yüzde 7,1’den 2020’de yüzde 14,41’e yükseldiği görülür. Bu durumda Çin ve Hong Kong’un ortak ithalatı, dünyanın en büyük ithalatçısı olan ABD’den (2020’deki payı yüzde 13,73) daha fazladır.

Şekil 3. Dünyanın en büyük ilk 10 ihracatçı ekonomisinin küresel ihracattaki payı

Şekil 4. Dünyanın en büyük ilk 10 ihracatçı ekonomisinin 2001-2020 arasında küresel ihracattaki payında artış ve azalış

Şekil 5. Dünyanın en büyük ilk 10 ithalatçı ekonomisinin küresel ithalattaki payı

Şekil 6. Dünyanın en büyük ilk 10 ithalatçı ekonomisinin 2001-2020 arasında küresel ithalattaki payında artış ve azalış
Bu dev rakamlar, Çin’in, dünyanın fabrikası olduğunu gösteriyor; ama bu, dünya kapitalist sisteminde ekonomik ve siyasi üstünlük anlamına gelmiyor. Emperyalist dünyanın tayin edici gücü hâlâ, ABD, AB (yani esas olarak Almanya ve Fransa) ve Japonya’nın müttefikleriyle birlikte oluşturduğu “troyka”. Bu, Çin ekonomisinin en temel yapısal sorunu. Sorunu çözmek için Si’nin geçen yıl koyduğu formüle biraz aşağıda değineceğim. Kimi görüngüler sorunun derinliğini de ortaya koyuyor. Çin ekonomisi orta ve uzun vadede nüfusun yaşlanması, işgücü masraflarının artması, geleneksel sektörlerin ihracat potansiyelinin daralması, küresel rekabet, şirketlerin ve yerel bütçelerin yüksek borç yükü vb. ile karşılaşacağı kesin görünüyor. IMF verilerine göre ekonominin büyümesi de hız kesiyor; 2013-2019 arasında yüzde 6,8’den 2022’de yüzde 5,7’ye düşmesi bekleniyor.4
Şekil 7, Çin’in ABD’ye toplam hizmet ihracatını tek kalemde gösteriyor. Çubuklarda aşağıdaki sayılar, bu hizmet ihracatının yıllara göre tutarı. Mavinin tonları, Çin’in ABD’ye mal ihracatının bileşenlerini gösteriyor; çubukların en üstündeki sayılar ise, toplam mal ve hizmet ihracatı. Şekil 8, aynı şeyi bu defa ABD’nin Çin’e ihracatı için yapıyor. Şekil 9 ise ABD’nin Çin karşısındaki dış ticaret açığını gösteriyor.
Bu üç tablonun ayrıntıları üzerinde durmayacağım. Ama Çin’i açık ara avantajlı gibi gösteren bu muazzam sayıların, siyasi ve iktisadi ilişkilerde kimi zaman tam tersine bir rol oynadığını belirtmeliyim. Başka deyişle, Çin’in, emperyalist troykanın öncüsü ABD ile iktisadi ilişkileri, rakamlar ve güç arasında lineer bir ilişki olmadığını ortaya koyar.

Şekil 7. Şekil 7: ABD’nin Çin’den ithalatı

Şekil 8. Şekil 8: ABD’nin Çin’e ihracatı

Şekil 9. Şekil 9: ABD’nin Çin karşısında dış ticaret açığı
Çin ekonomisi genel olarak emperyalizm, özel olarak da ABD ile ilişkiler karşısında aşırı derecede kırılgan. Nedeni çok basit: ucuz üretim, Çinli yoksul kitleler için değil, onların ucuz emek-gücüyle, batı teknolojilerini kullanarak, batının alım gücü yüksek üreticisi için yapılıyor. Çin, bu sınırların dışına çıktığında, ABD’de Trump’ın başlattığı gümrük savaşlarında görüldüğü gibi talep eksikliği tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Teknolojik öz-yeterliliğini artırmaya kalktığında Kanada’dan Pakistan’a kadar Huawei savaşları açılıyor. Emperyalizmin görece yumuşak karnı gözüyle baktığı Avrupa’da yatırımlara girişmeye kalktığında Avrupa Parlamentosu kararıyla hâlihazırda imzalanmış anlaşma donduruluyor. Özetle Çin, ABD’nin öncülüğündeki troykayla ekonomik mücadeleye girdiği hemen her defasında yeniliyor ve şantaja boyun eğmek zorunda kalıyor.
2019 ticaret mutabakatı, ABD karşısında bu boyun eğişin belgesiydi.
Belli mal ve hizmetleri kapsayan iki yıllık mutabakata göre Çin, 2017 ticaret rakamlarını baz kabul ederek, 2020 ve 2021 yıllarında bu baz seviyesinin 200 milyar dolar üzerinde Amerikan malı almayı taahhüt ediyordu. Anlaşmaya göre 2020’de 2017 seviyesinin 76,7 milyar dolar üzerinde (anlaşmayla belirlenen) Amerikan malı alacak, ertesi yıl da buna 123,3 milyar dolarlık daha alım ekleyecekti. Bunun 32,9 + 44,8 milyar doları sınai, 12,5 + 19,5 milyar doları tarımsal, 18,5 + 33,9 milyar doları enerji, 12,8 + 25,1 milyar doları da hizmet ürünleri olacaktı. Başka deyişle Çin’in 2020’de 173,1, 2021’de de 207,4 milyar dolar tutarında mutabakatla belirlenen mal ve hizmet alımı yapması gerekiyordu. Ancak Çin, 2020’de bunu gerçekleştiremedi ve belirlenen kalemlerde sadece 99,9 milyar dolar tutarında (taahhüt edilenin yüzde 58’i) alım yaptı. Mutabakat uyarınca 207,4 milyar dolarlık alım taahhüdü verdiği bu yıl da 150 milyar doların üzerine çıkamayacağı anlaşılıyor.
Mutabakat, Trump döneminin eseriydi. Yeni Amerikan yönetimi, Çin’e yönelik üslûbu daha yumuşak da olsa, aslında bir önceki dönemin siyasetini sürdürüyor (dolayısıyla bu siyasetin fevri Trump’ın değil müesses nizamın eseri olduğu belli). Bununla birlikte mutabakat hükümlerini yerine getirmeyen Çin’e ne tepki göstereceği genellikle merak konusu.
Oysa ABD’nin aslında şu haliyle bile çok kârlı olan fiili durum üzerinde anlaşmaktan başka çaresi yok. Üç nedenle. Birincisi, sayılar aşırı büyüdüğünde (eğer varsa) anlaşmaların öngördüğü yaptırımlar uygulanamaz hale geliyor. İkincisi, ABD tekelleri kârlarını, Çin’de ucuz işgücünün artı-değer sömürüsüyle elde ediyorlar; dolayısıyla ABD, Çin’in bu niteliğini aşındıracak yaptırımlara girişemez. Bu, kuşkusuz, karşılıklı bir bağımlılık; ama bağımlılığı tayin eden, ABD tarafı. Nitekim üçüncüsü, Çin de anlaşmayı imzalayarak bu üstünlüğü kabul etti ve dahası, bu haraç ödemesinin yarıdan fazlasını sorunsuz yaptı.5
Avrupa ile ilişkiler de benzer bir çerçevede sürüyor.
14 Haziran’daki NATO zirvesi, fil ve eşeğin, Kissinger ve Brzezinski’ye dayanan geleneksel dış siyaset önceliklerini uzlaştırıldığı bir platform oldu.
Rusya Bilimler Akademisi Avrupa Enstitüsü’nden Dmitriy Danilov, zirvede Rusya için “tehdit” denilirken Çin için görece yumuşak bir ifade (“sistemsel meydan okuyuş”) kullanıldığının altını çizer, bununla birlikte NATO zirvesinden hemen önceki G7’de Çin’e yönelik çok daha yumuşak ifadeler kullanıldığını hatırlatır ve şöyle der: “Bu, esasen, NATO liderlerinin ‘karşılıklı avantajlı’ programatik bir takas üzerinde anlaştıklarını gösteriyor: Amerika, Avrupa’yı Rusya tehdidine karşı savunuyor, Avrupa da ABD’ye, Çin’den gelen küresel meydan okuyuşlarla mücadelesinde yardım ediyor.”6 Başka deyişle, Çin ancak Rusya ile ilişkileri ölçüsünde “meydan okuyuş” olarak değerlendiriliyor; baş “tehdit” Rusya’dır.
Çin’in Rusya ile karşılaştırılamayacak ekonomik gücüne rağmen ancak Rusya ile müttefikliği ölçüsünde tehdit sayılışı, kuşkusuz, Çin’in dünya kapitalist sisteminde oynadığı dünyanın fabrikası olmak rolüyle ilişkili. Bu rol, Çin’i (hem hammadde ve enerji darlığı, hem gümrüklerin yükseltilmesi tehlikesi yüzünden her an başının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan olası bir talep eksikliği tehdidi, hem olağanüstü birikimin yatırıma dönüşmesinin önündeki engeller, hem yüksek teknolojiye dayalı üretimin mevcut durumda esas itibariyle batının şantajına bağlı olması yüzünden) kırılganlaştırıyor.
Bu bağımlılık bütünüyle tek taraflı değil; Çin, ABD pazarına bağımlı, ama ABD de Çin’e bağımlı; Çin’de üretim yapan veya Çin ürünlerine muhtaç Amerikalı şirketlerin menfaatini korumak için Çin’i (Rusya’yı olduğu gibi) sınırsız bir şekilde şeytanlaştıramıyor.
Ancak bağımlılık karşılıklı olsa bile, sistemin hâkim gücü olarak ABD’nin elindeki vasıtalar çok daha fazla. Üstelik Çin’e düşmanlık siyasetinin, “fevri” Trump’ın tercihi olmayıp müesses nizamın kaçınılmaz yolu olduğu da, demokratların idaresinde Çin’le ilişkilerin düzeleceği umutlarının kısa sürede yerle bir olmasıyla ortaya çıktı. Bunun yakın bir örneği, 2013’ten beri müzakereleri süren AB ve Çin yatırım anlaşmasının kaderinde görüldü. Geçtiğimiz aralık ayında imzalanan anlaşma, Avrupalı şirketlere, Çinli ortak bulmak zorunluluğu ve teknoloji transferi ön şartı olmaksızın, eğlence ve medya sektörü dışında Çin’de yatırım serbestliği tanıyordu. Ama ABD’nin sert tepki gösterdiği anlaşmanın onay süreci, Avrupa Parlamentosu tarafından mayıs ayında donduruldu. VoA’nın 16 Mart tarihli haberinde, “Polonya, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti gibi çoğu Orta Avrupa ülkesi olan 11 üye devletin anlaşmaya ilişkin kaygıları devam ediyor,” ifadesi son derece dikkat çekicidir; anlaşma karşıtı lobinin pişirildiği ülkelerin ABD kuklası olduklarına kuşku yoktur. Parlamentonun iki gerekçesi vardı: (1) Anlaşma, Çinli şirketlerin Avrupa’da medya ve eğlence sektörüne girmesine engel olmazken Avrupalı şirketlerin Çin’de bu yöndeki faaliyetlerini engelliyor. (2) Çin, 5 AP üyesine yaptırım uyguluyor. (Oysa Çin’in yaptırımı, AB tarafından Uygur Türkleri bahanesiyle 4 Çinli yetkiliye yaptırım uygulamasına misillemeydi.)
Çin, Afrika ve Orta Asya
Çin’in Afrika kıtasındaki etkinliği, bu kıtanın toplam ithalat ve ihracat tutarları içindeki yerine bakarak anlaşılabilir (Şekil 10).7

Şekil 10. Afrika kıtasının toplam ihracat ve ithalatında Çin’in payı
2019 itibariyle kıtanın toplam ithalatında başı çeken ülkelerin payları şöyledir (yüzde): Çin 19,2, Hindistan 6,3, ABD 6,2, Fransa 6, Almanya 5,3. Kıta ihracatı sıralaması ise şöyledir (yüzde): Çin 16,3, Hindistan 8, İspanya 7,2, Fransa 7,1, İtalya 6,6. Başka deyişle Çin, kıtaya, kendisini takip eden üç ülkenin toplamından çok ihracat yapıyor. Kıtadan ithalatı da kendisini takip eden Hindistan ve İspanya’nın toplamından fazla.
Ancak Çin’in Afrika’daki etkinliği bundan çok daha fazlasıdır. Jubilee Debt Campaign’in 2018’de yayınlanan bir araştırmasına göre kıtanın toplam dış borçları 407-417 milyar dolar seviyesindeydi ve bunun yüzde 20 kadarını da Çin’e yapılmış borçlanmalar oluşturuyordu. Kıtanın borçlarının yüzde 35 kadarı Dünya Bankası, IMF ve diğer uluslararası kuruluşlara, yüzde 32’si (Çin dahil) özel sektöre, yüzde 10’u Paris Kulübü ülkelerine, geri kalanı da esas itibariyle Arap ülkelerine olan borçlardı. Bu rakamların batılı kuruluşlar tarafından köpürtülmüş olma ihtimali vardır, ancak Çin’in Afrika’ya büyük bir sermaye ihracında bulunduğu biliniyor.
Çin’in kıtayla giderek bir bağımlılık ilişkisi kurmaya başladığı açıktır.
Orta Asya ülkelerinde de benzer bir durum var, üstelik bu ülkelerde Çin’in kültürel ve eğitsel etkisi, iktisadi bağımlılığın artmasına yol açıyor.8
Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’da “Konfiçyus Enstitüleri” açarak kültürel bir alan yaratmaya çalışıyor. 2020 itibariyle Kazakistan’daki Konfiçyus Enstitülerinde 14 bin, Taşkent Devlet Üniversitesi bünyesindeki enstitüde ise 1.500 öğrenci öğrenim görüyor. Keza 2017 rakamlarına göre Çin’de Kazakistanlı 13,2 bin, Özbekistanlı yaklaşık 5 bin, Kırgızistanlı 11 bin, Tacikistanlı 2-3 bin kadar öğrenci öğrenim görüyor.9 Bu rakamların önemi, söz konusu ülkelerdeki üniversite öğrencilerinin toplam sayısına bakılırsa daha iyi anlaşılır: 2019-2020 öğrenim yılı itibariyle Kazakistan 627 bin, Özbekistan 300 bin, Kırgızistan 232 bin,10 Tacikistan 150.100 (2012-2013).11 Demek ki Çin’de üniversite öğrenimi gören Kırgızistanlı öğrencilerin ülkelerindeki toplam üniversite öğrencilerine oranı yüzde 5’i bulurken, diğerleri yüzde 2 civarındadır. İktisadi bağımlılık ilişkileri güçlenirken Çince bilen, Çin’de eğitim almış, Çin yönetme kültürünü edinmiş genç bir nüfus, bu ülkelerin siyasetinde giderek daha ayrıcalıklı ve tayin edici bir yer edinecektir.
2016’da yabancılara, esas olarak da Çinlilere, Kazakistan’da toprak kiralama süresini 10 yıldan 25 yıla çıkaran yasa değişikliğinin iptali için yaygın protesto gösterileri yapılmıştı. Gösteriler öyle etkili olmuştu ki, Nazarbayev değişikliği 2021’e kadar ertelemek zorunda kalmıştı. Oysa sanayileşme seviyesi ve siyasi istikrarıyla Kazakistan’ın Çin’e bağımlılığı görece azdır, ancak diğer bölge ülkelerinde çok üst seviyede bir bağımlılık gözlenir. Kırgızistan, dış kredilerin yüzde 45’ini (1,7 milyar dolar), Tacikistan da yüzde 52’sini (1 milyar dolar) Çin’den karşılar. Her iki ülkenin de Çin’e olan dış borçları, GSYH’larının yüzde 20’sini teşkil eder. Diğer Orta Asya ülkeleri görece daha iyi durumdadır: Çin’e dış borçlar, Türkmenistan’da GSYH’nın yüzde 16,9’unu, Özbekistan’da yüzde 16, Kazakistan’da yüzde 6,5 seviyesindedir.12 Çin’le kurulan bu bağımlılık ilişkileri, bütün bu ülkelerde, Çin’in ödemelerin yapılmasını istemesi halinde bütçede karşılığı olmadığı endişesiyle sosyal muhalefeti etkiler, hatta yer yer tetikler. Bu tamamen temelsiz de değildir. 2011’de Tacikistan’ın tartışmalı Pamir bölgesinde Çin’e 1100 kilometrekare verilmesi, muhtemelen böyle bir sürecin sonucuydu. Keza 2016’da, Duşanbe-2 termoelektrik santrali için yapılan 331,5 milyon dolarlık borç kapatılana kadar Çinli TBEA şirketine iki büyük altın madeninin işletme imtiyazının tanınması da bunun eseriydi.
Tek Kuşak, Tek Yol
Si Tsinpin’in ilk defa 2013’te duyurduğu “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi adım adım hayata geçiriliyor. 2017’de açılan Çin-İran demiryolu bunun bir kesitiydi. 2019’da da Çin’den Avrupa’ya kadar bir demiryolu koridoru açmak için İran, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Türkiye arasında mutabakat imzalandı.
Bu projenin Hong Kong’dan Rotterdam’a kadar bir kara yolu açarak Çin’in eksik talep riskini azaltmak ihtiyacından başka, enerji güvenliğiyle de ilgisi vardır. 2010 itibariyle bütün dünya deniz ticaretinin yüzde 30’dan fazlası Malezya ile Endonezya arasındaki Malakka Boğazı’ndan geçiyordu, bu yükün de yüzde 90’dan fazlasını Afrika ve İran Körfezi’nden gelen petrol oluşturuyordu. Çin hükümetinin 2010 sonunda uluslararası bir demiryolu inşaatına girişeceğini açıklaması, doğrudan doğruya bu durumla ilişkilidir; projeye göre Çin Kaşgar’ından başlayacak ve Afganistan’ın Herat bölgesinden geçerek İran’a ulaşacak, böylelikle Çin’i Orta Asya üzerinden İran’a bağlayacaktı.13 Demek ki, bu tür yerel sayılabilecek tekil projelerin Avrasya ölçeğine taşınması demek olan “Tek Kuşak, Tek Yol”, aynı zamanda, Çin’in enerji güvenliğini sağlayacak bir vasıtadır.
Çin’in projesinin bölgede uluslararası gerginliği tetikleyebileceği iddiaları 2017’ye kadar çok yaygındı. Bir grup, Rusya’nın Kırım’ı ilhakını bile bu projeyi durdurmak amacıyla ilişkilendiriyordu; bunlara göre, Avrupa ile ticaretinde ya ABD hâkimiyetindeki deniz (20-40 gün) ya da Rusya üzerinden Transsibirya demiryolunu (20-25 gün) kullanmak zorunda olan Çin, Avrupa’ya ulaşımı 11 güne düşürecek bu projeyle her iki bağımlılıktan da kurtulmak istiyordu; Rusya ise projenin Orta Asya devletlerinin Çin’e bağımlılığını artıracağından endişeliydi, bu yüzden Çin’in Avrupa ile ticaretinde bir transit nokta olarak gördüğü ve derin liman inşa etmeye hazırlandığı Kırım’ı topraklarına kattı ve liman projesini de iptal etti.14
Oysa unutulan bir şey vardı: “Kuzey-Güney” koridoru 2002’den beri (tam işlevli olmasa bile) zaten açıktı. Bu koridor, başlangıçta beklendiği gibi, Hindistan bağlantısını sağlayamamıştı ama St. Petersburg’dan İran Körfezi’ndeki Bender Abbas Limanı’na kadar uzanıyordu. Başka deyişle, Çin kendi projesini hiç de Rusya’ya karşı geliştirmiş değildi; tersine, bu doğu-batı yolunun zaten İran’da kuzey-güney yoluyla kesişmesi öngörülmüştü.
İkinci bir grup da ABD’yi projenin kesinkes karşısında sayıyordu; bunlara göre, “Tek Kuşak, Tek Yol” projesi, Çin’in Asya’daki öncü rolünü güçlendirmeyi hedefliyor, ABD’nin kontrol ettiği deniz yolunun önemini azaltıyor, bu yüzden ABD, Çin projesini mümkün olan her tür yolla engelleyecektir.
Oysa bunun da tersi oldu: ABD, üstelik de Çin’i şeytanlaştırmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan Trump yönetiminde, 2017 mayısında Çin’le imzaladığı ticaret mutabakatında, “Tek Kuşak, Tek Yol” projesinin önemini kabul etti.
Brookings’de çıkan bir makaleden: “Proje, tüm ABD işletmelerinin potansiyel olarak yararlanabileceği altyapı boşluklarını ele alarak, ticaret akışlarını iyileştirerek ve ekonomik büyümeyi teşvik ederek bir kazan-kazan alanı açıyor.”15
Kapitalist dünya piyasası, işleyişindeki bütün irrasyonaliteye rağmen, hedeflerinde rasyoneldir. Piyasayı güçlendirecek, dolayısıyla uluslararası sömürüyü katmerlendirecek her tür girişim doğal iştah açıcıdır. Bu tür iktisadi avantajlar karşısında jeopolitik kaygılar anlamsızlaşır. Kuşkusuz her şey birbiriyle ilişkilidir, ama endişeleri abartmak, ilişkileri ifrata vardırmak ve böylece komplo teorileri üretmek de bir “jeopolitik” klasiğidir.
Çin ve Orta Doğu
2000-2013 arasında Çin’in karbon yakıt ihtiyacı 7 kat, ancak kendi kaynaklarından üretimi sadece 1,7 kat arttı. 2012’de günlük 9,1 milyon varil (yıllık 455 milyon ton) petrol tüketiyor, ama bunun sadece yüzde 45’ini kendi kaynaklarından çıkarıyordu. 2013 başında Çin’in enerji ihtiyacının yarıdan fazlası, Arap ülkelerinden alınan petrolle karşılanıyordu. Çin, daha bu yıllarda Yakın Doğu ve Orta Afrika ülkelerinin ABD’den sonraki ikinci büyük ticari ortağı haline gelmişti. Aynı yıl Çin’in Arap ülkelerine ihracatı bu ülkelerin dış ticaretinin yüzde 9,1’ini oluşturuyordu (ABD’nin yüzde 13,6); Çin’in bu ülkelerden yaptığı ithalatın ise yüzde 92,1’i ham petrol, sadece yüzde 7,9’u diğer tüketim ürünleriydi. Bu sırada Rusya Federasyonu’nun Kuveyt Büyükelçiliği Üçüncü Sekreteri olan Truhin’in 2014’te yazdığına göre, bu tarihte bölgedeki petrol, doğalgaz, petrokimya ve inşaat sektörlerinde 22 milyar dolar tutarında iş görüyordu ve bu, bölge ülkelerinin bütün projelerinin yüzde 2,5’ini teşkil ediyordu. Aynı yıl Sinopec, Suudi Aramco ortaklığındaki 10 milyar dolar değer biçilen Yanbu Export Refinery’nin yüzde 37,5 hissesine sahipti. Öte yandan Suudi Aramco da Çin’de Yunan’da Petrochina (CNPC) ile ortak rafineri inşaatına girişmişti. Keza Kuwait Petroleum International, Sinopec ile 17 Mart 2011’de imzalanan anlaşmayla Zacan’da 9 milyar dolar değer biçilen bir petrol rafinerisi kurmaya başlamıştı. Bu iki rafineri de, Çin’e taşınacak Arap hampetrolünü işlemeyi hedefliyordu. Aynı dönem Petrochina da Irak’ta Rumeyla’da BP ile ortak rafineri kurmuştu.
2013’te, BAE’de Abu Dhabi National Oil Company (Adnoc) ile CNPC arasında Çin’e 20 yıl boyunca petrol ihracatını kayıt altına alan bir kontrat imzalandı; ertesi yıl da bu iki şirket arasında stratejik işbirliği mutabakatına varıldı. Gene 2014’te Suudi Aramco ile Sinopec ortaklığında, Yanbu’daki dünyanın ikinci büyük rafinerisi çalışmaya başladı. Bunlara 2007’de Çin’in güneyindeki Futsziyan bölgesinde Exxon ve Suudi Aramco ortaklığıyla kurulan petrol rafinerisini de eklemek gerek.
Çin’in bölgedeki en büyük petrol tedarikçisi İran’dı. 2014’te Çin’in ithal ettiği petrolün yüzde 22’si İran’dan geliyordu. 2012’de İran’la dış ticaret hacmi 28 milyar dolardı (UN Comtrade verilerine göre 26 milyar dolar) ve 2015’te 50 milyar dolara çıkması bekleniyordu.16 (Ne var ki 34 milyar dolarda kaldı.)

Şekil 11. İran ve Çin arasında dış ticaret
Bu faaliyetler, Çin açısından stratejik bir girişim anlamına geliyordu. 2014’te Si Tsinpin, bu ortaklıkları, ÇKP’de adeta gelenek olan formüllerden biriyle açıklamıştı: “1 + 2 + 3”. Burada 1, enerji işbirliği; 2, altyapı inşası ve ticari faaliyetlerin yürütülmesi ve yatırım ikliminin iyileştirilmesi için uygun şartların sağlanması, 3 de şu üç temel yüksek teknoloji alanını ifade ediyordu: nükleer enerji, füze ve uzay sektörü, yeni enerji kaynakları.17
Bütün bunlar göz önüne alındığında, Truhin’in şu öngörüleri kesinlikle haklıydı: “Pekin’in gelecekteki enerji güvenliği pek çok açıdan Pekin ile Washington arasındaki işbirliği ve karşılıklı anlayışın seviyesine bağlıdır. Bununla birlikte Çinli yetkililer, ABD’nin petrol kaynakları üzerinde kontrol tesis etmek ve diğer devletlerin, esas itibariyle de Çin ve Rusya’nın bu alt-bölgeye nüfuz etmesine engel olmak amacıyla İran Körfezi’nde üstünlük kurmak hedefi güttüğünün farkındadır. Washington, Yakın Doğu’da kendi pozisyonunu tahkim etmeye çalışırken Çin’in faaliyetlerini, Amerikalılarla karmaşık ilişkileri bulunan ülkelere genişletmesinden de endişelidir. Günümüzde bunlar, öncelikle İran ve Suriye’dir. Amerikalılar, Pekin’in, ABD’nin bölgedeki geleneksel ortakları olan Suudi Arabistan, Kuveyt, BAE vb. ile işbirliğini güçlendirmesini hoşnutsuzlukla takip etmektedirler. Keza ÇHC’nin Irak enerji pazarını ‘benimseme’ hedefi güttüğü de görülmektedir.”18 (Vurgular benim. — H.Y.)
Bununla birlikte Truhin, Çin’in ticari ilişkilerini sürdürürken batılıların tersine kendi değerlerini ve sistemini dayatmadığını, ayrıca ABD Filistin meselesinde genellikle İsrail yanlısı bir tutum alırken Çin’in Filistinlilerin haklı taleplerini desteklemesinin de Arap dünyasında giderek daha büyük sempati yarattığını söylüyordu. Ne var ki bu sempatinin Arap halkları arasında ne kadar yaygın olduğu tartışmalıdır; Arap devletlerinin ise yapısal olarak işbirlikçi olduklarını ve bunlar arasındaki rahatsızlığın İsrail’den değil, Filistin meselesinin hâlâ devam ediyor olmasından kaynaklandığını ise, son iki yıl bize daha açık şekilde gösterdi. Her halükârda, Çin’in geleneksel olarak ABD hâkimiyeti altındaki alanlara yayılması emperyalist dünyada kuşkusuz endişe yaratır, ancak Çin, enerji güvenliği ve emperyalist dünya ağına bağımlılığı açısından kırılgandır ve, Truhin’in ima ettiği gibi, bu güvenliği tesis etmek için ABD ile “işbirliği ve karşılıklı anlayış” tesis etmesi gerekecektir.
Bu doğru bir görüştür. Görünürde son derece güçlü Çin ekonomisi, kapitalist dünya kapitalist sisteminde son derece kırılgandır. Yukarıda, bu kırılganlığın ABD ile ticaret mutabakatında nasıl sonuçlandığını anlatmıştım. Aşağıda, Rusya ile ilişkiler başlığında, Kore yarımadasında ne sonuç verdiğini anlatacağım. Burada ise Yakın ve Orta Doğu ile ilgili üç örnek vereceğim. Bunlardan Libya, bölgenin periferisinde olmasına rağmen, Çin’in Libya siyaseti bölge kapsamındadır.
Birinci örnek: ABD işgalinden önce Çin ve Irak arasında askeri-teknolojik ve ticari-iktisadi alanlarda sıkı ilişkiler kurulmuştu. 1991’e gelindiğinde 60 Çinli şirket Irak’ta petrol alanında faaliyet gösteriyordu ve BM’nin “gıda karşılığı petrol” programı uyarınca 500’den çok sözleşme imzalanmıştı. Ancak bütün bu avantajlar, ABD işgaliyle birlikte sona erdi. “Çin … 7 milyar dolar kaybetmesine rağmen, batılı devletlerle zaten gergin olan ilişkileri daha da germemek ve Suudi Arabistan gibi ekonomik açıdan kârlı bir aktörle yeni girdiği işbirliğini de kaybetmemek için ‘sessiz rıza’ ve ‘müdahalesizlik’ ilkesini gütmeyi tercih etti.” Irak’la ilişkiler ancak 2006’dan sonra yeniden gelişmeye başladı. 2013’e gelindiğinde Irak petrol sahalarında Çinli girişimlerin yatırımları yıllık 2 milyar dolara ulaşmıştı; bu sahalarda yüzlerce Çinli petrol mühendisi çalışıyordu. Çin, Irak’a işçi taşımak için özel bir havaalanı bile inşa etmişti. Çin artık, Exxon’un elindeki petrol sahalarına bile göz dikmişti; ama buna da IŞİD’in yükselişi darbe vurdu.19
İkinci örnek: Çin, geleneksel olarak, uluslararası ilişkilerde “istikrar ve gelişmeyi” temel aldığını açıklar. Bu iddia genel olarak samimi kabul edilir. Ancak Arap baharıyla birlikte buna bir de uluslararası güvenlik eklendi. Bu deyim, bütün büyük güçlerde olduğu gibi Çin’de de siyasi ve iktisadi menfaatlerini ifade etmenin bir başka yoludur.
2011 mayıs ayında Çin Dışişleri Bakanı Yan Tszeçi, Çin’in Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya yönelik tutumunu üç başlık altında açıklamıştı: “Birincisi, Çin, iç işlerine karışmama ilkesine bağlıdır; ikincisi, silahlı güç kullanılmasına karşıdır; üçüncüsü de uluslararası toplumu bölge ülkelerinin siyasi istikrarı sağlama çabalarını desteklemeye çağırmaktadır.” Aynı dönemde Çin’deki düşünce kuruluşlarında (her yerde olduğu gibi Çin’de de düşünce kuruluşları, rejime akıl satan kuruluşlardır), bölgedeki durumun “Çin’in girişim ve enerji güvenliğini ilgilendirdiği” daha sık vurgulanıyordu.
Bu tutum, Libya’da ete kemiğe büründü ve Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin, Libya’ya NATO müdahalesinde birinci basamak olan 1970 sayılı kararını destekledi. Bununla da yetinmedi ve ilkinden bir ay sonra NATO müdahalesine açıkça olanak sağlayan 1973 sayılı kararı da veto etmekten kaçındı.20 Bu, batılı ülkelerin Çin’den destek göreceklerini umudunu açıkça artırmıştı.21
Rusya Bilimler Akademisi Uzak Doğu Enstitüsü’nden K. Antipov, Libya’da iç savaş henüz devam ederken, Fudan Üniversitesi profesörlerinden Tszyan Tszyunbo’nun ve Çin Dışişleri sözcüsünün görüşlerini aktarır. Tszyan, Çin’in Libya krizinde “gerçekten de müdahalesizlik ilkesinden uzaklaştığını”, ancak bunun “tam bir vazgeçiş olduğuna dair aceleci çıkarımlar için sebep teşkil etmediğini” söyler. Dışişleri sözcüsü de, Libya’daki durumu “tamamen istisnai” diye tanımlar ve Libya’ya yönelik yaptırımların desteklenmesi kararının “Çin’in gelecekteki siyaseti için bir örnek teşkil etmeyeceğini” ileri sürer.22
Ama Libya’daki trajedide Çin’in siyasi payı bununla sınırlı kalmadı. Çin, daha 2011 haziranında, iç savaş sürerken, batı destekli haydut çetesinin Bingazi merkezli Geçici Ulusal Konsey’ini Libya’da meşru iktidar olarak tanıdı ve resmi ilişki kurdu. Çin’in Mısır ve Tunus’ta da aynı şeyi yapmış olduğuna bakılırsa, Libya’daki tutumu hiç de “tamamen istisnai” değildi.
Üçüncü örnek: 2012’de ABD ve diğerleri İran’dan petrol alan ülkelere karşı ambargo kararı aldıklarında, İran’ın en büyük alıcısı olan Çin fazla beklemedi ve alternatif petrol kaynakları arayışına girdiğini duyurdu. Gerçekten de İran’dan aldığı petrolü yarıya düşürdü ve Suudi Arabistan’la yeni petrol alımı görüşmelerine girişti.23 Çin’in İran’la ilişkileri, ancak Rusya’nın inisiyatifiyle İran’ın nükleer programı konusunda görüşmelerin ilerlemesi üzerine eski rotasına girdi. Çin, 2018’de de, İran’ı Yemen’de Husilere silah temin etmekle suçlayan İngiltere, Fransa ve ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’ndeki ortak karar tasarısına çekimser kaldı. (Tasarıyı Rusya veto etti.)
Şekil 11, Çin ve İran arasındaki dış ticaretin, İran’a yönelik yaptırımların rahatlaması ve artmasıyla paralel olduğunu, Çin’in İran’ın dış ticaretindeki payı artıyor olsa bile, emperyalizmin İran’a yaptırım dalgalarının yükseldiği her defasında iki ülke arasındaki dış ticaret hacminin dramatik şekilde düştüğünü açıkça gösteriyor. Öyle ki, ABD’nin İran’la nükleer anlaşmasını tek taraflı iptalinden sonra da (belli ki ABD ile çatışmamak için) İran’ın Çin’e ihracatı (kuşkusuz bunun tamamına yakını petrol ve petrol ürünleridir) neredeyse 2005 seviyesine geriledi.24 Ancak Çin, her iki ülkeyle de “yumuşak güce” (emperyalist dünya sistemine entegre dev bir ekonomi) dayanan karşılıklı denge siyasetini sürdürmeye devam etti.
Yumuşak güç, tercih değil, kırılgan ekonominin yapısal olarak doğurduğu zorunlu bir sonuçtur, zira (2013 itibariyle) Çin, petrol ihtiyacının yüzde 19’unu Suudi Arabistan’dan karşılıyordu. İlyiminskaya’nın haklı olarak dikkat çektiği gibi: “Siyasi açıdan, Suudi Arabistan’la işbirliği, bu ülkenin Arap Ligi, Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konferansı, İslam İşbirliği Örgütü formatlarında çok taraflı uluslararası ilişkiler alanındaki kilit rolü itibariyle önem taşıyor. Kuşkusuz, Suudi Arabistan’ın siyasi ağırlığı, Çin’in Yakın Doğu’da kendi menfaatlerinin lobisini yapmasında değerli bir avantajdır.”25 Ama sadece bu kadar değil. ABD’nin İran’ı tecrit planı, zaten, Çin’in yüzünü başka kaynaklara çevirmesi üzerine kuruluydu. 2012’de Çin, kendi enerji ihtiyacını karşılayabilmek için bunu yapmaktan kaçınmayacağını açıkça gösterdi.26
Bununla birlikte Çin’in ABD planına bütünüyle angaje olması hem mümkün değildir, hem de ABD’nin böyle bir beklentisi olduğunu ileri sürmek aşırı bir abartı olacaktır.
Çin, başta Yakın ve Orta Doğu olmak üzere, batı müdahalelerinin yıkıcı rolünün altını çizer; bununla birlikte “ABD’nin tutumu, bölgedeki batılı ülkelerin ileriki eylemlerini ve gelecekteki barışın olası varyantlarını tayin eden en önemli unsur olarak değerlendirilir.”27 Bu yandan çarklı tutum, Çin’in devrim sonrası tarihinin neredeyse her kesitine damgasını vurmuştur. Libya gibi, batı müdahalesiyle istikrarsızlığın yayıldığı ülkelere, ABD ile ortak menfaatler temelinde “istikrar” getirme anlayışından vazgeçmeleri de mümkün görünmüyor. Zira bu anlayış, aslında, Çin ile ABD arasında (Antipov’un deyişiyle) “stratejik diyalog” şartlarını yaratmak amacı güdüyor. Bu “realpolitik” kuşkusuz temelsiz değildir; zira “Çin günümüzdeki durumda ABD’nin rolünde önemli bir daralma olmasını ve Arap dünyasında, ‘soğuk savaşın’ sonunda olduğu gibi yeni bir güç vakumu ortaya çıkmasını beklemiyor. Çin, kendisini de, yakın gelecekte böyle bir olası vakumu tek başına doldurabilecek güçte görmüyor.”28 Başka deyişle, Rusya’nın dış siyaseti ABD’yi denklemin dışına itmek üzerine kurulu olduğu halde, Çin’in dış siyaseti, denklemde ABD ile birlikte tayin edici rol kazanmak üzerine kuruludur.
ABD Tayvan’ı kaşıdıkça güçlenen bu derin pragmatizm, dediğim gibi, emperyalist dünya sistemi içinde kırılgan bir dev oluşundan kaynaklanıyor, ancak bunun tarihi öncülleri de yok değil. Çin, sadece ilişki kurmakla kalmıyor, ilişki kurduğu ülkelerde iktidarı savunur bir tutum almaktan da çekinmiyor. Cem Küçük’ü CRI’ye yorumcu yapmak, başka türlü izah edilemez. Nispeten uzak, doğrudan menfaatlerinin nispeten daha zayıf olduğu Türkiye’yle karşılaştırıldığında, Çin’in yakın ülkelerle ilişkisi, çok daha sabıkalı. Görünürde açık siyasi ve ideolojik motif gözetmeyen Çin yatırımları, bu ilkeye sığınarak, ilişki kurulan ülkede iktidarı sağlamlaştırmaya hizmet ediyor.
Bunun çok çarpıcı bir örneğini Sarı Yelekliler eylemlerinin ilk aylarında Global Times’ta (ÇKP yayın organı Halkın Günlüğü’nün İngilizce kolu) takip etmek mümkündü. Bunlardan birinde, Fransız işçilerinin, Fransız ekonomisinin neoliberal küreselleşmesini “ileriye doğru” bir adım olarak kabul etmesi gerektiği vazediliyordu. 2019 sonunda yapılan yorumlarda bile, Fransız hükümetinin neoliberal tedbirler uygulamakta ve güvenlik kuvvetlerinin bu “yasadışı” gösterileri bastırmakta haklı olduğu ileri sürülüyordu.29
Çin’in enerji güvenliğini sağlama çabası, kırılgan bir dev oluşunun bir sonucudur. Ancak emperyalist dünya sistemi yerinde durdukça bu yapısal problem çözülemez, dolayısıyla enerji güvenliğini sağlama çabaları da devam edecektir. Bu yüzden, Çin’in jeopolitik hamlelerine bu son derece ciddi sorunun şekil vermesi gayet anlaşılır.
Antipov da buna yakın bir görüşteydi. Antipov 2012’de, Suriye krizinin bu henüz çok erken, üstelik de Rusya’nın henüz sadece diplomatik rol oynadığı bir aşamasında, bu krize yaklaşım farklarına rağmen bölgedeki bütün ülkelerle iktisadi ilişkilerini geliştirmeyi başardığını vurguluyor ve Çin’in bölgede faaliyet gösteren bütün güçlerin başlıca ortaklarından biri haline gelme eğilimine dikkat çekiyor, bunun da “Çin ve Rusya’nın uluslararası arenada yakınlaşmasına ve pratiğe dönük karşılıklı ilişkilerinin güçleneceğine katkıda bulunacağının” altını çiziyordu.30
Antipov, Beşar Esad’ın 2004’te Çin ziyareti öncesi demeçlerini hatırlatıyor ve Suriye’nin “reformlar” yolunda Çin’i örnek aldığını belirtiyordu. Beşar Esad döneminde Çin’le ticari ilişkilerin gelişmesi, tesadüf değil, karşılıklı siyasi bir tercihti. Nitekim iki ülke arasındaki dış ticaret hacmi, 2002’den 2011’e 10 kat artmış ve 3 milyar dolara yükselmişti. Bunun büyük bölümü, kuşkusuz, Suriye pazarını kaplayan ucuz Çin tüketim mallarıydı. Gene bu dönemde Fırat vadisinde petrol çıkarmak ve işlemek için 400 milyon dolarlık ortak girişim öngörülüyordu. Sinopec, daha 2007’de, Kanadalı Tanganyika Oil Co., Ltd.nin millileştirilmesi için yaklaşık 1 milyar dolarlık katkıda bulunmuştu. Aynı yıl Deyrezzor’da da 1 milyar dolar değer biçilen ortak bir rafineri kurulması konusunda mutabakata varılmıştı. Aynı proje, buradan çıkartılacak petrolün Tartus limanına ulaşması için petrol boru hattı inşasını da öngörüyordu. Ancak belki bunlardan daha dikkat çekici olan, Suriye ve Çin ortak bankaları kurulması projesiydi.
Bütün bunlar, kuşkusuz, Suriye’ye yaptırımların hafiflemesinde büyük rol oynayacaktı. Keza ortak girişimler kültür ve eğitim alanına da uzanıyordu; ortak üniversiteler, eğitim ve araştırma merkezleri açılması planlanıyordu. Bunlar askeri teknolojiyi de kapsıyordu. Gene bu dönemde Çin’in Yakın Doğu Daimi Temsilcisi U Sıke, esas itibariyle Golan tepelerinin Suriye’ye iadesi temelinde bir Suriye-İsrail barışı öngörüyordu.
Bu balayı döneminde Çin’in girişimlerini İsrail de destekliyordu. Dahası, Antipov’un dediğine göre bu girişimler 2012’de Suriye krizinin ilk aşamasında bile sürmüştür. Antipov’a göre Suriye ile işbirliği, “Çin’in Doğu Akdeniz’de kendi stratejik mevzilerini oluşturması için ön şartları yaratıyor, ÇHC’nin Türkiye ve İran bağlamında otoritesini artırıyor, Avrupa pazarıyla çalışmaya yönelik yeni yaklaşımların hayata geçirilmesini planlamaya olanak veriyor” idi.31
Suriye’de iç savaşın ilk aşamasında ise, Çin, Suriye hükümetiyle ilişkilerini sürdürmekle birlikte, demokratikleşme ve reform çağrılarına da katılmıştı. Rusya bu çağrılardan olabildiğince uzak dururken Çin’in liberal reform çağrılarına katılması, dikkat çekicidir. Gene Antipov’un, tam da bu gelişmeler yaşanırken yazdığı makalesine bakalım: “Suriye’deki mevcut istikrarsızlık, Çin’le daha etkili bir işbirliğine katkıda bulunabilecek sosyal kuvvetlerin rolünün artmasına da olanak verebilir. Çin’in resmi temsilcilerinin, ülkelerinin, bugünkü Suriye rejiminin veya kişisel olarak Beşar Esad’ın tutumunu savunmaya niyetli olmadığı ve Suriye halkının bağımsız siyasi tercihine saygı göstermeye hazır olduğu şeklindeki açıklamaları bu anlamda yorumlanabilir.”32 Antipov aynı yerde analizini derinleştirir ve “Çin ve Suriye arasındaki sıkı işbirliğinin Çin’in çok daha etkili Arap devletleriyle ilişkilerini bozma tehdidi yarattığını” söylüyordu. Bu da, Antipov’a göre, Çin hükümetinin gelişmeleri doğru tahmin edememiş olmasından kaynaklanıyordu. 2011’e kadar Çin basınında, Suriye’nin Arap baharına uyum sağlayacağı, komşularıyla “iyi ilişkilerini” koruyacağı, uluslararası Arap muhalefetini karşısına almayacağı bekleniyor, üstelik bölge devletlerinin de (İsrail ve Suudi Arabistan dahil), Suriye’nin “ikinci bir Libya olmasını” istemedikleri sanılıyordu. Oysa gerçek, “uluslararası Arap muhalefetinin” diğer ortaklarıyla birlikte Suriye’de terörist faaliyetleri daha en baştan diplomatik, siyasi, askeri, her tür kanalla desteklemeye başlamış olduğuydu.
Çin yönetiminin bu aşamada, Suriye’yi Libya gibi gördüğü ve Esad yönetimini yalnız bırakmak için fırsat kolladığı ileri sürülebilir. Suriye’nin direnişi, Çin’i de Orta Doğu’da darayı Suriye kefesine koymak zorunda bırakmıştır.
Neticede, başka Carnegie olmak üzere, batılı think-tank’lerin, Çin’in Suriye konusunda batı yanlısı bir tutum takınacağı umutları gerçekleşmedi, bununla birlikte bu umutlar büsbütün yersiz de sayılmazdı. Çin, (Uygur çeteleri dışında) çatışan taraflara genel olarak aldırış etmedi, son derece pragmatist siyasetini sürdürdü ve fiilen, BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya’nın vetolarına katılmaktan başka bir şey yapmadı. Görünürde tarafsız olan bu tutum, Çin’in olası diplomatik ve siyasi etkinliğini de zayıflattı. Bu doğmadan boğulan siyasi güçsüzlüğünü dünya ekonomisinde dev oluşuyla telafi edebildi; bu sayede Suriye krizinin bütün şiddetiyle ortaya çıktığı 2011’de bölge ülkeleriyle ticaret hacmini yüzde 34 artırarak 200 milyar dolara çıkardı. Ancak ilkeli bir siyasetle değil emperyalist dünya sistemine entegre bir ekonominin gücüyle kotarılan her ilişki, neticede, siyasete de emperyalist tonlar verecektir. Çin belli ki bunu bilinçli bir siyasi tercih olarak sürdürüyor.
Çin ve Rusya
Putin, 2019 ekiminde Çin’e ortak füze saldırı uyarı sistemi kurmasında yardımda bulunduğunu açıkladı. Bu genellikle iki ülke arasındaki askeri ittifakın derinleştirilmesi olarak değerlendirildi.
Rusya’da ilişki kurulan ülkeler iki ayrı ana başlık altında değerlendirilir: (1) ortak (partner), (2) müttefik. Lavrov’un batılı ülkelerden “ortak” diye söz ettiği birçok defa Putin’e gönderme yaptığına bakılırsa, bu, muhtemelen Putin’in katkısıdır. Üstelik zekice bir katkıdır; çünkü “ortaklık” ilişkisi, bir dostluk değil iş ilişkisidir. Bu ilişki mecburi, gönüllü, kâr-amaçlı, kâr-amaçsız, taktik, stratejik, sınırlı ve tam olabilir. Bu kavram seti, uluslararası ilişkilerin bir bölümü için de kullanılabilir; sözgelimi Vatikan ile ilişkiler kâr-amaçsız ortaklık, Ukrayna ile ilişkiler mecburi ortaklık, ABD ile ilişkiler sınırlı ortaklık ve Türkiye ile ilişkiler stratejik ortaklık olabilir. Bu son deyimi bizim basın ve siyasiler anlamak istedikleri gibi anlar ve zaman zaman “ortaklık” değil “ittifak” olarak çevirirlerdi. Talihimiz varmış ki, Lavrov’un geçen yıl 14 Ekim’de yaptığı açıklama, bu çeviri keyfiyetine mecburen son verdi: “Biz Türkiye’yi hiçbir zaman stratejik müttefik olarak sınıflandırmadık; Türkiye bir ortak, çok yakın bir ortak. Bu ortaklık birçok alanda stratejik bir nitelik taşıyor.”
Ortaklık ilişkisi iş alanıyla ilgilidir, ittifak ilişkisi ise çoğu zaman askeri sonuçlar üreten siyasi bir ilişkidir: ilişkinin tarafları, birbirlerinin güvenliğini kendi güvenlikleri kabul ederler ve içlerinden birinin güvenliğine yönelik tehdit halinde ona şu veya bu şekilde yardımda bulunmayı taahhüt edip hukuki bağıt altına alırlar. Örneğin Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki 1925 Dostluk ve Tarafsızlık Anlaşması, birçok bakımdan bir ittifak anlaşmasıdır. Bu anlaşma, her ne kadar geçerliliği resmi olarak 1945’te sona ermiş olsa da fiilen 1939’da Türkiye-İngiltere-Fransa arasında üçlü ittifak anlaşmasıyla sonlanmıştır; zira Sovyetler Birliği ile ittifakın yerini başka bir ittifak almıştır.
İttifak ilişkisi stratejik bir nitelik de taşıyabilir. ABD ve İngiltere arasındaki ilişki stratejik ittifak ilişkisidir; iki kapitalist ülke, dünya kapitalizminin ayrı merkezlerini (askeri-siyasi ve mali) kopmaz bir ittifakla birleştirmişlerdir. Rusya ile Belarus arasındaki ilişki de, iktisadi değil esas itibariyle askeri ve bunun neticesinde siyasi bir anlamda olsa bile, stratejik ittifak ilişkisidir.
Bu uzun açıklamadan sonra konuya dönebiliriz.
Aslında, Çin ile Rusya arasında ittifak ilişkisinin daha 16 Temmuz 2001’de İyi Komşuluk, Dostluk ve İşbirliği Anlaşması ile kurulduğu söylenebilir.
Bu, Putin’in iktidarının henüz ilk yılında Rusya’nın bütün batı aşkıyla birlikte Yeltsin safrasından kurtulmak yolunda attığı en önemli adımlardan biriydi.
Anlaşmanın 8. maddesine göre: “İmzacı taraflardan hiçbiri, imzacı diğer tarafın egemenlik, güvenlik ve toprak bütünlüğüne zarar verecek hiçbir ittifak veya bloğa katılmaz, üçüncü devletlerle anlaşma imzalamak da dahil hiçbir eylemde bulunmaz. İmzacı taraflardan hiçbiri, kendi topraklarını diğer imzacı tarafın devlet egemenliği, güvenliği ve toprak bütünlüğüne zarar verecek şekilde üçüncü devletler tarafından kullanılmasına izin vermez. İmzacı taraflardan hiçbiri, diğer imzacı tarafın egemenliği, güvenliği ve toprak bütünlüğüne zarar verecek örgüt ve grupların kendi topraklarında kurulmasına ve faaliyetine izin vermez.”
9. madde: “İmzacı taraflardan birinin görüşüne göre barışı tahrip edebilecek yahut söz konusu tarafın güvenliğini ilgilendirebilecek bir durum doğduğu takdirde, taraflar derhal, bu doğan tehdidi bertaraf etmek hedefiyle görüş alışverişlerine girişirler.”
12. madde: “Anlaşan taraflar, küresel stratejik denge ve istikrarın korunmasına yönelik ortak çabalar gösterirler, keza stratejik istikrarın korunmasını temin eden temel mutabakatlara kesinkes uyulmasına her vasıtayla katkıda bulunurlar.”33
Bu anlaşmada askeri yardım değil görüş alışverişi öngörülmüştür, bununla birlikte ticari-iktisadi, askeri-teknolojik, bilimsel-teknolojik, enerji, ulaşım, nükleer enerji, maliye, uzay, havacılık, enformasyon teknolojisi, kültür, eğitim, kamu sağlığı, enformasyon, turizm, spor, hukuk “ve diğer alanlarda”, keza uluslararası mali ve iktisadi kuruluşlarda işbirliği de öngörülmüştür.
Bu, bir ön-ittifak anlaşmasıdır ve daha sonraki ilişkilerin yönünü tayin etmiştir.
Cin’in en büyük silah tedarikçisi Rusya’dır; Rusya’nın toplam silah ihracatının yüzde 16’sı Çin’e yapılır.34 Bu, aslında, silah alımından biraz daha fazlasıdır, askeri-teknolojik işbirliğidir, zira Çin, kendi silah sistemlerini (güdümlü füze, havadan havaya füze, İHA, lazer güdümlü bomba, vb.) Rusya’nın sistemleri üzerinde geliştiriyor.35 İki ülke 2012’den beri ortak deniz tatbikatları yapıyor, ayrıca başka ülkelerin de katılımıyla çok sayıda kara tatbikatı düzenleniyor. İki ülke BM’de genellikle aynı doğrultuda kararlar alıyorlar ve bölge ülkeleriyle ilişkilerini genellikle koordinasyon halinde sürdürüyorlar.
Bununla birlikte tam bir ittifak bulunduğunu ileri sürmek de güçtür.
Daha önce dediğim gibi, Putin döneminde Rusya’nın önceliği ABD’yi denklem dışına itmek, Çin’in önceliği ise denklemde ABD ile birlikte tayin edici rol kazanmaktır. Bu, her iki ülkenin kendince kırılgan durumunun sonucudur. Rusya’nın kırılganlığı, kapitalist dünya sisteminde bir çevre ekonomisi olmasıdır; bağımsızlığını korumak için enerji ve savunma sektörlerinde mutlak devlet denetimine dayanan devlet kapitalizmi vasıtasıyla ABD’ye karşı mücadele etmek zorundadır, zira bağımsızlığa yönelik tehdit esas itibariyle ABD’den gelmektedir. Çin’in kırılganlığı ise tam da dev bir fabrika olmasından kaynaklanır; üretim dış pazar için yapılıyor, dolayısıyla batıda gümrük duvarlarının yükseltilmesiyle ve başka nedenlerle doğması muhtemel, kendi kontrolü dışındaki talep eksikliği tehdidiyle karşı karşıya, teknoloji üreticisi değil, dünya fabrikası olmayı sürdürmek için içgücünü ucuz tutmak zorunda, bu da iç talebin zoraki daraltılması sonucunu doğurmaktan başka sistemin geleceği için tehdit yaratıyor. Bütün bu nedenlerle Çin de ABD ile anlaşmak zorunda.
Si’nin “yeni stratejisi” bu tehlikeleri ortadan kaldırmaya, eğilimleri tersine çevirmeye yönelik kapsamlı bir eylem planıdır, ancak birincisi bu “yeni” uzun vadede hedefleniyor, ne kadar başarılı olacağı henüz belirsiz olduğu gibi, mevcut şartlarda eski de varlığını korumaya devam ediyor. İkincisi ise, hem ABD, dünya kapitalist sisteminin siyasi ve askeri motoru olmaya devam ettiği sürece sistemin ekonomik dengelerinin değişmesine engel olabilecek vasıtalara sahiptir, hem de Çin, gerilimi sistemin çöküşü sınırlarına götürecek güç ve cesaretten yoksundur.
Bu, mevcut durumun marksizme dayanan bir değerlendirmesi. Ancak malûm, marksizm pek moda değil, “jeopolitik” kavramları daha çok ilgi çekiyor.
Jeopolitik denen şey bir yalancı-bilimdir, nedenlerle değil görüngülerle uğraşır. Bu yüzden çevre ülkelerin “stratejisini” belirlemede son derece tehlikelidir ve esas itibariyle dalgalanmaları meşru kılmak için laf kalabalığından öte pek önem taşımaz. Ama küresel çatışmanın doğrudan tarafları olan ülkelerde bu yalancı-bilim tayin edici bir önem kazanabilir, çünkü hızlı karar almak gerektiğinde nedenler üzerinde düşünmek zaman kaybı sayılır, zira nedenler, artık değiştirilmesi hayal dahi edilemeyecek sabitler haline gelmiştir. Keza, yöneticilerin düşünceleri bu yalancı-bilimin kavram setine dayandığından, onun çıkarımlarını takip etmek gerekir.
Rusya Bilimler Akademisi ABD ve Kanada Enstitüsü’nden S. Truş’un 2020 tarihli bir makalesi, benim yukarıda söylediklerimi bu yalancı-bilimin kavramlarını kullanarak formüle ediyor. Truş şöyle diyor: “Rusya için olduğu gibi Çin için de ABD’den gelen başlıca tehdidin şu temel başlıklarda olduğunu ileri sürmek mümkündür: 1) tam kapsamlı bir nükleer füze savaşında ABD’nin askeri zaferi tehlikesi; 2) ABD ile sistemsel bir çekişme neticesinde ulusal gelişme modellerinin aşınması ve devlet bağımsızlığının kaybedilmesi tehlikesi. Bu bağlamda, Rusya için tehdidin her iki veçhesini de aynı derecede önemli görünürken … Çin için ilk veçhesi daha günceldir.”36
Çin’in bu yapısal eğilimlerinin Yakın ve Orta Doğu’daki kimi çarpıcı sonuçlarını yukarıda örnek olarak sunmuştum. Ancak bu başlık altında Kore yarımadasındaki gelişmeleri, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü ve Afganistan’daki gelişmeleri hatırlatmaya değer.
Aslında Çin’in, on yıllardır KDHC’nin hamisi rolünü oynaması, Rusya’nın ise Güney Kore ile iyi ilişkiler sürdürmesine bakarak, Rusya’nın KDHC’ne karşı ABD’nin dayattığı yaptırımlara direnmeyeceği, Çin’in ise geleneksel rolünü oynamaya devam edeceği beklenebilirdi. Oysa tam tersi yaşandı.
2015-216 yıllarında ABD’nin Güney Kore’ye füze sistemleri yerleştirme kararına Rusya ve Çin ortak ve sert tepki gösterdiler. Çin Dışişleri Bakanı Van İ, 2016 mart ayında Lavrov ile ortak basın toplantısında, ABD’nin planının “Rusya ve Çin’in stratejik güvenliğine doğrudan zarar vereceğini” söyledi; Lavrov da aynı yerde, Rusya ve Çin’in, Kuzey Kore’nin nükleer füze programına engel olacak tedbirleri zaten desteklediklerini söyledi, ancak ABD ve Kore’yi “bu planların KDHC’nin maceralarıyla ilişkili olduğu açıklamasının arkasına gizlenmemeye” çağırdı.
Kasım ayında ise beklenmeyen oldu: Çin, ABD ile KDHC’ne karşı sert yaptırımlar konusunda, Rusya’ya haber vermeksizin anlaştı.
Şanghay İşbirliği Örgütü’nü Rusya ve Çin arasındaki stratejik işbirliğinin bir aracı olarak görmek de çok moda, ama bu abartılı bir yaklaşımdır. Örgüt aslında, Pakistan ve Hindistan, Tacikistan ve Kırgızistan gibi benzemezlerin zoraki birliğidir. Lukin ve Kaşin’in vurguladığı gibi: “Varlığının temeli basittir: bütün üyeleri batıyla işbirliğine değer veriyor ve onunla işbirliği olmaksızın iktisadi ve teknolojik gelişimin mümkün olmadığını biliyorlar. Aynı zamanda, alternatif güç merkezlerinin olduğu, onların temel problemlerini batı ve batının yönettiği ittifaklardan daha iyi ve daha derinlemesine anlayan örgütlerin bulunduğu bir dünyada kendilerini daha rahat hissediyorlar.”37 Bu rahatlık duygusu, örgütü daha da genişletebilir, ama bana kalırsa buradan AB ve NATO gibi ittifaklar çıkacağı beklentisi gerçekçi değil; hatta tam tersine; örgüt genişledikçe siyasi olarak daha da işlevsizleşecektir.
Güncel bir meseleye girmeden olmaz. ABD’nin Afganistan’dan çekilişi, bölge ülkelerinin kucağına gerçek bir Taliban bombası bıraktı. Bununla ilgili şöyle yazmıştım: “ABD ve NATO’nun görülmemiş bir rezalete dönüşen çekilmesi, stratejik değil taktik bir yenilgi; bu rezalet, bölgede kalıcı bir istikrarsızlık odağı bırakmak, Güneydoğu Asya’da İran, Rusya ve Çin’i çevreleme çabasını artırmak, böylece Orta Asya’nın eski Sovyet cumhuriyetlerini nüfuzu altına almak, giderek de sömürgeleştirmek amacını güdüyor.”38 İran zaten 2000’lerin ortalarından beri Taliban’la gayet iyi ilişkiler içinde, Çin de Necibullah hükümetine karşı mücahitleri silahlandırdığı yıllardan beri hem öz-güvenli, hem de sınır kontrolü (hem fiili kontrol hem de vize rejimi) yeterince güçlü. Rusya ise hem sınır geçişleri hem de ülke içindeki müslüman halklarda tekfirci eğilimlerin güçlenmesi tehlikesi yüzünden kırılgan.
Her iki ülke, bugün Afganistan meselesinde ortak bir yaklaşım geliştirmiş görünüyorlar; ancak bu yanıltıcı olmamalı. Çin, bölge ülkeleriyle kurduğu bağımlılık ilişkisine dayanarak başta Tacikistan olmak üzere Taliban tehdidi altındaki devletleri pek çok kanaldan zorlayabilir, oysa bu ülkeler üzerinde sadece savunma, kültür ve nüfus bağı bulunan Rusya, Taliban’ın doğrudan tehdidi altındadır.
Çin’le ittifak, Rusya’da pek çok kesim için avantajlı görünür: nihayetinde böyle bir ittifaktan ABD zarar görür, ama Rusya ne kaybedebilir ki? Ama karşıt görüşler de vardır. İttifak, Rusya pazarına Çin’in nüfuzu anlamına da gelir. Zaten batının yaptırımlarıyla ekonomik olarak abluka altına alınan Rusya, Çin’in omuzları üzerinde yükselmenin maliyetini kaldırabilir mi? Çin’den sermaye ihracı, Rusya’nın batı değil ama bu defa başka bir güç tarafından sömürgeleştirilmesine yol açmaz mı?
İki ülke arasındaki ticari ilişkilerin temposu ve boyutu bu ülkelerden sadece biri tarafından tayin ediliyorsa diğer ülke dezavantajlı demektir. Çin ve Rusya arasındaki ticari ilişkiler hızla gelişiyor ama bunun motoru, Rusya’dan ihraç edilen malların kalitesi değil, Çin’in enerji ihtiyacıdır. Rusya’nın Çin’e ihracatının üçte ikisini enerji kaynakları ve ormancılık ürünleri oluşturur, ihracatın sadece yüzde 1,5’i makinedir. Oysa Çin’den ithalatının yüzde 30’unu çeşitli makineler oluşturur.39
Son olarak, Çin’in Kırım’da ve Arktik Okyanusu’nda Rusya’yla çeliştiğini ve özellikle ikincisinde ABD yanlısı tutum aldığını eklemek gerek.
Açık ki Çin, Rusya ile ön-ittifaktan bütünüyle vazgeçmiyor, ama ABD ile çatışmamayı Rusya ile ittifakın önüne koyuyor. Çin’in bu siyasetinin yakın zamanda değişeceği beklentisi gerçekçi değildir.
Bütün bu karşılıklı nedenlerle, ittifak ilişkisinin ön-ittifak aşamasını geçmesi pek mümkün görünmüyor.
Si’nin kırılganlığı giderme planı
Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı “Y. Primakov Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Ulusal Araştırma Enstitüsü Asya-Pasifik Araştırmaları Merkezi” bilimsel direktörü A. Lomanov, Çin ve batı arasında kurulan ilişkiyi, çok haklı olarak, “istikrarlı ve karşılıklı avantajlı bir iktisadi sembiyoz” olarak tanımlar: “Çinli işçiler yüzleri ter içinde ithal edilen ve gene yurtdışına çıkacak montaj parçalarını topluyorlardı. Ucuz Çinli emeği, batılı şirketlere sağlam kâr getiriyordu. Batılı uzmanlar, Çin’de sosyalizmin, muazzam bir pazar ekonomisi binasının üstündeki dekoratif bir perdeye dönüştüğünden şüphe etmiyorlardı. Artık sadece, büyüyerek reform devrine erişmiş olan Çin orta sınıfının, ÇKP’nin tek parti iktidarından liberal sistem istikametinde vazgeçip küflenmiş kızıl bayrağı indirmesinden bekleniyordu.”
Lomanov, 2003’te Çin’de “barışçıl yükseliş” sloganının ortaya çıktığını hatırlatıyor; buna göre Pekin, iktisadi küreselleşme şartlarında liderliğe yükselecekti. Bu sloganın, bu naif hayalin altında, belli ki, 1970’lerin ortalarından beri ABD ile devam eden huzurlu yılların eseri elit kuşaklar yatıyordu: “İlişkilerin her zaman yapıcı ve Çin’in avantajına olacağı, Amerika’nın Çin eliti için daima imkânlar ülkesi olarak kalacağı hayali hâkimdi.” Lomanov alayla, “Çinli uzmanların, ABD’nin küresel liderlik kaidesinden barışçıl inmeye gönüllü rıza gösterme ihtimalini” tartışma konusu bile etmediklerini de ekler.
2013’te Si Tsinpin’in iktidara gelişi, bu halüsinasyondan uyanmaya yol açmadı. Tersine, bu sırada bile, “Pekin ve Washington’un çatışmayacakları, aralarında ihtilaf çıkmayacağı, iki ülkenin birbirlerine karşılıklı saygı göstereceği, işbirliğini geliştireceği ve karşılıklı kazanç elde edeceği” bekleniyordu.40
Lomanov’a göre Çin liderleri, 2019 sonuna kadar ABD ile uzlaşmanın mümkün olabileceğine ve Çin’in küresel liderliğe çatışmasız yükselebileceğine inanıyorlardı. Bu umut ancak 2020 başında, ABD ile bitmeyen ticari pazarlıklarla söndü. Bu pazarlıklarda Çin, yüklüce bir haracı kabul etmek zorunda kaldı. Pandeminin yaygınlaşmasıyla birlikte Çin’e yönelik şeytanlaştırıcı ayrımcılık dili de buna eklendi. Pekin ancak bu aşamadan sonra susmayı bıraktı ve Rusya’nın yaptığı gibi, her tür yaptırıma paralel cevaplar vermeye başladı. Lomanov, bu dönemde küreselleşmenin avantajlarının azaldığını ve Çin açısından dış risklerin arttığını ileri sürer. Si Tsinpin’in 10 Nisan 2020’de CKP MK Mali ve İktisadi Komisyonu toplantısındaki çıkışını da buna bağlar.
Bu son derece önemli konuşmayı ayrıntılı şekilde incelemeliyiz.
Si, konuşmasında, “ülkenin orta ve uzun vadeli iktisadi ve sosyal gelişme stratejisinin temelleri” olarak altı ilke formüle eder. Bunlardan ilki (ve en önemlisi), iç talebin genişletilmesidir.41
Birinci ilke. “İç talebin genişletilmesi stratejisini sebatla hayata geçirmek.” Reformlar (Si bunları özellikle Çin’in 2001’te Dünya Ticaret Örgütü’ne girişiyle ilişkilendirir), Çin’i “dünyanın fabrikası” yapmış, bu fabrika “Çin’in iktisadi küreselleşmenin imkânlarından yararlanmasında, iktisadi gücünü hızla artırmasında ve insanlarının hayatını iyileştirmesinde önemli bir rol oynamıştı.” Ancak “Son yıllarda iktisadi küreselleşme ters esen rüzgârlarla karşılaştı. Pandemi, küreselleşme karşıtı eğilimi derinleştirebilir. … Çin’in içinde geliştiği dış ortamda ciddi değişiklikler meydana gelebilir.” Bütün bunlar, “iç talebin genişletilmesi stratejisini” gerekli kılıyordu. Bununla birlikte Si, açıklık ve iç talebin genişletilmesi arasında bir çelişki olmadığının da altını çizme ihtiyacı duyuyordu. Tersine: “İç dolaşım ne kadar akışkansa, küresel kaynaklar için bir çekim alanını o kadar güçlü şekilde meydana getirebilir, … yeni bir gelişme modelinin inşası o kadar avantajlı olur, keza uluslararası rekabet ve işbirliğine katılımda yeni avantajların ortaya çıkışı o kadar yoğun olur.” Si, bu nedenle, tüketimi Çin’de iktisadi büyümenin en önemli motoru sayıyordu ve bunu, orta gelir seviyesindeki 400 milyon insana tevdi ediyordu. Keza, gelir seviyesinin yükseltilmesini “en önemli siyasi hedef” sayıyordu. Başka deyişle, alım gücü yüksek batılı tüketici için üretilen ihraç mallarının giderek daha büyük bir bölümü iç pazarda tüketilmeli, bunun için de orta gelir seviyesindeki insanların gelirleri artırılmalıydı. Ancak bunu sınıf ilişkilerine köklü müdahale yoluyla yapmayacağını da vurguluyordu: “Daha fazla insanın kendi çabalarıyla ota gelir seviyesi grubuna girmeleri için insan sermayesine yatırımları genişletmek şarttır.”
İkinci ilke. “Üretim ve ikmal zincirini optimize ve stabilize etmek”; başka deyişle kritik anda zincirin kopmasına engel olacak şartları ve istikrarı yaratmak. Pandeminin başındaki kriz, bu ihtiyacı açıkça ortaya koymuştu. Bu, iki kanaldan yapılmalıydı: (1) uluslararası ve (2) ulusal. Uluslararası planda “zaruri sınai rezerv sistemi meydana getirmek için önemli mamuller ve ikmal kanalları kaynağı olarak hiç değilse bir tane alternatif” temin etmek gerekiyordu. Bu, “uluslararası seviyede sanayinin baskın alanlarındaki lider pozisyonunu güçlendirmeyi”, “uluslararası üretim zincirinin Çin’e bağımlılığını güçlendirmeyi” (bu çerçevede diğer ülkelerin bu zinciri “yapay olarak” engellemesine karşı güçlü olmayı) gerektiriyordu. Ancak bu, “sınai üretim ve ikmal zincirinin siyasileştirilmesine ve silahlandırılmasına kararlılıkla karşı koyarak” yapılmalıydı: “Uluslararası ekonomi ve ticaret görüşmelerinde küresel üretim ve ikmal zincirinin güvenliğini korumak ve ekonomi dışı faktörlerin müdahalesine imkân vermemek için uluslararası konsensüs ve normların şekillenmesine katkıda bulunmak ve keza küresel üretim ve ikmal zincirindeki olumsuz gelişmeleri uluslararası işbirliği yoluyla engellemek ve onlarla bu şekilde mücadele etmek şarttır.” Bu, “yeni stratejinin” aslında Çin’in dış siyaseti açısından hiçbir yenilik getirmediğinin itirafıdır. Ulusal alanda ise “kritik anlarda, olağanüstü şartlarda ekonominin normal işleyişini temin edecek bir çevrime ulaşmak için milli güvenlikle ilişkili sektörlerde ve düğüm yerlerinde özerk, yönetilebilir, tehlikesiz ve güvenli bir iç üretim ve ikmal sistemi inşa etmek” gerekliydi. Si, bu nedenle, ekonomideki dijitalizasyon eğiliminin güçlendirileceğini söylüyordu. Yoksulluğa karşı alınacak tedbirleri de bu başlıkta sayması dikkat çekiciydi; başka deyişle yoksulluk, zaten ortadan kaldırılması gerekli bir şey olarak değil, ama ekonomik istikrara yönelik tehdit olduğu için uyanık olunması ve önlenmesi gerekli bir şey sayılıyordu. Ancak ikinci ilkeyi tartışırken bence en önemli nokta, devlet işletmelerinin güçlendirileceğini açıkça söylemesiydi: “Devlet işletmeleri … sosyalizmin en önemli maddi esası ve siyasi temelidir. … ülkenin yönetimim ve yenilenmesi için partiye dayanır. Daha güçlü, daha iyi ve daha büyük olmalıdırlar. Elbette devlet işletmeleri de reforme ve optimize edilmelidir, ama onlardan vazgeçilemez veya onlar zayıflatılamaz.”
Üçüncü ilke. “Şehirleşme stratejisinin iyileştirilmesi.” Bunun altında yatan neden, köy ve şehir arasındaki muazzam gelir uçurumudur. Si, cebri yöntemler kullanılmayacağını yeterince açık bir şekilde gösteriyor; bu, belki de geçmişin tecrübeleriyle sınıf ilişkilerine doğrudan müdahale etmeme arzusunun sonucudur. Ancak her halükârda, şehirleşme meselesi doğrudan sınıf ilişkilerini ilgilendirir; bu mesele “şehirlerde hayat şartlarının iyileştirilmesi” gibi, dekoratif olmasa bile yapısal soruna dokunmayan tedbirlerle çözülemez.
Dördüncü ilke. “Bilimsel-teknolojik kaynakların ve sonuçların yapısını düzeltmek ve optimize etmek.” Bu, ikinci ilkedeki, ekonominin dijitalizasyonuyla ilişkilidir; ancak üniversite eğitimi alanını ve bilimsel-teknolojik araştırmaları da kapsar. Dikkat çekici olan, Si’nin bu alandaki çalışmalarda “baş rolü işletmelere, genel rolü ise hükümete” vermiş olmasıdır. Başka deyişle, müfredat hükümet tarafından belirlenecektir ama hangi alanlarda hangi eğitim kuruluşlarının nasıl açılacağına işletmeler (esas itibariyle de özel işletmeler) karar verecektir. Teknolojik atılımın, “yeni stratejinin” ilkesel bir bileşeni haline getirilmesinin nedeni ise çok açıktır: Çin, batıyla artık eskisi gibi iyi ilişkiler sürdürmesinin zorlaştığını ve bunun da batı teknolojisine erişim imkânlarının daralttığını görüyor.
Beşinci ilke. “İnsan ve doğa arasında ahenkli bir sembiyoza erişmek.” Si’nin doğayla uyumdan söz ederken Engels’ten alıntı yapması çok ilginç ve marksizmin Çin’de uygulanışı açısından da (ekonomiden mümkün mertebe uzak, görece zararsız alanlarda yaygın) karakteristiktir.
Altıncı ilke. “Kamu sağlığı sisteminin inşasının güçlendirilmesi.” Si, Çin’in özellikle pandemiyle sınanan kamu sağlığı sisteminden haklı olarak övünç duyuyordu. Bu ilke çerçevesinde “Çin’in geleneksel tıbbıyla batı tıbbının entegrasyonunu güçlendirmek” hedefinin de konulmuş olduğunu ilginç bir nokta olarak hatırlatmalıyım.
Si, mayıs ayında ilk iki ilkeyi “ikili dolaşım” adıyla (iç ekonomi, bütün sistemin payandasıdır, dolayısıyla üretimin başlıca hedefi iç tüketimdir; iç tüketim dışarıdan “maddi kaynaklar ve mali akış” sağlayacak, dolayısıyla iç ve dış ekonomi birbirini tamamlayacaktır; sistemin temel bir bileşeni, teknolojik bağımsızlıktır) tekrar formüle etti. Lomanov’un ifade ettiği gibi, sermaye-yoğun büyüme, ucuz ihracat ve büyük çaplı teknoloji ithalatına dayanan eski modelin sınırlarına gelinmişti.42 Çin pazarının yabancı şirketlere açılması (AB ile yatırım anlaşması, her ne kadar gerçekleşmemiş olsa da, bu eğilimi gösteriyordu), “ikili dolaşımın” hem bir şartı (iç tüketimin artması) hem de sonucuydu. McKinsey & Co.nun “Çin ekonomisi yabancı şirketlere açılmaya devam edecek” heyecanı, keza pek çok batılı “düşünce kuruluşunun” övgüleri sebepsiz değildi.43
Eylül ayında, Si’nin ikinci ilkesine dayanan ve özel sektör karşısında devlet işletmelerinin rolünü güçlendirmekle kalmayıp aynı zamanda özel sektörü sınırlamaya yönelik çok önemli kararlar alındı. Bu kararlara göre, özel işletmelerin idareleri, girişimleriyle ilgili stratejik kararları ancak her şirketteki parti örgütleriyle danıştıktan sonra alabilecek. Aynı yıl kasım ayında Si Tsinpin, Ant Group’un 34 milyar dolarlık halka arzını, devletin finans kaynakları üzerinde kontrolüne değil de kâr ilkesine fazla yoğunlaşmasının yaratacağı tehlike nedeniyle iptal etti. Devlet müdahalesi eğilimi, Tencent Holdings Ltd., NetsUnion gibi dev şirketlerde de ortaya çıktı. Alibaba’ya karşı açılan anti-tekel soruşturması da bu eğilimi somutluyordu. Özel sektörün sınırlanması, kuşkusuz bunları tasfiyeye yönelik kesin bir tercih değil, ama makyaj da değil. Çin yönetimi, özel sektörü, stratejik kararlarında (dolayısıyla bütün uluslararası ilişkilerinde) parti idaresine tamamen tabi hale getirmek istiyor. Ama bu arada parti kadrolarının özel sektörle menfaat ilişkilerini, yani bu kadroların sermaye gruplarının temsilcileri haline gelmesini de engellemeye çalışıyor. Bu durum, iki yıldır kapsamı giderek artan yolsuzluk soruşturmalarının en önemli nedeni.
2020 kasımında ABD yönetiminin Amerikalı girişimcilerin 35 Çinli şirketten hisse senedi almalarını yasaklama kararı, bu şirketlerden büyük sermaye çıkışına neden oldu.44 ABD’nin başlattığı küresel Huawei savaşı da bu sürecin bir parçasıydı. Bu gelişmeler, Çin yönetiminin yeni planı uygulamakta kararlılığını artırmış olmalıdır.
Ekim ayında ÇKP MK Plenumu, “ikili dolaşımın” 2035’e kadar uzun vadeli gelişme planının temeli olarak kabul edilmesini önerdi, bu plan 2021 mart ayında Çin Ulusal Halk Kongresi tarafından onaylandı.
Bu yeni programın altında, kapitalist dünya sistemi içinde kırılganlığın üstesinden gelme hedefinin doğurduğu bir öz-yeterlilik arzusu olduğu bellidir; ancak sistem içinde kaldığı ölçüde, stratejik bir model değişikliği sayılamaz. Bununla birlikte değişikliğin çok temel bir noktada uluslararası ekonomik sonuçları ve bu sonuçların siyasete doğrudan yansımaları var: modelin işlemesi için Çin pazarının ABD dışındaki (esas itibariyle troykanın diğer ayakları olarak Japon ve Avrupalı) tekellere açılması gerekiyor. Ancak ABD bu girişimlere ısrarla çomak sokuyor. Başka deyişle Çin, ABD’nin baskılarından yılmayacak, sadık ve güvenilir ortaklar bulmak zorunda, ama da bu kolay bir iş değil.
2020 kasım ayında Avustralya’dan Japonya’ya kadar olan ülkeleri kapsayan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık anlaşması imzalandı. Ancak dev bir serbest ticaret alanı yaratmaya yönelik bu anlaşmanın ne kadar işleyeceği belirsiz. AB ile yatırım anlaşmasının ise, Avrupa Parlamentosu tarafından dondurulduğuna yukarıda değinmiştim. Keza, NATO zirvesi ve Çin’i de hedef alan bir “Transatlantik birliği”, “demokrasi ittifakı” vurguları, yeni programın önündeki yıkıcı engelleri açıkça gösteriyor. Ancak her halükârda “yeni strateji” küreselleşmeyi esas almaya devam ediyor. Lomanov’un ifadesiyle: “Çin, küreselleşmeye katılmaya devam ediyor, ama dış baskı, korunmacılık ve yaptırımlara karşı savunma seviyesini esaslı şekilde artırıyor.”45
Böylece, sırasıyla bir öncekinden doğan üç soruyla karşılaşırız. Birinci soru: bu “yeni strateji” başarılı olabilir mi? İkinci soru: Çin’i önde gelen ekonomilerle bağlayan geleneksel üretim zinciri kopabilir mi? Üçüncü soru: Çin, kapitalist sistem içinde kalmayı öngören “yeni stratejiyi” diplomatik ve siyasi sonuçlarıyla ne kadar ileriye götürebilir?
Ben de bu sorulara olumsuz cevap veren Lomanov ile aynı görüşteyim:
“Pekin, zayıflığının farkında olan ABD’nin, Çin’in güç olarak eşit ve hatta daha üstün bir aktör haline gelmesine izin vermemek için her şeye hazır olmasından gitgide daha çok endişeleniyor. ‘Emperyalizmin sosyalizmle dost olmadığı’ eski dönemin geri dönmesi, öngörülemezliği ve külfetli oluşu yüzünden, Çinli siyasetçileri ürkütüyor. Çin, her şeyi göze alan koruyucu eylemlere girişmeye hazırlanıyor, ama her iki tarafta da büyüyen sinirlilik hali, tarafların güçlerinden emin olmadıklarını gösteriyor.”46
